Seyyid Hârun Velî: Makālât-ı Seyyid Hârun ve Anadolu Şehir İrfânı Külliyâtı
"Tacı ve tahtı terk edip fânî mülkten bâkî mülke hicret eden, taş ile toprağı tevhid zikriyle yoğurup bir şehir inşa eden Horasan fâtihi."
FASIL I: Horasan Emaretinden Terk-i Dünyâya: Seyyid Hârun'un Asil Menşei
Anadolu'nun iskân ve İslâmlaşma tarihinde eşine az rastlanır bir konuma sahip olan Seyyid Hârun Velî, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) torunu Hz. Hüseyin ve İmam Mûsâ el-Kâzım neslinden gelen asil bir seyyiddir. Horasan bölgesinde hüküm süren bir emirlik ailesine mensup olup genç yaşta Horasan emîri tayin edilmiştir. Adalet ve dirayetle devleti idare ederken, kalbinde yanan mârifetullah ateşi onu fâni tahtların sahte ihtişamından uzaklaştırmıştır.
Makālât-ı Seyyid Hârun'da rivayet edildiğine göre, bir gece rüyasında ceddi Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) kendisine tecelli ederek şöyle hitap etmiştir: "Yâ Hârun! Bu fâni tahtı ve emareti terk et; Rûm diyarında Küpe Dağı eteklerine var, orada kendi adınla anılacak bir şehir ve cami kur, oraları nûrlandır!" Bu nebevî hitap üzerine tacını, tahtını ve bütün servetini kardeşine devreden Seyyid Hârun, dervişlik hırkasını giyerek ilâhî vuslat yoluna revan olmuştur.
FASIL II: Gaybî Bulut Rehberliğinde Anadolu'ya Mukaddes Hicret
Seyyid Hârun Velî, maiyetine aldığı kırk kadar seyyid, ulemâ ve sanatkâr dervişle Horasan'dan batıya doğru yola çıkmıştır. Menâkıbnâmelerde nakledildiğine göre, yolculuk boyunca gökyüzünde beliren beyaz bir bulut kafileye rehberlik etmiş, gündüzleri yakıcı güneşten korumuş, geceleri ise bir nûr hüzmesi gibi güzergahı aydınlatmıştır.
Bağdat, Diyarbakır, Konya ve Beyşehir güzergahını takip eden kafile, nihayet 14. yüzyılın başlarında Toros dağlarının silsilesi olan Küpe Dağı eteklerindeki bereketli vadiye ulaşmıştır. Beyaz bulut burada dağın üzerinde durup kaybolmuş; Seyyid Hârun müridlerine dönerek: "İşte cedd-i pâkimizin bize işaret ettiği mübarek vatan burasıdır!" diyerek asalarını toprağa saplamıştır.
FASIL III: Seydişehir'in Manevi ve Maddi Temellerinin Atılışı
Seyyid Hârun Velî'nin tarihteki en büyük vasfı, sadece bir zâviye kurucusu değil, şehir inşa eden bir veli (kurucu sufi mimar) olmasıdır. O günlerde tamamen ıssız, ormanlık ve bataklık olan bu mevkide ilk olarak tevhidin merkezi olan caminin inşasına başlanmıştır. Caminin temelleri dualarla atılmış, ardından etrafına medrese, dergâh, hamam ve aşevi gibi şehir çekirdeğini oluşturan yapılar yükseltilmiştir.
Şehrin inşasında Seyyid Hârun bizzat taş taşımış, çamur yoğurmuş ve çalışan dervişlere bizzat hizmet etmiştir. İslâm şehir tasavvurunda cami merkeze alınmış, evler ve çarşılar bu kutsal merkezin etrafında dairesel olarak teşekkül ettirilmiştir. Şehre pîrin adına izafeten Seydişehir (Seyyid Şehri) adı verilmiş ve Anadolu haritasına yeni bir medeniyet merkezi kazandırılmıştır.
FASIL IV: Makālât-ı Seyyid Hârun Eserinin Muhteva ve Tahlili
Seyyid Hârun'un hayatı, menkıbeleri ve şehir inşası süreci, 15. yüzyılda müridlerinden Abdülkerim b. Şeyh Mûsâ tarafından kaleme alınan Makālât-ı Seyyid Hârun (veya Menâkıb-ı Seyyid Hârun) adlı Farsça ve Türkçe nüshalarda toplanmıştır. Eser, sadece bir tasavvuf menâkıbnâmesi değil, 14. yüzyıl beylikler devri Anadolu'sunun coğrafi, iktisadi ve sosyal yapısını aydınlatan birinci elden bir tarih vesikasıdır.
Eserde Seyyid Hârun'un tabiatla kurduğu uyum, su kaynaklarını keşfetmesi, eski Roma-Bizans kalıntılarından devşirilen taşların İslâmî mabetlerde kullanımı ve yerli gayrimüslim halkla kurulan adil münasebetler tafsilatıyla nakledilir. Makālât, tasavvufun sadece içsel bir tecrübe değil, toprağı imar eden medeni bir aksiyon olduğunu ispat eder.
FASIL V: Eşrefoğlu Beyliği ile Münasebetler ve Siyasi İrşad
Seydişehir'in kurulduğu topraklar o dönemde merkezi Beyşehir olan Eşrefoğlu Beyliği sınırları içerisindeydi. Eşrefoğlu Mehmed Bey, sahasında izinsiz bir şehir kurulduğunu haber alınca öfkelenmiş ve askerleriyle birlikte Seyyid Hârun'un üzerine yürümüştür. Ancak Seyyid Hârun'un manevi heybeti, hilmi ve kerametleri karşısında mağlup olmuş; atından inerek elini öpmüş ve müridi olmuştur.
Mehmed Bey, şehrin cami ve surlarının inşasına büyük mali destek sağlamış, geniş arazileri vakfetmiştir. Bu hadise, Horasan erenlerinin siyasi iktidarlarla kurduğu dengeyi ve kılıç gücünün irfan gücü karşısında nasıl hizmetkâr haline geldiğini gösteren ibretamiz bir tablodur.
FASIL VI: Mağara-i Kübrâ ve Halvet Sırları: Küpe Dağı Riyâzetleri
Seyyid Hârun Velî, gündüzleri şehir inşası ve halkın irşadıyla meşgul olurken, geceleri Küpe Dağı'nın sarp kayalıklarında bulunan Mağara-i Kübrâ (Büyük Mağara) adlı halvethanesine çekilirdi. Bu mağarada aylarca süren riyazetler yapmış, az yemek ve dâimî zikirle kalbini ilâhî nurlara ayna kılmıştır.
Mağaradaki çile günlerinde nefsini bütünüyle ifna eden veli, gayb aleminin sırlarına vakıf kılınmıştır. Seydişehir'in dağlarından fışkıran şifalı suların ve pınarların yerleri, kendisine bu mağara halvethanesinde yapılan manevi keşiflerle bildirilmiştir.
FASIL VII: Taş ve Toprağı Mayalayan Ekoloji ve İmar Felsefesi
Seyyid Hârun mektebi, doğayı tahrip eden değil, doğayla bütünleşen bir İslâmî ekoloji anlayışına sahiptir. Cami ve evler inşa edilirken ağaçlar gelişi güzel kesilmemiş, su yolları kirletilmemiş ve çevredeki hayvanların hakları gözetilmiştir.
Menâkıbnâmede, inşaat esnasında yuvaları bozulan karıncaların ve kuşların hakkına dahi riayet edildiği, her taşın tekbir ve tehlil ile yerine konulduğu kaydedilir. Taşların cansız değil, Hakk'ı tesbih eden birer ayet olduğunu bilen bu sufi mimarlar, Seydişehir'i taştan örülmüş bir zikirgâh haline getirmişlerdir.
FASIL VIII: Kerametleri ve Su Kaynaklarının Keşfi
Seyyid Hârun Velî'den nakledilen en meşhur kerametler su ve ziraatle ilgilidir. Şehrin inşası sırasında dervişlerin susuzluktan takatsiz kaldığı bir günde, Seyyid Hârun asasını kayaya vurmuş ve oradan billur gibi tatlı bir su kaynamıştır. Bugün hala akan bu pınar, şehrin bereket vesilesidir.
Ayrıca vadiyi basan sel sularının ve zehirli yılanların dergâha zarar vermemesi için yaptığı dualar müstecâb olmuş; halkın güven içinde yerleşip ziraat yapması temin edilmiştir. Bu kerametler, velinin tabiat kuvvetleri üzerindeki ilâhî tasarrufunun birer nişanesidir.
FASIL IX: İntikali, Türbesi ve Seyyid Hârun Külliyesi
Hicrî 720 (m. 1320) senesinde vazifesini tamamlayan Seyyid Hârun Velî hazretleri, yerine halife ve talebelerini bırakarak dâr-ı bekāya irtihal etmiştir. Cenazesi kendi elleriyle inşa ettiği Seydişehir Camii'nin haziresine defnedilmiş ve üzerine muhteşem bir türbe inşa edilmiştir.
Seyyid Hârun Külliyesi; cami, türbe, sıbyan mektebi, hamam ve haziresiyle asırlardır ayakta durmaktadır. Selçuklu, Karamanoğulları ve Osmanlı devirlerinde padişahlar ve beyler tarafından tanzim edilen onlarca vakfiye ile külliye korunmuş ve Seydişehir'in kalbi olmaya devam etmiştir.
FASIL X: Medeniyet İnşasında Tasavvufun Rolü: Seyyid Hârun'un Mirası
Seyyid Hârun Velî'nin hayatı, tasavvufun dünyadan el etek çekip bir köşeye çekilmek olmadığını; bilakis toprağı ihya etmek, şehir kurmak, cemiyeti adalet ve ahlakla tanzim etmek olduğunu bütün dünyaya haykıran eşsiz bir örnektir.
Bugün şehirlerimizin beton yığınlarına dönüştüğü, komşuluk ve kardeşlik bağlarının çözüldüğü bir çağda, Seyyid Hârun'un şehir inşası felsefesi yeniden keşfedilmeyi bekleyen bir hazinedir: Mabedi merkeze alan, insanı kardeş, tabiatı emanet bilen bu irfan, geleceğin medeniyet tasavvurunun en sağlam temel taşıdır.