FASIL I: İkinci Binin Müceddidi ve Hindistan'daki İman Mücadelesi

Hicri 971 (Miladi 1564) yılında Hindistan'ın Serhend şehrinde doğan İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed el-Fârûkî es-Serhendî (k.s.); Hz. Ömer'in (r.a.) soyundan gelen büyük bir fıkıh, hadis ve tasavvuf kutbudur. Moğol İmparatoru Ekber Şah'ın İslam dinini tahrif ederek kurmaya çalıştığı uydurma 'Dîn-i İlâhî' fitnesine karşı tek başına direnmiş; zindana atılma pahasına taviz vermeyerek İslam akidesini Hindistan kıtasında yeniden ihya etmiştir.

FASIL II: Mektûbât-ı Rabbânî: İrfan ve Şeriatın Zirve Buluşması

İmâm-ı Rabbânî'nin talebelerine, devlet erkânına ve padişahlara yazdığı 500'ü aşkın mektuptan oluşan 3 ciltlik Mektûbât; tasavvuf tarihinin en disiplinli ve en berrak eseridir. Eserin ana omurgası; şeriatsız tasavvufun bir dalâlet ve zındıklık olduğu, tarikat ve hakikatin ancak Sünnet-i Seniyye'ye tam ittibâ ile kemâle ereceği hakikatidir.

FASIL III: Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şuhûd Mukayesesi

İbnü'l-Arabî'nin 'Heme Ôst' (Her şey O'dur) anlayışıyla ifade edilen Vahdet-i Vücûd doktrinini tashih eden İmâm-ı Rabbânî; bunun sâlikin cezbe ve sekr halindeki bir müşahedesi olduğunu, hakiki nihai makamın ise 'Heme ez Ôst' (Her şey O'ndandır / O'nun yaratmasıdır) esasına dayanan Vahdet-i Şuhûd (Görüşte Birlik) olduğunu beyan etmiştir. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki mutlak ontolojik farkı korumuştur.

[ Google AdSense - İlgili Külliyat Reklam Alanı 1 ]

FASIL IV: 'Müceddid-i Elf-i Sânî' (İkinci Binin Yenileyicisi) Ünvanı

İslam inancında her yüzyılın başında dini bidatlerden arındıracak bir müceddidin geleceği hadis-i şerifle müjdelenmiştir. Ancak İmâm-ı Rabbânî (k.s.), hicri birinci bin yılı tamamlanıp ikinci bin yılına girilirken (Elf-i Sânî) zuhûr etmiş; bizzat devrin büyük kutupları ve arifleri tarafından 'İkinci Binin Müceddidi' olarak ittifakla kabul edilmiştir.

Onun tecdid hareketi; felsefeleşmiş ve şeriattan kopmuş bâtıl tarikat anlayışlarını tasfiye ederek, Nakşibendî-Müceddidî yolunu doğrudan Ashâb-ı Kirâm'ın saf ve berrak çizgisine oturtmuştur.

FASIL V: Ekber Şah'ın 'Dîn-i İlâhî' Fitnesine Karşı Cihad ve Guvalyar Zindanı

Ekber Şah, Hinduizm, Zerdüştlük ve İslam'ı harmanlayarak uydurma bir din kurmuş; ulemayı ve halkı kendisine secde etmeye (Secde-i Tâzîmî) zorlamıştı. İmâm-ı Rabbânî, devrin sultanı Cihangir'in huzuruna çağrıldığında: 'Ben Allah'tan başkasına asla secde etmem!' diyerek başını eğmemiş; bu sebeple Guvalyar Kalesi'nde ağır zindan hapsine mahkum edilmiştir.

Zindanda kaldığı süre boyunca hapisteki yüzlerce gayrimüslim onun ahlakı ve irşadıyla Müslüman olmuş; nihayet Sultan Cihangir hatasını anlayarak onu zindandan çıkarmış, müridi olmuş ve devletin idaresini şeriat ahkâmına göre yeniden tanzim etmiştir.

FASIL VI: 'Mektûbât-ı Şerîf'teki Temel Tasavvufî Meseleler

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'ı; sadece bir nasihat mecmuası değil, aynı zamanda kelâm, fıkıh ve tasavvufun en girift problemlerini halleden felsefi ve irfani bir başyapıttır. Eserde öne çıkan başlıca mevzular şunlardır:

  1. Seyr-i Sülûk Mertebeleri: Seyr ilallâh (Allah'a doğru seyr), Seyr fillâh (Allah'ta seyr), Seyr anillâh billâh (Allah'tan Allah ile halka dönüş) ve Seyr fi'l-eşyâ (Eşyada ilahi tecellîleri müşahede). Kâmil veli, halktan kaçan değil, halkın içinde Hakk ile beraber olup onları irşad edendir.
  2. Zılliyyet (Gölge) ve Asl Farkı: Kâinattaki bütün güzellikler ve sıfatlar, Zât-ı İlâhî'nin bizzat kendisi değil; O'nun isimlerinin gölgeleri (zılâli) ve tecellîleridir. Gölgeyi asıl sanmak gaflettir; asıl olan ancak Zât'tır.
  3. Keramet ve İstikamet Mukayesesi: İmâm-ı Rabbânî; havada uçmak, suda yürümek veya gaipten haber vermek gibi harikulade hallerin (kerametlerin) bir marifet ölçüsü olmadığını; hakiki ve en büyük kerametin Sünnet-i Seniyye dairesinde dosdoğru yaşamak (İstikamet) olduğunu haykırmıştır. 'İstikamet, bin kerametten üstündür.'

FASIL VII: Nakşibendî-Müceddidî Kolunun Anadolu ve Osmanlı'ya Yayılışı

İmâm-ı Rabbânî'nin halifeleri ve talebeleri vasıtasıyla kurulan Müceddidiyye kolu; Hindistan sınırlarını aşarak Afganistan, Orta Asya, Hicaz ve nihayet Osmanlı İmparatorluğu'na ulaşmıştır. Şeyh Murad Buhârî, Müstakimzâde Süleyman Sadeddin ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî gibi ulu şahsiyetler vasıtasıyla İstanbul'dan Kafkaslara kadar bütün İslam coğrafyasını sünnet şuûru ve zikr-i hafî terbiyesiyle ihya etmiştir.

FASIL VIII

Ekber Şah'ın 'Dîn-i İlâhî' Fitnesine Karşı İmam Rabbânî'nin Manevi Direnişi ve Hapis İmtihanı

Babür İmparatorluğu'nun kudretli hükümdarı Celâleddîn Ekber Şah, saltanatının son devirlerinde etrafındaki dalkavuk ulemâ ve sapkın felsefecilerin teşvikiyle İslâm, Hinduizm, Zerdüştlük ve Hristiyanlığı harmanlayan eklektik bir bid'at dini olan "Dîn-i İlâhî"yi icat etmişti. Bu hezeyan, sarayda şeriatın ahkâmını ilga etmeyi ve padişaha secde (Secde-i Ta'zîm) etmeyi mecbur kılıyordu.

Bu devasa fitne karşısında İslâm dünyasında dik duran tek manevi kale İmâm-ı Rabbânî Ahmed Serhendî olmuştur. Devlet ricâline, kumandanlara ve vezirlere yazdığı mektuplarla sünnetin bayrağını dalgalandırmış; Ekber Şah'ın oğlu Cihangir tahta geçtiğinde huzura çağrıldığında, padişaha secde etmeyi kesin bir dille reddetmiştir:

"Başımız, Allah Azîmüşşân'dan gayrısına secde etmek için yaratılmamıştır! Padişahın kılıcı boynumuzu vursa da, Hakk'ın huzurunda bükülen boyun kula secdeye varmaz!"

Bu tavizsiz tevhid duruşu üzerine İmâm-ı Rabbânî, meşhur Gvalihor Kalesi zindanlarına hapsedilmiştir. Zindanı bir çilehane ve irşad merkezine çevirmiş; oradaki yüzlerce gayrimüslimin hidayetine, eşkıya ve mahkûmların veliyullaha dönüşmesine vesile olmuştur. Neticede Sultan Cihangir hatasını anlayarak tövbe etmiş, İmam'ı zindandan çıkarıp hürmetle baş tacı eylemiş ve Babür Devleti yeniden Sünnet-i Seniyye çizgisine rücû etmiştir.

FASIL IX

Cezbe ve Sülûk Dengesi: Velâyet-i Suğrâ, Velâyet-i Kübrâ ve Velâyet-i Ulyâ Mertebeleri

İmâm-ı Rabbânî Serhendî, tasavvufta velâyet mertebelerini son derece berrak ve sistematik bir hiyerarşiyle izah etmiştir. Ona göre sülûkta manevi sarhoşluk (cezbe) ile iradî ilerleyiş (sülûk) kusursuz bir dengede buluşmalıdır:

Velâyet Mertebesi Hakikati ve Kapsamı Seyr Alanı ve Mazhar Olduğu Zevk
Velâyet-i Suğrâ (Küçük Velâyet) Evliyâullahın çoğunun ulaştığı derecedir. Nefsin tezkiyesi ve beş latîfenin fethiyle gerçekleşir. Esmâ ve Sıfât-ı İlâhiyye gölgelerinin (zıll) tecellî alanıdır. Fenâ ve Bekâ burada başlar.
Velâyet-i Kübrâ (Büyük Velâyet) Büyük peygamberlerin ashabına ve yüksek küberâya mahsus velâyettir. Gölgelerden geçip Zâtî Asl'a yöneliştir. Sahabe-i Kirâm'ın sohbet bereketiyle ulaştığı nûr dairesidir.
Velâyet-i Ulyâ (En Yüce Velâyet) Büyük Meleklere (Melâike-i Mukarrebîn) ve ulu'l-azm peygamberlere has makamdır. Zât-ı Bahr-i Bî-Pâyân'da mutlak temkin, sıfât ve isim kayıtlarının ötesinde hâlis Zât tecellîsidir.
FASIL X

Mektûbât'tan Günümüze Kalp Tababeti: Manevi Hastalıklara Yönelik Reçeteler

Üç ciltten müteşekkil Mektûbât-ı Şerîf, asırları aşan bir manevi tıp kütüphanesidir. İmâm-ı Rabbânî, modern insanın da boğuştuğu ruhi bunalımlara, vesveselere ve kalp marazlarına şu şaşmaz reçeteleri sunmuştur:

1. Vesvese ve Şüphe Hastalığının İlâcı

Şeytanın attığı vesveselerle zihnen mücadeleye girmemek, onları umursamamak ve dikkati doğrudan zikr-i kalbîye çevirmek. "Vesvese köpeğe benzer; üzerine gidersen havlar ve ısırır, sırtını dönüp yoluna devam edersen susar kalır."

2. Ucub (Kendini Beğenme) ve Kibrin İptali

Kulun yaptığı tüm amelleri ve ibadetleri sırf Allah'ın bir ihsanı ve muvaffak kılması olarak görmesi; nefsini kâinattaki bütün mahlûkattan, hatta kâfirlerden ve hayvanlardan daha kusurlu ve aciz bilmesi.