FASIL I: Sultânü'l-Ârifîn Ünvanının Hikmeti ve Anne Duası Menkıbesi

Hicri 188 (Miladi 804) yılında Horasan'ın Bistam kasabasında dünyaya gelen Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Sürûşân el-Bistâmî (k.s.); tasavvuf tarihinde Sultânü'l-Ârifîn (Ariflerin Sultanı) unvanıyla anılan, fenâ ve tevhid makamının zirvesinde yer alan ulu bir kutuptur. Dedesi bir Mecusi iken İslam ile müşerref olmuş, babası İsa ise Bistam'ın takva ehli ileri gelenlerindendi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri onun manevi azametini şu meşhur sözüyle mühürlemiştir: 'Bâyezîd aramızda, melekler arasında Cebrâîl gibidir!'

Bâyezîd'in bu yüce makama ermesinin ilk ve en esaslı kapısı, annesine olan kusursuz hürmet, şefkat ve itaatiydi. Tasavvuf klasiklerinde (Kuşeyrî Risalesi ve Attâr'ın Tezkiresi) nakledilen meşhur menkıbede şöyle anlatılır: Dondurucu bir Horasan kış gecesinde annesi uyanıp susadığını söyler ve bir bardak su ister. Bâyezîd testide su kalmadığını görünce zifiri karanlıkta ve tipide köyün pınarına koşar, testiyi doldurur. Eve döndüğünde annesinin yeniden derin bir uykuya daldığını görür.

Annesini uykusundan uyandırmaya kıyamaz; ancak 'uyanınca suyu hazır bulsun' diye buz gibi odada, su kadehi elinde, ayakta annesinin başucunda sabaha kadar kıpırdamadan bekler. Şafak vakti annesi gözlerini açtığında oğlunu ayakta titrerken görür. Soğuktan parmakları su kabına yapışmıştır. Annesi bu fedakarlık karşısında gözyaşlarına boğularak ellerini dergâh-ı ilahiyyeye açar: 'Yâ Rabbi! Ben oğlumdan razıyım, Sen de razı ol! Onu ariflerin sultanı, velilerin önderi eyle!' Bâyezîd ömrü boyunca: 'Bana ne türlü ledünnî fetih ve makam ihsan edildiyse, anamın o seher vaktinde döktüğü gözyaşları ve ettiği duanın bereketiyledir' buyurmuştur.

FASIL II: 'Sübhânî Mâ A'zame Şe'nî' Şatahatının Bâtınî ve Kelâmî Tahlili

Bâyezîd-i Bistâmî'nin derin cezbe ve manevi sekr (sarhoşluk) halinde söylediği rivayet edilen ve zahir ulemasını ilk bakışta dehşete düşüren 'Sübhânî mâ a'zame şe'nî' (Kendimi tenzih ederim, şanım ne kadar yücedir!), 'Cübbemin içinde Allah'tan başkası yoktur' ve 'Benim sancağım Muhammed'in sancağından daha büyüktür' gibi şatahat (cezbe sözleri); İslam tefekküründe en ince kelâmî tahlillere konu olmuştur.

İmam Gazâlî İhyâ'sında, Şeyh Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî el-Lüma''da ve İbnü'l-Arabî Fütûhât'ta bu sözlerin mutlak manasını şöyle izah ederler: Bu ifadeler haşa bir ilahlık iddiası veya hulûl (enkarnasyon) inancı değildir. Bilakis Fenâ fi't-Tevhîd makamında Bâyezîd kendi nefsani benliğinden (egosundan) tamamen tecerrüd etmiş, aradan çekilmiş ve kalbi ilahi tecellînin saf bir aynası haline gelmiştir.

Tıpkı Kur'an-ı Kerim'de Tâhâ Sûresi 12-14. âyetlerde Tûr-ı Sînâ vadisindeki yeşil bir çalıdan / ağaçtan Cenâb-ı Hakk'ın: 'İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa'büdnî' (Şüphesiz ben Allah'ım, benden başka ilah yoktur, bana ibadet et!) diye nida etmesi gibi; Bâyezîd de o anda ilahi kelamın mazharı ve tercümanı olmuştur. Söz ağaca ait olmadığı gibi, o anda söz Bâyezîd'e de ait değildir. Nitekim ayıktığında ona bu sözler hatırlatıldığında: 'Eğer benden şeriata aykırı bir kelam duyarsanız beni kılıçlarınızla paralayınız!' emrini vermiştir.

FASIL III: Otuz Yıllık Nefis Demirciliği ve Yılan Misali Varlıktan Soyunma

Bâyezîd hazretlerinin seyr-u sülûk mücadelesi, tasavvuf yoluna giren her derviş için en sarsıcı riyazet dersidir. Kendi dilinden nefsini nasıl terbiye ettiğini şöyle aktarır:

"Tam otuz yıl nefsimle cihad ettim. İlim, ibadet ve amelde nefsimin arzularını bir demirci körüğüne koyup ihlas ateşiyle yaktım. Sabır örsüne yatırıp riyazet çekiciyle acımasızca dövdüm. Sonunda nefsimden, bir yılanın eski derisinden sıyrılıp çıktığı gibi çıktım. Bir de hakikat aynasına baktım ki: Meğer seven de O imiş, sevilen de O; arayan da O imiş, aranan da O; zikreden de O imiş, zikredilen de O!"

Bir gün müridlerinden biri ona: 'Efendim, falan zat suyun üzerinde yürüyor!' dediğinde Bâyezîd: 'Bunda şaşılacak ne var? Bir tahta parçası veya bir saman çöpü de suyun üstünde yüzer' dedi. 'Falan kimse havada uçuyor!' dediklerinde: 'Kuşlar ve sinekler de havada uçar, bir sinek kadar olmanın ne kıymeti var?' dedi. 'Falan zat bir gecede Basra'dan Mekke'ye gidiyor (Tayy-i Mekân yapıyor)!' dediklerinde ise: 'İblis de bir saniyede doğudan batıya ulaşıyor. Asıl hüner; Allah'ın kulları arasında çarşıda pazarda ticaret yaparken, halkla beraberken bir an bile kalbini Hakk'tan ayırmamaktır!' buyurdu.

[ Google AdSense - İlgili Külliyat Reklam Alanı 1 ]

FASIL IV: Mirâc-ı Ruhanî: Bâyezîd'in Kalbî Yükselişi ve Zâtî Tecellî

Ferîdüddîn Attâr'ın Tezkiretü'l-Evliyâ'sında uzun uzadıya naklettiği üzere Bâyezîd-i Bistâmî kalbî bir miraca mazhar kılınmıştır. Ruhu semavat tabakalarına yükseltilmiş; her gök katında melekler ona muazzam hazineler, kerametler ve saltanatlar teklif etmiştir. Ancak Bâyezîd hiçbir makama, hiçbir nura ve hiçbir cennet köşküne iltifat etmemiş, hepsine sırt çevirmiştir.

Nihayet Arş'ın ve melekût perdelerinin ötesinde Cenâb-ı Hakk'ın hitabına muhatap olmuştur: 'Ey Tayfûr! Mahlukatın tamamı benden dünya, ahiret, cennet veya nimet ister. Sen ise benden yalnızca Beni istedin!' Bâyezîd: 'Ya Rabbi! Senin rızan ve zâtından gayrı ne varsa hepsi bana zindandır. Sen bana lazımsın!' demiştir.

FASIL V: Bâyezîd Mektebinin Günümüz İnsanına Manevi Mesajı

Bâyezîd-i Bistâmî ekolü; tasavvufu şekilperestlikten, cübbe-sarık davasından, keramet gösterişinden kurtarıp saf tevhide ulaştıran en keskin mekteptir. Onun yolu; kişinin kendi 'ben'liğini, kibrini, ilim ve amelle övünmesini yerle bir etmesidir.

Bâyezîd der ki: 'Kişi kendini bu dünyadaki bir köpekten daha hayırlı gördüğü müddetçe gerçek imanın zevkine varamaz.' Bu derin tevazu ve fenâ şuuru, modern çağın benlik ve narsisizm salgınına karşı en kuvvetli manevi panzehirdir.

FASIL VI: Şatahât-ı Bâyezîd ve Sekr Hali: Celâl Tecellisi Altında Benliğin Fenâsı

Horasan mektebinin ulu piri ve Sultânü'l-Ârifîn unvanlı Bâyezîd-i Bistâmî (k.s.), cezbe ve aşk deryasında fâni olmuş bir tevhid abidesidir. Onun dilinden dökülen bazı şatahat (vecd halinde söylenen sözler), zahir ulemasını hayrete düşürmüştür. Nitekim 'Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne yücedir!' gibi sözleri, kendi nefsine değil; o anda kalbini istila eden Zât-ı Zülcelâl'in celâlî tecellisine ayna olmasından ileri gelmiştir.

Cüneyd-i Bağdâdî onun bu halini hürmetle tahlil ederek: 'Bâyezîd bizim aramızda Cibrîl gibidir' buyurmuş; onun sekr deryasında boğulmayıp ilahi azameti terennüm ettiğini teslim etmiştir.