Sun'ullâh-ı Gaybî: Sohbetnâme, Rûhu'l-Hakîka ve Melâmet İrfânı Külliyâtı
Kütahya Melâmet Çerağı, Oğlanlar Şeyhi İbrâhim Efendi'nin Halifesi; Vahdet-i Vücûd Şerhleri, Keşfü'l-Gıtâ, Hakîkat-i Muhammediyye ve Fenâfillâh Mertebeleri Üzerine 10 Fasıllık Büyük Monografi.
FASIL I: XVII. Yüzyıl Osmanlı Melâmeti ve Sun'ullâh-ı Gaybî'nin Zuhûru
XVII. yüzyıl Osmanlı coğrafyası, siyasî ve içtimaî çalkantıların, medrese ile tekke arasındaki Kadızâdeli-Sivâsî münakaşalarının en hararetli dönemidir. İşte böyle buhranlı bir asırda Kütahya'da dünyaya gelen Sun'ullâh-ı Gaybî (ö. 1087 / 1676 civarı), İslâm tasavvuf ve irfan tarihinin en duru, en cesur ve en derin Melâmî-Bayrâmî kutuplarından biri olarak temayüz etmiştir. Babası Kütahya ulemasından Ahmed Şem'î Efendi'dir; Gaybî ilk tahsilini babasından ve dönemin müderrislerinden alarak zâhirî ilimlerde, fıkıh, tefsir ve Arap dilinde rüsûh sahibi olmuştur.
Ancak zâhirî nakiller onun kalbindeki ilahî vuslat susuzluğunu dindirmeye yetmemiş, hakiki tevhid neşvesini aramak üzere seyrüsülûk yoluna yönelmiştir. Kütahya'da bir müddet Halvetî meşâyihine intisap etmişse de, aradığı 'Tevhîd-i Zâtî' cezbesine İstanbul'a gelip devrin Kutbü'l-Ârifîni, Melâmiyye-i Bayrâmiyye pîri Oğlanlar Şeyhi İbrâhim Aksarâyî Efendi'ye intisap etmesiyle kavuşmuştur. Şeyhinin huzurunda benliğini fenâya erdirmiş, 'Gaybî' mahlasıyla ledünnî hakikatlerin tercümanı ve halifesi olarak memleketi Kütahya'ya irşad vazifesiyle dönmüştür.
FASIL II: Sohbetnâme: Mürşid ile Mürîd Arasındaki Ledünnî Diyaloglar
Sun'ullâh-ı Gaybî'nin mensur şaheseri olan 'Sohbetnâme', Melâmet neşvesinin amelî ve ahlâkî usullerini mürşid-mürid arasındaki canlı musâhabe üslubuyla tevsik eden paha biçilmez bir irfan vesikasıdır. Eserde, dervişliğin şekil, taç, hırka, tesbih veya tekkede gösteriş yapmaktan ibaret olmadığı; hakiki dervişliğin kalbin her türlü mâsivâdan (Hakk'tan gayrı her şeyden) arındırılması ve zâhirde halk ile bâtında Hakk ile beraber olmak (halvet der-encümen) sırrıyla yaşamak olduğu vurgulanır.
Gaybî, Sohbetnâme'de şeyhi İbrâhim Efendi'nin meclislerinde zevk ettiği manevi tecellîleri ve tevhid sohbetlerini kayda geçirmiştir. Eserde sâlike yöneltilen sualler; nefsin hileleri, tevekkülün hakikati, rızâ makamı ve havâtır (kalbe gelen düşünceler) tahlilleri üzerine kuruludur. Mürşidin sohbeti, müridin karanlık nefs aynasını parlatan ilahî bir cilâ hükmündedir; zira kelâm, nûr-ı nübüvvetten beslendiğinde ölü kalpleri dirilten İsevî bir nefese dönüşür.
FASIL III: Rûhu'l-Hakîka: Vahdet-i Vücûd Risalesi ve Varlığın Birliği
Sun'ullâh-ı Gaybî'nin felsefî ve metafizik derinliği en yüksek eseri 'Rûhu'l-Hakîka'dır. Bu muazzam risale, İbnü'l-Arabî ve Sadreddin Konevî'nin Vahdet-i Vücûd mektebini, Türkçe'nin en veciz ve kat'î cümleleriyle özetleyen bir tevhid manifestosudur. Gaybî, esere 'Vücûd birdir, o da Hakk Teâlâ'nın vücûdudur; mâsivâ ise O'nun esmâ ve sıfâtının tecellî aynalarından ibarettir' kaziyesiyle başlar.
Eserde, kesret (çokluk) âleminin hakiki ve müstakil bir varlığı olmadığı, ancak Hakk'ın zuhûr mertebelerindeki merâtib-i vücûddan ibaret olduğu ispat edilir. Güneş ile zerre, deniz ile dalga temsilleriyle vahdetin kesrette tecellî edişi izah olunur. Gaybî, zâhir ulemasının 'hulûl' ve 'ittihad' zannıyla Vahdet-i Vücûd'a yönelttiği ithamları Rûhu'l-Hakîka'da mantıkî ve kelâmî delillerle çürütür: Hak Teâlâ hiçbir şeye girmiş (hulûl etmiş) değildir; zira O'ndan gayrı bir vücûd yoktur ki içine girsin. O, her şeyin zâtı, muhîti ve kayyûmudur.
FASIL IV: Keşfü'l-Gıtâ: Şeriat ve Hakikat Münasebeti, Kadızâdelilere Reddiye
XVII. asırda Kadızâdeliler hareketinin tasavvufa, semâya, devrana, vahdet-i vücûda ve zikre karşı başlattığı tekfir ve taarruz dalgasına karşı Sun'ullâh-ı Gaybî'nin kaleme aldığı 'Keşfü'l-Gıtâ' (Örtünün Kaldırılması), Osmanlı irfan tarihinin en cesur müdafaanâmelerinden biridir. Gaybî, şeriat ile hakikatin birbirinin zıddı değil, tek bir hakikatin zâhiri ve bâtını olduğunu haykırır.
'Şeriatsız hakikat zendeka (mülhidlik), hakikatsiz şeriat ise noksanlıktır' kaidesini esas alan Gaybî; Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine zerre kadar muhalif olan bir tasavvuf anlayışını kökten reddeder. Ancak zâhir ulemasının kuru lâfızcılığını, dindeki aşk ve ihlâs ruhunu öldüren şekilperestliğini de acımasızca tenkit eder. Keşfü'l-Gıtâ, zâhir ile bâtını telif eden, mutasavvıfların meşruiyetini Kur'an ve Sünnet nasslarıyla temellendiren bir şaheserdir.
FASIL V: Bi'atnâme ve Tarîkatü'l-Hakîka: Mürşid-i Kâmilin Lüzûmu ve İntisâb
Sun'ullâh-ı Gaybî'nin 'Bi'atnâme' adlı risalesi, seyrüsülûkte mürşid-i kâmile biat etmenin lüzumunu ve usulünü ele alır. Gaybî'ye göre insan nefsini kendi aklıyla terbiye edemez; zira hasta kendi kendisini ameliyat edemez, göz kendi kusurunu göremez. Mutlaka nefsaniyetten geçmiş, Hakk'ta fâni ve Hakk ile bâkî olmuş bir kâmil rehberin elinden tutmak şarttır.
Bi'atnâme'de biatin aslı, Fetih Sûresi'ndeki 'İnnellezîne yübâyiûneke innemâ yübâyiûnallâh' (Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar) âyet-i kerîmesine dayandırılır. Mürşidin eli, temsil makamında yedullâhtır. Mürid mürşidine teslim olduğunda aslında kendi süflî nefsini ilahî iradeye teslim etmiş olur. Gaybî, sahte ve menfaatperest şeyhlerle hakiki kâmil mürşitleri tefrik etmenin ölçülerini de bu risalede gayet sarih şekilde beyan etmiştir.
FASIL VI: Dîvân-ı Gaybî: İrfânî Gazeller, Melâmet Şiirleri ve İlahî Vuslat
Sun'ullâh-ı Gaybî, mensur risalelerinin yanı sıra kaleme aldığı divanıyla Türk tasavvuf edebiyatının en seçkin şairleri arasında yer alır. Şiirlerinde Yunus Emre'nin sade ve coşkun Türkçesi ile Niyâzî-i Mısrî'nin yüksek irfânî derinliği mezcolunmuştur. Divanındaki ilâhiler, yüzyıllardır tekkelerde, zikir halkalarında ve cemiyetlerde bestelenerek okunagelmiştir.
'Gözüm ki doğru bakar bir görür iki görmez / Cihanda zerre kadar Hak'tan özge var olmaz' beyti, Gaybî'nin bütün şiir poetikasının ve tevhid felsefesinin hülasasıdır. Onun şiirlerinde dünya sevgisinin hicvi, fâni lezzetlerin terk edilmesi, zikr-i dâim, kalbî murakabe ve vahdet denizinde yok oluş eşsiz bir aruz ve hece ahengiyle terennüm edilir. Gaybî'nin dili yapmacıksız, doğrudan doğruya ruhun derinliklerine hitap eden tecellî lisanıdır.
FASIL VII: Melâmet Akidesi: Şöhretten Kaçış, İhlâsın Zirvesi ve Fenâfillâh
Melâmet meşrebi, Sun'ullâh-ı Gaybî'nin tasavvufî hüviyetinin merkezidir. Bayrâmî Melâmîliği'nin üçüncü devresinde mühim bir halka olan Gaybî, nefsin en büyük tuzağının 'dindarlık kisvesi altında halktan hürmet ve itibar beklemek' olduğunu savunur. Bu sebeple Melâmîler özel bir kıyafet, taç veya tekkede tefrik edici alâmetler taşımazlar; çarşıda, pazarda, zanaat ve ticaretle meşgul olarak halk içinde alelade bir insan gibi yaşarlar.
Gaybî'ye göre hakiki ihlâs, insanın kendi amelini ve ibadetini dahi görmemesidir. Ameli kendinden bilmek gizli şirktir; zira her hayrın fâili Hak Teâlâ'dır. Melâmî, halkın övgüsüne sevinmediği gibi yergisinden de incinmez; 'Yuhâfûne levmete lâim' (Kınayanın kınamasından korkmazlar) sırrına ererek sadece Hakk'ın rızasına odaklanır. Bu makam, nefis putunun tamamen kırıldığı fenâfillâh menzilidir.
FASIL VIII: Hakîkat-i Muhammediyye ve İnsân-ı Kâmil Mertebesi
Sun'ullâh-ı Gaybî tasavvufunda 'Hakîkat-i Muhammediyye' ve 'İnsân-ı Kâmil' telakkisi, Ekberî geleneğin izlerini taşır. Kâinatın yaratılış gayesi ve ilahî esmânın câmi' aynası İnsân-ı Kâmil'dir. Cenâb-ı Hak, zâtını, sıfâtını ve esmâsını kemâliyle seyretmek murad ettiğinde Âdem'i kendi suretinde (Rahmân suretinde) halk etmiştir.
Bu kemâlâtın menbaı ve ser-tâcı ise Hz. Muhammed Mustafa'dır (s.a.v.). Gaybî, şiirlerinde ve risalelerinde Resûlullah'ı 'Nûr-ı Evvel' ve 'Akl-ı Evvel' olarak vasfeder. Peygamber Efendimiz zâhiren peygamberlerin sonuncusu (Hâtemü'l-Enbiyâ) olmakla beraber, bâtınen varlığın evvelidir. İnsân-ı Kâmil ise her asırda o kutlu nûrun vârisi olan, yeryüzünde Hakk'ın halifeliğini bilfiil temsil eden kutup ve mürşiddir.
FASIL IX: Gaybî Dergâhı, Kütahya İrfan Havzası ve Talebeleri
İstanbul'daki sülûkünü tamamladıktan sonra Kütahya'ya avdet eden Sun'ullâh-ı Gaybî, Musallâ mevkiinde tesis ettiği zaviye ve dergâhında ömrünün sonuna kadar talebe yetiştirmiş ve irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Kütahya, Gaybî'nin bereketiyle Osmanlı'nın en mühim tasavvuf ve irfan merkezlerinden biri haline gelmiştir.
Dergâhında zâhir ulemasıyla sohbetler yapmış, onları tasavvufun inceliklerine ısındırmış; esnaf, sanatkâr ve ahî teşkilatlarıyla iç içe bir hayat sürmüştür. Yetiştirdiği halifeleri ve talebeleri vasıtasıyla Melâmet neşvesi Bursa, Manisa, Uşak ve Rumeli'ye kadar yayılmıştır. Vefatında Kütahya'daki dergâhının haziresine defnedilmiş, türbesi asırlar boyunca âşıkların ve ehl-i tevhîdin ziyaretgâhı olmuştur.
FASIL X: Netice ve Hülâsa: Sun'ullâh-ı Gaybî'nin Türk Tefekkür ve Tasavvufundaki Yeri
Sun'ullâh-ı Gaybî, XVII. yüzyıl Osmanlı düşüncesinde zâhir ile bâtını, şeriat ile hakikati, medrese ile tekkeyi en muhkem delillerle telif eden dâhi bir mütefekkirdir. Onun eserleri, tasavvufun hurafelerden, bid'atlerden ve gevşeklikten arındırılarak bizzat Kur'an ve Sünnet'in derûnî hikmeti üzerine bina edilmesi gerektiğini kanıtlar.
Sohbetnâme ile mürid terbiyesinin usullerini, Rûhu'l-Hakîka ile Vahdet-i Vücûd'un kat'î prensiplerini, Keşfü'l-Gıtâ ile şeriatın nâmusunu müdafaa etmiştir. Gaybî'nin bıraktığı irfan mirası, Anadolu insanına dünyevî gösterişten uzak, sessiz, derin, samimi ve ihlâslı bir Hakk dostluğu mefkûresi aşılamıştır. O, Türk-İslâm irfan semâsında sönmeyen bir hakikat yıldızı olarak tevhidi terennüm etmeye devam etmektedir.