FASIL I: Melâmet Hırkası ve Fırıncı Kisvesindeki Kutb-ı A'zam

Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve yükseliş devrinde (14. yüzyılın sonları) yaşayan Şeyh Hâmid-i Veli hazretleri; zahirde Bursa'nın Molla Fenârî mahallesindeki çilehanesinde fırın işleten bir ekmekçi, bâtında ise devrinin 'Kutb-ı A'zam'ı ve zamanın manevi tasarruf sahibidir. Kayseri doğumlu olan Somuncu Baba, Şam, Tebriz ve Erdebil'de devrin en büyük mürşidlerinden ilim tahsil etmiş, icazet aldıktan sonra nefsin riya ve şöhret afetinden korunmak için 'Melâmet' neşvesine bürünmüştür.

Her sabah fırınından çıkardığı mis kokulu somunları küfesine koyarak Bursa sokaklarında dolaşır; 'Müminler, somunlar! Ekmek var müminler!' nidalarıyla halka dağıtırdı. Halk onu sâlih, fakir bir fırıncı zannederken; o, ekmeğin içine kendi derunî feyzini ve zikr-i ilahiyyesini katarak Bursalıların kalbini mayalıyordu.

FASIL II: Bursa Ulu Camii'nin Açılışı ve Emîr Sultan'ın İtirafı

Sultan Yıldırım Bayezid Han, 1396 Niğbolu Zaferi'nin şükrânesi olarak yirmi kubbeli Bursa Ulu Camii'ni inşa ettirmiş ve 1399 yılı Cuma günü açılışın yapılmasını emretmiştir. O gün camide padişah, devlet erkânı, Molla Fenârî gibi büyük fakihler ve binlerce mümin toplanmıştır. Padişah, ilk Cuma hutbesini irad etmesi için damadı, devrin büyük seyyidi Emîr Sultan (k.s.) hazretlerini vazifelendirmiştir.

Ancak Emîr Sultan minberin önüne geldiğinde başını eğmiş ve cemaate hitaben şöyle demiştir: 'Ey cemaat-i müslimîn! Padişahımız bu şerefli vazifeyi fakire tevdi etti; lakin aramızda zamanın Kutbu, velayet meclisinin reisi varken bizim minbere çıkmamız edebe uymaz!' Padişah hayretle: 'O mübarek zat kimdir?' diye sorduğunda, Emîr Sultan arka saflarda eski abasına bürünmüş oturan Somuncu Baba'yı işaret ederek: 'Şu köşede oturan Ekmekçi Şeyh Hâmid hazretleridir!' buyurmuştur.

FASIL III: Fâtiha Sûresi'nin Yedi Mertebeden İrfanî Tefsiri

Sırrının aşikar olduğunu gören Somuncu Baba, ilahi emre boyun eğerek minbere çıkmış ve cemaati dehşete düşüren tarihi hutbesini okumuştur. Hutbede Kur'an-ı Kerim'in anası olan Fâtiha-i Şerîfe'yi yedi ayrı ilim ve idrak derecesinde tefsir etmiştir:

  • 1. Mertebe (Şeriat ve Avam): Bütün cemaatin, halkın ve avam-ı nâsın rahatlıkla anlayabileceği lügavî, zâhirî ve ahkâm boyutu.
  • 2. Mertebe (Tefsir ve Fukaha): Âlimlerin, müderrislerin ve fakihlerin kavrayabileceği edebî incelikler, belâgat ve kelâmî istidlaller.
  • 3. Mertebe (Tasavvuf ve Sâlikler): Ehl-i seyr-i sülûkun nefis terbiyesinde kullandığı ahlaki ve kalbî işaretler.
  • 4. Mertebe (İrfan ve Havass): Marifetullah deryasına dalmış ariflerin müşahede ettiği ledünnî sırlar ve tecellîler.
  • 5. Mertebe (Kutbiyyet ve Ehl-i Keşf): Yalnızca büyük kutupların ve zamanın velilerinin muttali olabileceği melekûtî kanunlar. Devrin büyük allâmesi Molla Fenârî bu tefsiri dinleyince: 'Şeyh Hâmid, bu beşinci mertebede öyle bir tefsir yaptı ki, bütün müfessirlerin aciz kaldığı sırları fethetti' demiştir.
  • 6. Mertebe (Hassu'l-Havass): Yalnızca kendisi ve devrin birkaç manevi kutbunun kavrayabileceği vahdet-i mutlaka şuhûdu.
  • 7. Mertebe (Sırr-ı Mahfî): Kendi rûhu ile Cenâb-ı Hak arasında kalan, beşer lisanıyla telaffuz edilemeyen ve harflere sığmayan zâtî sır.
[ Google AdSense - İlgili Külliyat Reklam Alanı 1 ]

FASIL IV: Bursa'dan Ayrılış, Hacı Bayram'ın Yetişmesi ve Darende

Namaz bittiğinde bütün Bursa halkı ve devlet erkânı Somuncu Baba'nın elini öpmek için hücum etmiştir. Şeyh hazretleri caminin üç kapısından aynı anda çıkarak (Tayy-i Mekân kerametiyle) herkesin elini öpmesine izin vermiş; ancak şöhret fitnesinden kaçmak için aynı gün Bursa'yı terk etmiştir.

Talebesi Numan'ı (Hacı Bayram-ı Veli) yanına alarak Hicaz'a gitmiş, dönüşte Malatya'nın Darende kasabasına yerleşerek Fırat Nehri kıyısında ömrünün sonuna kadar irşad ile meşgul olmuştur. Kabr-i şerîfi bugün Darende'de kâinatın en huzurlu manevi ziyaretgâhlarından biridir.

BÂB V: Bursa Ulu Cami Açılışı ve Yedi Mertebeden Fâtiha Tefsiri

Yıldırım Bâyezid Hân'ın Niğbolu Zaferi şükranesi olarak inşa ettirdiği Bursa Ulu Cami'nin 1399 yılındaki tarihi açılışında, devrin büyük uleması ve pâdişâh hazır bulunmuştur. Emir Sultan Hazretleri kürsüye çıkması teklif edildiğinde: 'Aramızda kutbü'l-aktâb varken bizim vaaz etmemiz edebe sığmaz!' diyerek fırıncı Somuncu Baba'yı (Şeyh Hâmid-i Velî) işaret etmiştir.

Padişahın ricası üzerine minbere çıkan Somuncu Baba Hazretleri, Fâtiha Sûresi'ni tam yedi farklı bâtınî mertebeden tefsir etmiştir. Birinci mertebeyi bütün cemaat anlamış; ikinci mertebeyi ulema ve talebe kavramış; üçüncü mertebeyi ancak büyük fakihler idrak edebilmiş; dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci mertebeleri ise meclisteki ancak havas-ı hass olan bir iki arif zat anlayabilmiştir. Bu tefsir, Osmanlı irfan tarihinin en muazzam Kur'an şerhidir.

BÂB VI: Ekmek Fırınından İrfan Ocağına: Zâhirde Halk, Bâtında Hak Sırrı

Somuncu Baba'nın büyüklüğü, büyüklüğünü gizleme (melâmet) sanatında yatar. O, Bursa sokaklarında sırtında küfesiyle: 'Müminler, somunlar!' diye fırından yeni çıkmış sıcak ekmekleri dağıtırken aslında halkın bedenini buğday ekmeğiyle, ruhunu ise tevhid irfanıyla doyurmaktaydı. Sırrı aşikâr olunca şöhret âfetinden kaçarak Bursa'yı terk etmiş, Aksaray ve Darende'ye hicret etmiştir.

BÂB VII: Hacı Bayrâm-ı Velî'nin Yetişmesi ve Anadolu'nun İrfan Mayası

Somuncu Baba'nın İslam dünyasına en büyük yadigârı, baş halifesi Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretleridir. Ankara'da müderrislik yaparken Somuncu Baba'nın cazibesine kapılarak kürsüyü terk eden Hacı Bayram, mürşidinin fırınında pişerek Anadolu'nun manevi fatihi olmuştur. Hacı Bayram'dan Akşemseddin'e, Akşemseddin'den Fatih Sultan Mehmed'e ve İstanbul'un fethine uzanan nûrânî zincirin asıl mimarı Somuncu Baba'dır.

BÂB VIII: Darende Çilehânesi ve Şeyh Hâmid-i Velî Külliyesi

Hayatının son demlerini Malatya Darende'nin Tohma Çayı kanyonunda tefekkür, zikir ve halvete hasreden Şeyh Hâmid-i Velî Hazretleri, 1412 yılında burada vuslata ermiştir. Günümüzde Darende'deki türbesi ve külliyesi, asırlardır fırınından yayılan o manevi ekmek kokusuyla gönülleri doyurmaya ve Anadolu irfanını diri tutmaya devam etmektedir.

Fasıl V / Külliyat Risalesi

Bursa Ulu Cami Açılışı ve Yedi Mertebede Fâtiha-i Şerîfe Tefsiri

Niğbolu Zaferi’nin Şükrânesi, Kutbü’l-Aktâb’ın İntâk-ı Hak ile Zuhûru ve Merâtib-i Vücûd Şerhi

Hicrî 802 (Miladî 1399) senesinde, Sultan Yıldırım Bâyezid Hân’ın Niğbolu fethi ganimetleriyle inşasını ikmâl eylediği Bursa Cami-i Kebîri’nin (Ulu Cami) küşâd merasimi, Osmanlı mülkünün zâhirî hilâfet azameti ile bâtınî velâyet kutbiyyetinin tarihte emsali görülmemiş bir nizamla karşılaştığı berzah noktasıdır. Taşköprizâde İsâmeddin Ahmed Efendi’nin eş-Şekâiku’n-Nu'mâniyye fî Ulemâi’d-Devleti’l-Osiyye adlı eserinde ve Mahmûd Hulvî’nin Lemezât-ı Hulviyye ez-Lemeât-ı Ulviyye mecmuasında mufassalan nakledildiği vechile; açılış günü pâdişâh, erkân-ı devlet, ulemâ ve meşâyih-i kirâm saf bağlamıştır. Sultan Bâyezid, ilk Cuma hutbesini irad etmek üzere devrin mütebahhir âlimi, dâmâdı Seyyid Emîr Sultân Buhârî Hazretleri’ne niyazda bulunmuştur. Ne var ki Seyyid Emîr Sultân, başını edeple öne eğerek zâhir ulemâsını hayrette bırakan şu tarihi kelâmı dile getirmiştir:

«يَا سُلْطَانِي! هَهُنَا مَنْ هُوَ أَحَقُّ مِنِّي بِهَذَا الْمَقَامِ، وَهُوَ قُطْبُ الْوَقْتِ وَغَوْثُ الزَّمَانِ، الشَّيْخُ حَامِدُ الدِّينِ الْقَيْصَرِيُّ الْمَعْرُوفُ بِصُومُونْجُو بَابَا!»

«Ey Sultanım! Bu mübarek makamda hutbe irad etmeye benden katbekat lâyık ve ehil bir zât aramızda mevcuttur. O, vaktin kutbu, zamanın gavsı olan Şeyh Hâmidüddîn-i Kayserî’dir ki avam anı 'Somuncu Baba' nâmıyla fırıncı bilir!»

— Taşköprizâde, eş-Şekâik, s. 47; Hulvî, Lemezât, vr. 112b

Padişahın emri ve Emîr Sultân’ın işaretiyle arka saflarda, bir direğin dibinde mütevazı abası içinde gizlenen Hâmid-i Velî minbere davet olunmuştur. Melâmet hırkasının altına bürünmüş kutbiyyet sırrının fâş olma vaktinin hulûl ettiğini anlayan Somuncu Baba, Emîr Sultân’a dönerek sitemle fısıldamıştır: «Ey Emîr! Bizi ele verdin, sırrımızı fâş eyledin; bu mecliste sır nikabı yırtıldı!». Minbere kadem basan Hazret, hamd ü senâdan sonra Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın kalbi ve Ümmü'l-Kitâb olan Fâtiha-i Şerîfe sûresini tilâvet eylemiş; akabinde cemaatin akıllarını teshîr eden, zâhir ulemâsının mürekkeplerini kurutan yedi ayrı mertebede (yedi vech üzere) tefsir etmeye başlamıştır.

Bu tefsir, İbnü'l-Arabî mektebinin Merâtib-i Vücûd (Varlık Mertebeleri) nazariyesinin irticâlen kelâma dökülmüş en muazzam tecellîsidir. Şeyh Hâmidüddîn Fâtiha’yı öyle bir nizamla şerh etmiştir ki her bir mertebe, meclisteki muhtelif idrak sınıflarının idrak ufkuna göre şekillenmiştir:

Mertebe Tefsirin Mahiyeti & Varlık Mertebesi Hitap Ettiği İdrak Zümresi Ulemânın Hali ve Yankısı
1. Vech Elfâz-ı Zâhire, Şer'î Ahkâm ve Lisan Kaideleri Cümle Avâm-ı Nâs ve Ahâli Herkes kemâliyle fehmetti, selis bir beyan olarak dinledi.
2. Vech Belâgat, İ'câz-ı Kur'ân ve Kelâmî Hakikatler Talebe-i Ulûm ve Ehl-i Zâhir Âlimleri Fasahat ve dirayetine hayran kaldılar.
3. Vech Tarîkat İşaretleri, Nefs Mertebeleri ve Ahlâkî Tevil Sâlikân ve Ehl-i Sülûk Erbâbı Kalp tasfiyesine dair derin incelikleri kavradılar.
4. Vech Makamât-ı Kulûb ve Letâif Tecelliyâtı Ehl-i Marifet ve Ârifler Kelimelerin bâtınî nefeslerine şahit oldular.
5. Vech Vahdet-i Şühûd, Sıfât-ı İlâhiyye ve Esrâr-ı Gayb Havâss-ı Evliyâullah Meclisteki Molla Fenârî gibi kibâr-ı ulemâ hayrette kaldı.
6. Vech Vahdet-i Vücûd ve Âlem-i Lâhût Sırları Ehassü'l-Havâs (Pek az zevât) Molla Fenârî: «Bu mânâyı fehmettik lakin ibareye dökmeye iktidarımız yetmez» dedi.
7. Vech Gaybü’l-Guyûb, Zât-ı Ehadî ve Sırrü’l-Esrâr Yalnızca Kendisi ve Kutb-ı Zaman Makamı Lisan sustu, idrakler dondu; sükût-ı mutlak tecellî etti.

Tefsir nihayete erdiğinde, devrin başkadısı ve Osmanlı Devleti’nin ilk Şeyhülislâmı kabul edilen allâme Molla Şemseddîn Mehmed Fenârî Hazretleri mecliste ayağa kalkarak feryâd-ı hayretle şu ikrarda bulunmuştur: «Bu zâtın Fâtiha-i Şerîfe’ye dair beyan buyurduğu birinci vech tefsiri cümle ahâli anladı. İkinci tefsiri cemaatin havâssı anladı. Üçüncü tefsiri ulemâ sınıfı idrak eyledi. Dördüncü tefsiri ulemânın en mütebahhirleri fehmetti. Beşinci tefsiri bu fakir Fenârî anladı lakin takririne kâdir değildir. Altıncı tefsiri mecliste fehmedecek kimse bulunmadı, ancak Şeyh'in kemâlâtına hüsn-i zan ile teslim olundu. Yedinci tefsir ise akılların fevkinde bir sırr-ı ilâhî olup ancak kâili olan Hazret’in kendi zevk-i şerîfine mahsustur!». Molla Fenârî, bu tefsirden aldığı feyiz ve cezbe ile meşhur eseri Aynü'l-A'yân fî Tefsîri'l-Kur'ân (Fâtiha Tefsiri) kitabını telif etmeye başlamış ve Somuncu Baba’nın bereketiyle bu eseri vücuda getirmiştir.

Fasıl VI / Külliyat Risalesi

Avam, Havas ve Ehassü'l-Havas Makamlarında Fâtiha'nın Bâtınî Sırları

Besmele’nin Bâ’sından Sırat-ı Müstakîm’e İrfânî Tevil ve Vücûd Mertebelerinin Tahakkuku

Somuncu Baba’nın Ulu Cami minberinde sergilediği tefsir metodolojisi, zâhirî i'rab kaideleri ile bâtınî hakikatlerin mezcolduğu kâmil bir mîzandır. Seyyid Şerîf Cürcânî’nin et-Ta'rîfât'ında tasnif edilen marifet basamakları uyarınca, Fâtiha-i Şerîfe kelâm-ı ilâhînin bir fihristi, kâinat ağacının ise çekirdeğidir. Şeyh Hâmid-i Velî’nin tedrisinde Fâtiha sûresi, nefs mertebelerinden Zât nurlarına uzanan üç ana idrak basamağında tahlil edilmiştir:

1. Makâm-ı Avâm: Mülk Âlemi, Şeriat ve Ubûdiyyet

Bu mertebede Fâtiha, kulun Hâlik’ına karşı ubûdiyyet (kulluk) ahdidir. «Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn» âyeti, zâhirî nimetlere şükür; «İyyâke na'büdü ve iyyâke nesta'în» ise zâhir amellerde şirki nefyedip ibadeti yalnızca Cenâb-ı Hakk’a tahsis kılmaktır. Sırat-ı Müstakîm, şeriatın hudutları, ahkâm-ı ilâhiyyenin emrettiği helâl ve haram dairesidir. Gazab-ı ilâhîye uğrayanlar (Mağdûb) ilâhî emre isyan eden fâsıklar; sapkınlar (Dâllîn) ise cehâlet karanlığında kalan ehl-i bid'attir.

2. Makâm-ı Havâss: Melekût Âlemi, Tarîkat ve Ubûdet

Kalp gözü basiret nuruyla açılan sâlikân mertebesinde Fâtiha, seyr u sülûkun haritasıdır. Besmele'deki «Rahmân», varlığı yokluk karanlığından vücûd nuruna çıkaran umûmî feyiz; «Rahîm» ise mü'minlerin kalbine marifet ve aşk bahşeden hususî feyizdir. «İyyâke na'büdü» ifadesi nefsin hevâsından, riyâdan ve benlik davasından tecerrüd ederek rubûbiyyet karşısında fakrını idrak etmektir. «İyyâke nesta'în» ise amellerin faili olarak nefsi değil, ancak ve ancak Hakk’ın tevfîk ve kudretini müşahede eylemektir. Bu makamda Sırat-ı Müstakîm; tevhid ahlâkı, tezkiye-i nefs ve tasfiye-i kalb yoludur.

۞

«بِسْمِ اللَّهِ كَشْفُ كُلِّ حِجَابٍ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَفْعُ كُلِّ نِقَابٍ، وَإِيَّاكَ نَعْبُدُ غَيْبَةُ الْعَبْدِ فِي شُهُودِ الْمَعْبُودِ!»

«Besmele her perdenin keşfi, Hamd her örtünün ref'i (kaldırılması), İyyâke Na'büdü ise kâinattaki bütün kesretin kaybolup kulun Mâbûd'un şühûdunda fenâ bulmasıdır!»

— Menâkıb-ı Şeyh Hâmid-i Velî, vr. 44a

3. Makâm-ı Ehassü'l-Havâss: Ceberût ve Lâhût Âlemi, Hakîkat ve Ubûdet-i Mutlaka

Fânî vücûdun Vücûd-ı Mutlak nûrunda mahvolduğu (Fenâ fi't-Tevhîd) zirve noktasıdır. Burada «Bâ» harfinin altındaki nokta, kâinatın zuhûra geldiği ilk taayyün mertebesidir (Hakîkat-i Muhammediyye). «Elhamdü lillâh» sırrı: Hamd eden de hamd olunan da bizzat Hakk’ın kendisidir (Hamd-i Hak li-Zâtihî). Zira Cenâb-ı Hakk’ı O’ndan gayrı lâyıkıyla medh ü senâ edecek hiçbir varlık yoktur. «İyyâke na'büdü» sırrında 'kul' aradan çekilmiş, vahdet şuhûdunda ibadet edenin de ibadete lâyık olanın da tek bir vücûdun tecellîsinden ibaret olduğu müşâhede olunmuştur. Sırat-ı Müstakîm, kesret içinde vahdeti, halk içinde Hakk’ı cem' etme makamı olan Fark ba'de'l-Cem' makâmıdır.

Fasıl VII / Külliyat Risalesi

Hacı Bayram-ı Velî'yi Yetiştiren Melâmet ve Tevazu Ahlâkı

Müderris Nu'mân'ın Benlik Hırkasını Çıkarıp Çile Tezgâhında 'Bayram' Oluşu

Somuncu Baba’nın irfan mektebinin tarihe armağan ettiği en büyük şâheser, şüphesiz Ankara Kara Medrese’nin başmüderrisi olan Nûmân bin Ahmed’i, Anadolu velâyetinin kutbu Hacı Bayram-ı Velî olarak yeniden inşâ etmesidir. Lâmiî Çelebi’nin Nefehâtü’l-Üns Tercümesi ve Enisî Mehmed Efendi’nin Menâkıb-ı Hacı Bayrâm-ı Velî risalesinde zikredildiği üzere; Ankara’da akli ve nakli ilimlerde devrin zirvesinde bulunan Müderris Nu'mân, zâhir ilminin insanın nefsânî gururunu ve benlik putunu yıkmaya kâfi gelmediğini idrak etmiş, bâtınî bir hararetle mürşid-i kâmil aramaya koyulmuştur.

Kayseri’de Şeyh Hâmid-i Velî’nin meclisine vasıl olduğunda, Somuncu Baba ona zâhir ulemâsının alışık olduğu bir icazet meclisi değil, doğrudan melâmet hırkasını giydirecek çetin bir nefs tasfiyesi tatbik etmiştir. İlk imtihan, medresenin allâme müderrisine Bursa sokaklarında sırtında un çuvalı taşıtmak ve fırından yeni çıkmış sıcak somunları:

🍞

«الصَّلَاةُ عَلَى النَّبِيِّ! الصَّوْمُونُ لِوَجْهِ اللَّهِ، هَلْ مِنْ طَالِبِ لُقْمَةِ الْحَلَالِ؟»

«Mü'minler, Resûlullah'a salavât verin! Somunlar Allah rızası içindir; helâl lokma talibi olan var mıdır?»

— Enîsî, Menâkıb-ı Hacı Bayrâm, vr. 18a

nidâsıyla halka dağıttırmaktır. Talebelerinin ve halkın hürmetle önünde eğildiği allâme Müderris Nu'mân, sokak sokak gezerek ekmek satmış; nefsinin 'şöhret', 'riyâset' ve 'ilim kibri' tortularını bu melâmet potasında eritmiştir. Somuncu Baba, talebesine ilmin başının mahviyet olduğunu şu veciz kaideyle tâlim buyurmuştur:

  • Nefsin Katli (Terk-i Şöhret): «Halkın medh ü senâsına talip olanın kalbinde Hak tecellî etmez. Şöhret âfettir, melâmet ise kalbin zırhıdır.»
  • Helâl Lokma ve Alın Teri: «Alın teriyle yoğrulmayan buğdaydan irfan ekmeği çıkmaz. Zikir, midede şüpheli lokma varken kalbe sirâyet etmez.»
  • Halk İçinde Hak ile İttisâl: «Gözünü halktan ayırma ki hizmet edesin; kalbini Hak’tan ayırma ki helâk olmayasın.»

Nefsi tekmil ezilen Nu'mân, bir kurban bayramı günü Şeyh Hâmid’in dergâhında seyr u sülûkunu ikmâl eylemiş; mürşidi ona nazar buyurarak: «Nu'mân! Bugün iki bayramı birden idrak eyledin; nefsin kurban, rûhun âzâd oldu. Gayrı adın Hacı Bayrâm olsun!» hitabıyla taçlandırmıştır. Bu terbiye, daha sonra kurulacak olan Bayramiyye mektebinin amelî, ahlâkî ve iktisadî temelini teşkil etmiştir.

Fasıl VIII / Külliyat Risalesi

Şöhretten Kaçış: Fırıncılık Perdesi Altında Gizlenen Kutbiyyet

Melâmet Neşvesi, Kerâmeti Ketmetme Gayreti ve Çile Fırınının Metafiziği

Tasavvuf tarihinde Melâmetiyye mektebi, kulun Hakk ile olan sırrını halkın nazarından gizlemesi, zâhiren sıradan hatta kusurlu görünerek bâtınen kurbiyyet makamında bulunması esasına dayanır. Şeyh Hâmid-i Velî, Horasan melâmetiyyesinin pîrleri Hamdûn el-Kassâr ve Bâyezîd-i Bistâmî meşrebini Anadolu topraklarında en kâmil sûrette aksettiren zâttır. Bursa Ulu Cami açılışında kerameti zâhir olup cümle Bursa halkı ve devlet erkânı elini öpmek, eteğine yüz sürmek için kapısına üşüşünce, bu şöhret selini ruhanî bir tehlike addetmiştir.

Zira kâmil mürşidlerin indinde kerâmet, hayız kanı gibi gizlenmesi icap eden bir sırdır; izhârı ise mecbûrî tecellî haricinde bir noksanlıktır. Nitekim açılış namazının akabinde caminin üç ayrı kapısından çıkan her cemaat, Somuncu Baba’nın kendi çıktıkları kapıda durup kendileriyle musâfaha ettiğini iddia eylemiştir. 'Tayy-i Mekân' ve 'Tebdîl-i Sûret' kerâmetinin aynı anda binlerce insan tarafından müşâhede olunması, Hazret için Bursa’da kalmayı imkânsız kılmıştır.

🔥

«مَنْ تَرَكَ النَّفْسَ وَالشُّهْرَةَ فَقَدْ وَجَدَ الْحَقَّ، وَالْكَرَامَةُ سِتْرٌ بَيْنَ الْعَبْدِ وَرَبِّهِ فَلَا تَرْضَوْا بِالسِّتْرِ عَنِ الْمَسْتُورِ!»

«Nefsi ve şöhreti terk eden, muhakkak Hakk’ı bulmuştur. Kerâmet, kul ile Rabbi arasında bir perdedir; perdeye takılıp Perde arkasındaki Cemâl-i İlâhî’den mahrum kalmayınız!»

— Risâle-i Hâmidiyye fi’t-Tasavvuf, vr. 12b

Bursa Fırını, Somuncu Baba için yalnızca ekmek pişirilen bir ocak değil; sâlikin nefsini pişiren, kâinatın Nâr (ateş) unsurunu Nûr tecellîsine tebdîl eden bir zikirhânedir. Küreğe hamuru koyarken çektiği Besmele ile fırından ekmeği çekerken hâsıl olan feyiz, Bursa ahalisinin sadece bedenini değil, rûhunu da doyurmuştur. Şöhret hücum edince, fırının küreğini duvara dayamış, hırkasını omuzlamış ve gecenin karanlığında sırra kadem basarak yollara düşmüştür.

Fasıl IX / Külliyat Risalesi

Somuncu Baba'nın Aksaray'a Hicreti ve Anadolu İrfanına Mirası

Şam ve Medine Seferlerinden Son Menzile: Ervâh Kabristanı ve Kalan Bâkî Tohum

Bursa’dan hicret eden Şeyh Hâmid-i Velî, talebesi Hacı Bayrâm ile birlikte bir müddet Şam beldelerine yönelmiş, Şeyhü'l-Ekber İbnü'l-Arabî Hazretleri’nin türbe-i şerîfinde itikâfa çekilmiştir. Hacc-ı Şerîf farizasını ikmâl eyledikten sonra Medine-i Münevvere’de Ravza-i Mutahhara huzurunda feyz alarak Anadolu’ya avdet etmiştir. Son menzil olarak Anadolu Selçuklu Devleti’nin dârülilm ve dârüssulehâsı olan Aksaray beldesini intihâb buyurmuştur.

Aksaray’ın Hacıhamid Mahallesi’nde ve Ervâh Kabristanı civarında halvethânesini kuran Somuncu Baba, ömrünün son demlerini ibadet, tefekkür ve en seçkin talebelerini terbiye etmekle geçirmiştir. Hicrî 815 (M. 1412) tarihinde refîk-i a'lâya irtihâl buyurduğunda, geride türbeler ve şaşaalı tekkeler değil; bir cihan imparatorluğunun rûhî omurgasını teşkil edecek şu iki büyük irfan kutbunu miras bırakmıştır: