FASIL I: Malatya'dan Mısır'a, Elmalı'dan Bursa'ya Bir Aşk ve Çile Yolu

17. yüzyıl Osmanlı tasavvuf dünyasının en coşkulu, en celâlli ve Hak aşığı velilerinden olan Niyâzî-i Mısrî (Mehmed Efendi, v. 1105/1694); 1618 yılında Malatya'nın Soğanlık köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Nakşibendî şeyhlerinden Ali Efendi'dir.

Zahirî ilimleri tamamladıktan sonra içindeki bâtınî aşk ateşini söndüremeyerek Diyarbakır, Mardin ve Bağdat üzerinden Mısır'a (Kahire el-Ezher Üniversitesi'ne) gitmiştir. Mısır'da Câmiu'l-Ezher çevresinde ilim tahsil ederken Şeyh Hüseyin el-Kâdirî'nin sohbetlerine katılmış; Mısır'da uzun yıllar kaldığı için kendisine 'Mısrî' mahlası verilmiştir.

Ancak rüyasında aldığı manevi bir işaretle asıl mürşidinin Anadolu'da olduğunu görerek memleketine dönmüş ve Antalya Elmalı'da Halvetî-Sinânî şeyhi Ümmî Sinân hazretlerine intisap etmiştir. Ümmî Sinân'ın dergahında dokuz yıl boyunca odun taşımış, nefsini ayaklar altına almış, riyazet ve çileyle pişerek halifelik hırkası giymiştir. Uşak ve Edirne'den sonra Bursa'ya yerleşerek kendi dergahını kurmuş ve binlerce müridin kalbini nurlarla diriltmiştir.

FASIL II: Dîvân-ı İrfân ve Meşhur Nutk-i Şerîfin Şerhi

Niyâzî-i Mısrî'nin Dîvân-ı İlâhiyyât'ı; tasavvufi Türk edebiyatında Yûnus Emre'den sonra vahdet neşvesini en derin ve en duru şekilde terennüm eden şaheserdir. Bütün tekkelerde ve musiki meclislerinde asırlardır okunan en meşhur nutk-i şerîfi şöyledir:

"Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş,
Bürhân arardım aslıma, aslım bana bürhân imiş.

Sağ u solum gözler idim, dost yüzünü görsem deyü,
Ben taşrada arar idim, ol cân içinde cân imiş.

Öyle sanırdım ayrıyam, dost gayrıdır ben gayrıyam,
Beni bu mülke gönderen, ol benden hem pinhân imiş.

Kandedir ol bahr-i kerem, kande varam ben ol haseb,
Niyâzî'nin vücûdu hem ol gevhere ummân imiş!"
[ Google AdSense - İlgili Külliyat Reklam Alanı 1 ]

Nutk-i Şerîfin Bâtınî Tahlili:

1. 'Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş': Sâlik, başlangıçta çektiği nefsaniyet sancısını, ayrılık hüznünü ve arayış ızdırabını bir hastalık sanır. Oysa o 'dert' olmasaydı arayış başlamazdı. İnsanı Hakk'a ulaştıran yegane vesile, kalbindeki o dinmeyen aşk ve vuslat derdidir. Dert, bizzat dermanın kendisidir.

2. 'Ben taşrada arar idim, ol cân içinde cân imiş': İnsan Allah'ı ötelerde, göklerin ötesinde veya dış dünyada arar. Oysa Kur'an'da Kâf Sûresi 16. âyette buyrulduğu üzere: 'Biz ona şah damarından daha yakınız.' Allah, insanın varlığının canı, hakikatinin özüdür.

FASIL III: Devrin Zahir Uleması ile Mücadele ve Limni Sürgünleri

Niyâzî-i Mısrî, hakikati dosdoğru söyleyen celâlli bir meşrebe sahipti. Devrin padişahı IV. Mehmed ve sadrazamların yanı sıra, Kadızâdeliler olarak bilinen ve tasavvufa, tekkelerdeki zikre, musikiye ve vahdet-i vücûd ehline cephe alan zahir fukahasıyla büyük fikri mücadeleler vermiştir.

Vaazlarında ve eserlerinde devlet ricâlinin adaletsizliklerini, rüşveti ve dinin şekle hapsedilmesini çekinmeden tenkit ettiği için tam üç defa sürgüne gönderilmiştir: Rodos sürgünü ve ardından Ege Denizi'ndeki Limni Adası sürgünleri. Limni Kalesi'nin nemli zindanlarında 15 yılı aşkın süre zincirlere vurularak çile doldurmuş; ancak asla davasından ve aşkından taviz vermemiştir.

FASIL IV: Risâle-i Nokta ve Hurûf-ı Âliye Sırları

Mısrî'nin en derin tasavvufi risalelerinden biri olan Risâle-i Nokta; kâinattaki bütün harflerin, kitapların ve ilimlerin 'Nokta'dan zuhur ettiğini şerh eder. Hz. Ali'nin (k.v.): 'İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı. Bütün Kur'an Fâtiha'da, Fâtiha Besmele'de, Besmele 'Bâ' harfinde, 'Bâ' ise altındaki noktadadır. İşte o noktanın altındaki nokta benim!' buyruğu, bu risalenin temel mihveridir.

FASIL V: Vefatı ve Limni'deki Nûrani Türbesi

1694 yılında Limni Adası'nda sürgündeyken Hakk'a yürüyen Niyâzî-i Mısrî, adada defnedilmiştir. Türbesi asırlardır bir ziyaretgâh olup, ardında bıraktığı Halvetiyye-i Mısriyye kolu ve ölümsüz Dîvân'ı Türk-İslam irfanının sönmeyen meşalesi olarak parlamaya devam etmektedir.