FASIL I: Tûr Kasabasından Bağdat Meydanlarına Aşkın Kanlı Şahidi

Hicri 244 (Miladi 858) yılında İran'ın Fars bölgesindeki Beyzâ kasabasında dünyaya gelen Ebû'l-Mugîs el-Hüseyn b. Mansûr el-Hallâc; tasavvuf tarihinin en çok konuşulan, en trajik ve en coşkulu ilahi aşk şehididir. Babasının pamuk atıcılığı mesleğine nispetle 'Hallâc' denildiği gibi; sohbetleriyle insanların kalplerindeki gizli sırları ve kirleri pamuk gibi atıp arındırdığı için de bu unvanla şöhret bulmuştur.

Genç yaşta Sehl b. Abdullah et-Tüsterî'nin riyazet mektebinde yetişmiş; ardından Basra'ya ve Bağdat'a geçerek Cüneyd-i Bağdâdî ve Amr b. Osman el-Mekkî gibi ekol kurucu pîrlerin rahle-i tedrisinden geçmiştir. Üç defa hacca gitmiş; bir yıllık Kâbe itikafında güneşin altında çıplak ayakla ve tek bir zeytinle oruç tutarak nefsini feda etmiştir.

FASIL II: 'Ene'l-Hakk' Çığlığının Hakiki Tevhîdî Tahlili

Mansûr'un dillerden düşmeyen ve idama mahkum edilmesine sebep olan 'Ene'l-Hakk' (Ben Hakk'ım!) sözü; haşa kulun kendisini ilah ilan etmesi veya firavunca bir ilahlık davası kesinlikle değildir. Bilakis; ilahi aşkın yakıcı cezbesinde kendi cılız benliğini, nefsini ve varlığını tamamen yok eden (Fenâ fillâh) aşığın, aynadaki görüntüsünden sıyrılmasıdır.

Tıpkı Kur'an'da bildirildiği üzere, Tûr-ı Sînâ vadisinde yeşil çalıdan Hz. Mûsâ'ya: 'Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'ım!' (Kasas 30) nidasının gelmesi gibi... Ağaç nasıl ilah olmadıysa, ağacın dilinden konuşan Cenâb-ı Hak idiyse; Mansûr da kendi benliğini aradan çekmiş ve onun ağzından bizzat Hakk Kendi kelâmını söylemiştir.

İmam Gazâlî Mişkâtü'l-Envâr'ında, Mevlânâ Mesnevî'sinde ve Şeyh Ferîdüddîn Attâr Tezkiretü'l-Evliyâ'sında Hallâc'ı mutlak bir tevhid şehidi olarak müdafaa etmişlerdir. Mevlânâ şöyle der: 'Firavun 'Ben ilahım' dediğinde lanetlendi; Mansûr 'Ene'l-Hakk' dediğinde rahmete erdi. Çünkü Firavun nefsini gördü, Mansûr ise nefsini yok bilip Hakk'ı gördü.'

FASIL III: Kitâbü't-Tavâsîn Eseri ve Nûr-ı Muhammedî Övgüsü

Hallâc'ın günümüze ulaşan en mühim risalesi Kitâbü't-Tavâsîn'dir. Eser, 'Tâ-Sîn' harfleriyle başlayan bölümlerden oluşur. Özellikle 'Tâsînü's-Sirâc' (Kandilin Tâsîni) bölümünde Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Nûr-ı Muhammedî hakikatini öyle vecd dolu mısralarla tavsif eder ki, İslam edebiyatında benzeri pek azdır:

"O, gayb kandillerinin en parlak kandilidir... Bütün ilimler onun denizinden bir damla, bütün hikmetler onun nehrinden bir yudumdur. Bütün zamanlar onun zamanından bir andır. O var idi, henüz mekân ve mekânın içinde hiçbir şey yok idi..."
[ Google AdSense - İlgili Külliyat Reklam Alanı ]

FASIL IV: Darağacındaki Aşk Namazı ve Bağdat Şehadeti

Abbasi veziri Hâmid b. Abbas'ın entrikaları ve ulemanın fetvasıyla 26 Mart 922 (Hicri 309) sabahı Bağdat'ta Dicle kenarında kurulan darağacına çıkarılmıştır. Cellatlar bedenini kırbaçlarken o sadece tebessüm etmiş; önce elleri, ardından ayakları kesilmiştir.

Kesilen kollarının kanını yüzüne sürerek: 'Yüzümü kanımla kızıllaştırdım; zira kan kaybından yüzüm sararırsa halk korkudan sarardığımı sanmasın!' demiş ve meşhur sözünü söylemiştir: 'Aşk namazının iki rekatı vardır; onun abdesti ancak kan ile alınır!' İpten indirilen naaşı yakılmış, külleri Dicle nehrine savrulmuştur. Rivayet olunur ki Dicle'nin suları köpürerek 'Ene'l-Hakk' zikriyle çağlamıştır.

FASIL V: Cüneyd-i Bağdâdî ile İmtihanı ve Şeriat-Hakikat Dengesi

Bağdat mektebinin reisi Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.), Mansûr'un kalbindeki aşk ateşini ve samimiyetini çok iyi bilmekle beraber; avâmın ve zahir ulemasının bu derin sırları kaldıramayacağını, sırrın ifşasının fitneye yol açacağını görerek onu defalarca ikaz etmiştir: 'Ey Mansûr! Sen öyle bir dille konuşuyorsun ki, bu sözlerinin diyeti senin başındır!'

Cüneyd, şeriatın nizamını muhafaza etmek için Mansûr'un idam fetvasına: 'Zahire göre katli vaciptir; bâtına gelince onun hesabını ancak Allah bilir' şerhini düşmüştür. Bu hadise, İslam tarihinde zahir ilmi ile bâtın tecellîlerinin nasıl çetin bir imtihanla karşı karşıya geldiğinin en ibret verici misalidir.

FASIL VI: Tasavvuf Edebiyatında Hallâc-ı Mansûr Yankıları

Hallâc'ın şehadeti asırlar boyunca Fars, Türk, Arap ve Urdu edebiyatında ilahi aşkın, fedakarlığın ve can feda etmenin sembolü olmuştur. Yûnus Emre, Nesîmî, Fuzûlî, Niyâzî-i Mısrî ve Muhammed İkbâl şiirlerinde Hallâc'ı baş tacı etmişlerdir. Yûnus Emre şöyle seslenir:

"Mansûr Ene'l-Hakk söyledi / Halka bunu fâş eyledi
Aşka düşen dervişlerin / Canı feda bu yolda..."

FASIL VI: 'Enel-Hak' Sözünün Hakiki İrfani Anlamı: Fenâ fi't-Tevhîd Sırrı

Tasavvuf tarihinin en çok tartışılan ve yanlış anlaşılan simalarından biri olan Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc'ın dudaklarından dökülen 'Enel-Hak' (Ben Hakk'ım) nidası, haşa bir şirk veya ulûhiyet iddiası değil; mutlak yokluk (fenâfillâh) makamında şahsî benliğin silinip geriye sadece Hakk'ın bakî kalmasının ifadesidir.

Nitekim İmam Gazâlî Mişkâtü'l-Envâr'da bu hali şöyle izah eder: 'Demir ateşte kızardığında öyle bir an gelir ki ateş gibi parlar, ateş gibi yakar ve ben ateşim dese yalan söylemiş olmaz. Hâlbuki demir demirdir, ateş ateştir.' Hallâc, ilahi tecellinin hararetinde kendi 'ben'ini eritmiş ve geriye sadece zikredilen Hak kalmıştır.

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ

"O'nun Zâtı'ndan başka her şey helak olucudur. Hüküm yalnız O'nundur." (Kasas, 88)

FASIL VII: Kitâbü't-Tavâsîn Şerhi: Pervane ve Mum Aşkı Metaforu

Hallâc'ın yegâne günümüze ulaşan eseri Kitâbü't-Tavâsîn, harflerin ve sembollerin diliyle yazılmış bir aşk felsefesidir. Eserdeki en çarpıcı teşbih 'Pervane ve Ateş' bahsidir: Pervane kelebeği mumun ışığını uzaktan görür, bu ilimdir. Sıcaklığını hisseder, bu tecrübedir. Lakin kendini alevin içine atıp kül olduğunda hakikati bizzat yaşar. Hallâc, aşkın sadece söylenerek değil, can feda edilerek idrak edileceğini vazetmiştir.

Eserde yer alan Tâsînü's-Sirâc bahsi ise Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.)'in Nûr-ı Muhammedî hakikatini öven en lirik tasavvufi metinlerden biridir.

FASIL VIII: Bağdat Darağacında Şehadet: Zahirî Şeriat ile Bâtınî Aşkın İmtihanı

Miladi 922'de Bağdat'ta idama götürülürken elleri ve ayakları kesildiğinde kanını yüzüne sürerek: 'Aşk namazının abdesti ancak kanla alınır!' buyurmuştur. Kendisini taşlayan kalabalığa gül fırlatan Şiblî'nin gülünden incinmiş; 'Cahiller bilmiyor taş atıyor, lakin o biliyor, gülüyle kalbimi kanattı' demiştir. Celladına dua eden Hallâc, şeriatın zahirî nizamını korumakla mükellef fukahanın fetvasına boyun eğerek canını teslim etmiştir.

TASAVVUF FELSEFESİ · FASIL X - XIV

Hallâc-ı Mansûr: Kitâbü't-Tavâsîn, Fenâ-i Mutlak ve Şehadet Sırrı

Tâsînü's-Sirâc, Nûr-ı Muhammedî, Enel-Hakk Hakikati ve Kanla Yazılan Tevhid

FASIL X: Kitâbü't-Tavâsîn Şerhi: Tâsînü's-Sirâc ve Nûr-ı Muhammedî

Ebû’l-Mugîs Hüseyin bin Mansûr el-Hallâc’ın (ö. 309/922) geride bıraktığı en sarsıcı, en remzî ve metafizik açıdan en yüksek metni Kitâbü’t-Tavâsîn’dir. Eser, ismini Kur’ân-ı Kerîm’deki hurûf-ı mukattaa harflerinden olan "Tâ" ve "Sîn" (طس) remizlerinden alan 11 müstakil bölümden (Tâsîn) müteşekkildir. Hallâc için Tâ ve Sîn harfleri, ilahi tecelli ile risalet nûrunun kesişim koordinatıdır.

Eserin birinci faslı olan Tâsînü’s-Sirâc (Kandil Tâsîni), İslam tasavvufunda Hakîkat-i Muhammediyye ve Nûr-ı Muhammedî doktrininin en berrak felsefi beyanıdır. Hallâc, Hz. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) sönmeyen bir kandil, gayb karanlığını yaran bir hakikat şafağı olarak tavsif eder:

"O bir kandildir ki, gayb nûrundan parıldamış, zuhur etmiş ve geri dönmüştür. Bütün nurlar onun nûrundan fışkırdı; onun nûru ise bütün nurlardan kadîm ve evvel idi. Varlık dairesinde ondan daha şerefli, ondan daha âlim ve ondan daha âdil bir hakikat zuhur etmemiştir."

— Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü't-Tavâsîn, Tâsînü's-Sirâc

Hallâc’a göre Hz. Peygamber’in nübüvveti zamana ve mekâna hapsedilemez; o, varoluşun kozmik çekirdeğidir. Bütün ilimler onun deryasından bir damla, bütün hikmetler onun şualarından bir zerre hükmündedir. Peygamber, Hakk’ın zâtî sevgisinin aynadaki ilk suretidir. Hallâc, aşk metafiziğini işte bu Nûr-ı Muhammedî zeminine oturtarak, fenâfillâh menziline ancak bu peygamberî kandilin aydınlığında yürünebileceğini ilan eder.

FASIL XI: 'Enel-Hakk' Tecellîsinin Hakikati: Hulûl Değil Fenâ ve Mahv Hali

Hallâc-ı Mansûr'un idama mahkûm edilmesine zâhirî vesile kılınan meşhur "Enel-Hakk" (Ben Hakk'ım) şathiyyesi, tarih boyunca derin felsefi ve itikadî tartışmalara konu olmuştur. Zâhir uleması ve haşevî zihniyet, bu sözü ilahlık taslama, tanrılık iddiası veya Hristiyanlıktaki enkarnasyon benzeri bir Hulûl (Tanrı'nın insana girmesi) ve İttihâd (Tanrı ile insanın birleşmesi) sapkınlığı olarak yaftalamıştır.

Oysa muhakkik mutasavvıflar (İbnü'l-Arabî, Mevlânâ, Ferîdüddîn Attâr, Molla Câmî), Enel-Hakk kelamının tam aksine "Mutlak Tevhid ve Fenâ" makamında söylendiğini ispat etmişlerdir: