Taptuk Emre: Yûnus'un Mürşidi, Horasan Melâmeti, Aşk Ocağı ve Hakîkat Kapısı Külliyâtı
"Bu dergâha odunun bile eğrisi giremez diyen doğruluk pîri; Yûnus'u ham iken pişiren aşk fırını."
FASIL I: Nallıhan'da Bir Hak Dostu: Taptuk Emre'nin Tarihî Şahsiyeti ve Menşei
Anadolu irfânının zirve şairi Yûnus Emre'yi yetiştiren ve Türkçeyi bir ilâhî muhabbet lisanı haline getiren ocak, şüphesiz Taptuk Emre hazretlerinin dergâhıdır. 13. yüzyılda (hicrî 7. asır) Anadolu'nun Moğol istilası, siyasi kargaşa ve taht kavgalarıyla sarsıldığı bir buhran devrinde, Ankara'nın Nallıhan kazasına bağlı Sakarya nehri havzasındaki Emrem Sultan köyünde bir irfan feneri yakmıştır.
Taptuk Emre, Horasan melâmet mektebine ve Yesevî-Kādirî çizgisine mensup ulu bir eren idi. Adındaki "Taptuk" kelimesi, eski Türkçede "Hakikatı bulduk, taptık (Hakk'a ibadet ettik ve kavuştuk)" manasını ihtiva eden bir vecd ve şükür ifadesidir. Dergâhı, Moğol zulmünden kaçan, kimsesiz kalan ve gönül yaralarıyla kıvranan Anadolu insanına şefkatli bir ana kucağı olmuştur.
FASIL II: Hacı Bektâş-ı Velî Meclisi ve Nasip Kapısı: "Var nasibini Taptuk'tan al!"
Menâkıbnâmelerde tevatüren nakledilen meşhur rivayete göre, kıtlık yıllarında köyünden çıkıp buğday istemek üzere Sulucakarahöyük'teki Hacı Bektâş-ı Velî dergâhına giden Yûnus, Hünkâr tarafından imtihan edilmiştir. Hacı Bektâş, Yûnus'a:
"Sana her öküz yükü için bir nefes mi verelim, yoksa buğday mı?" sualini sormuş; henüz maneviyatın lezzetini tatmamış olan Yûnus buğdayı tercih etmiştir.
Fakat buğday çuvallarıyla dergâhtan ayrılıp köyüne dönerken yolda gafletten uyanmış; buğdayın bir gün tükenip biteceğini, Hünkâr'ın himmet nefesinin ise ebedî dirilik bahşedeceğini idrak etmiştir. Pişmanlıkla geri dönüp af dilediğinde Hacı Bektâş tebessüm etmiş ve:
"Ey Yûnus! Senin kilidinin anahtarı bizde değil, Sakarya boyundaki Taptuk Emre'ye verildi. Var git nasibini Taptuk'un ocağından al!" buyurarak onu Nallıhan'a göndermiştir.
FASIL III: Yûnus Emre ile Vuslat: Buğday mı İstersin, Yoksa Nefes mi?
Yûnus, Taptuk Emre'nin kapısına vardığında büyük bir mahviyetle yere kapanmış ve dergâha bende olmak istediğini arz etmiştir. Taptuk Emre, gelen talibin bağrındaki cevheri ilk bakışta teşhis etmiş; ancak o cevherin parlaması için nefsin en ağır riyazet fırınında yanması gerektiğini bilmiştir.
Taptuk, Yûnus'u dergâhın odunculuk hizmetine tayin etmiştir. Bu vazife alelade bir iş değil; kibri, enaniyeti ve dünyevî hevesleri unufak eden bir seyr ü sülûk makamıydı.
FASIL IV: Kırk Yıl Eğri Odun Girmeyen Dergâh: Doğruluk ve İhlâs İmtihanı
Yûnus Emre tam kırk yıl boyunca Nallıhan dağlarından sırtında odun taşımış; getirdiği odunların hepsi cetvelle çizilmiş gibi dümdüz olmuştur. Bir gün Taptuk Emre merak edip sormuştur:
"Yûnus! Ormanda hiç mi eğri büğrü odun yok ki getirdiğin kütüklerin hepsi dosdoğrudur?"
Yûnus'un verdiği cevap, Türk-İslâm ahlakının ebedî anıtı olmuştur:
"Şeyhim! Dağda eğri odun çoktur lakin senin dergâhının eşiğinden içeri odunun bile eğrisi yakışmaz; nerede kaldı ki insanın eğrisi girebilsin!"
FASIL V: Horasan Melâmeti ve Aşk Meşrebi: Taptuk'un Tasavvuf Felsefesi
Taptuk Emre'nin yolu, şekle ve merasime boğulmuş bir zâhidlik değil; doğrudan doğruya kalbe ve aşka dayanan bir Horasan Melâmeti idi. Şöhretten kaçınmak, kendini kimseden üstün görmemek, kötülük edene dahi iyilikle mukabele etmek bu yolun esasıydı.
Taptuk'un sohbetlerinde tevhîd kuru felsefî kavramlarla değil; nehirler gibi çağlayan içten bir muhabbetle anlatılırdı. İnsanı "Eşref-i mahlûkāt" kılan cevherin ilâhî aşk olduğunu, aşkı olmayan kişinin kuru taştan farksız bulunduğunu telkin ederdi.
FASIL VI: Tevhîd-i Ef'âl, Tevhîd-i Sıfât ve Tevhîd-i Zât Merhaleleri
Taptuk Emre ocağında sâlikler üç ana tevhîd merhalesinden geçirilirdi:
1. Tevhîd-i Ef'âl: Evrende cereyan eden her fiilin, her hareketin ve her tecellînin tek fâilinin Cenâb-ı Hak olduğunu idrak etmek.
2. Tevhîd-i Sıfât: Hayat, ilim, semî, basar ve kudret gibi bütün sıfatların Hakk'a ait olduğunu, insandakilerin sadece birer emanet ayna olduğunu görmek.
3. Tevhîd-i Zât: Mâsivâyı tamamen unutup sadece Vücûd-ı Mutlak'ta fânî olmak (Fenâfillâh). Yûnus'un şiirlerindeki derin tevhîd metafiziği, Taptuk'un bu bâtınî derslerinin meyvesidir.
FASIL VII: Yûnus'un Diline Kilit Çözülüşü: "Konuş ey Yûnus, vaktin geldi!"
Yûnus kırk yıl dergâhta tek bir şiir söylemeden sessizce hizmet etmiştir. Bir gün Taptuk'un meclisinde şair dervişler ilâhîler okurken, mecliste bulunan Yûnus-ı Gûyende'den sonra Taptuk yüzünü bizim Yûnus'a çevirmiş ve:
"Yûnus! Hünkâr Hacı Bektâş'ın nefesi sende zuhur etmiştir; konuş artık, dilinin kilidi çözüldü, söyle aşkın kelâmını!" buyurmuştur.
O anda Yûnus'un göğsünden bir nûr fışkırmış ve asırlardır Türk milletinin gönül telini titreten o ölümsüz ilâhîler sel gibi akmaya başlamıştır: "Aşkın aldı benden beni / Bana seni gerek seni..."
FASIL VIII: Anadolu'nun İslamlaşmasında Nallıhan Dergâhının İçtimaî Rolü
Taptuk Emre Dergâhı, sadece bir zikir meclisi değil; aynı zamanda Türkmen aşiretlerini yerleşik nizama bağlayan, aralarındaki ihtilafları çözen, toprağı imar eden ve sosyal dayanışmayı sağlayan bir fütüvvet kalesiydi.
Dergâhta pişen aş, gelip geçen kervanlara, gariplere ve yolculara ikram edilir; Sakarya havzası bu dergâhın bereketiyle güvenli ve huzurlu bir İslâm yurdu haline gelmiştir.
FASIL IX: Vefatı, Türbeleri ve Anadolu'da Yayılan Taptuk Makamları
Taptuk Emre hazretleri ömrünün sonlarında Nallıhan'daki dergâhında vuslata ermiştir. Kabri bugün Ankara'nın Nallıhan ilçesine bağlı Emrem Sultan Köyü'nde bulunmaktadır. Ancak Yûnus Emre gibi Taptuk Emre'ye de Anadolu halkı öylesine büyük bir sevgi beslemiştir ki, Manisa Kula'da ve Aksaray'da da onun adına türbe ve makamlar tesis edilmiştir.
Nallıhan'daki türbesi, sarp kayalıkların ve yemyeşil Sakarya vadisinin ortasında sükûnet dolu bir manevi sığınak olarak asırlardır ziyaret edilmektedir.
FASIL X: Yûnus'un Şiirlerinde Yaşayan Mürşid: Asırları Aşan Aşk Çağrısı
Yûnus Emre Dîvânı'nın hemen her sayfasında mürşidi Taptuk Emre'ye olan sınırsız hürmet ve muhabbetin izleri parıldar:
"Taptuk'un tapusunda kul olduk kapısında / Yûnus miskin çiğ idik piştik elhamdülillâh!"
Taptuk Emre, arkasında ciltlerce kitap bırakmamış; fakat kitapların en mükemmeli olan insanı (Yûnus'u) yetiştirmiştir. Onun aşk ocağından çıkan tevhîd nûru, bugün Türkçenin konuşulduğu her coğrafyada kalpleri aydınlatmaya devam etmektedir.