Şeyh Gâlib ve Hüsn ü Aşk
Galata Mevlevîhânesi Postnişîni, Diyâr-ı Kalb Yolculuğu, Ateş Denizi ve Sebk-i Hindî Sembolizmi
FASIL I: Galata Mevlevîhânesi Postnişîni: Şeyh Gâlib'in Hayatı ve Sebk-i Hindî Zirvesi
Osmanlı klâsik şiirinin ve Mevlevî tasavvufunun son büyük dehâsı olan Şeyh Gâlib (Mehmed Es'ad Dede) (1171-1213 / 1757-1799), İstanbul Yenikapı'da dünyaya gelmiş, pederi Reşid Efendi'nin ve devrin Mevlevî mürşidlerinin terbiyesinde yetişmiştir. 24 yaşında iken tertip ettiği divanıyla edebiyat muhitlerini hayrete düşürmüş; Konya'da Çelebi Seyyid Ebûbekir Efendi'den hilafet alarak henüz 34 yaşında iken Galata Mevlevîhânesi Şeyhliği (Postnişînliği) makamına getirilmiştir. Sultan III. Selim Han'ın derin muhabbet ve hürmetine mazhar olmuştur.
Gâlib, Türk şiirinde Sebk-i Hindî (Hint tarzı) üslubunun en yüksek temsilcisidir. Alışılmış mazmunları kırarak hayal gücünün sınırlarını zorlamış, soyut metafizik kavramları göz kamaştırıcı sembollerle somutlaştırmıştır. Onun şiiri, sadece estetik bir vezin değil; Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî'sindeki aşk ve vahdet sırrının 18. yüzyıl İstanbul lehçesindeki tecellîsidir.
Çaldımsa da mîrî malı çaldım.
Gencîne-i pür-güherdir ol râz,
Her lafzı birer kitâb-ı i'câz." — Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk
FASIL II: Hüsn ü Aşk Alegorisi: Benî Mahabbet Kabilesi ve Mekteb-i Edeb Sırrı
Şeyh Gâlib'in henüz 26 yaşında iken altı ay gibi kısa bir müddette kaleme aldığı Hüsn ü Aşk (Güzellik ve Aşk), 2042 beyitten müteşekkil muazzam bir tasavvufî seyr-u sülûk alegorisidir. Eser, Benî Mahabbet (Sevgi Oğulları) kabilesinde aynı gece dünyaya gelen iki sevgilinin, Hüsn (İlâhî Cemâl ve Güzellik) ile Aşk'ın (Sâlikin kalbindeki ilâhî muhabbet) hikâyesidir.
Çocuklukları Mekteb-i Edeb'de (seyr-u sülûk terbiyesinde) geçen Hüsn ile Aşk birbirlerine derin bir muhabbetle bağlanırlar. Ancak Aşk, Hüsn'e kavuşmak istediğinde Benî Mahabbet kabilesinin pîrleri ona çetin şartlar koşarlar: Aşk'ın Diyâr-ı Kalb'e (Kalp Ülkesi'ne) gitmesi ve oradaki efsanevi Kimyâ cevherini bulup getirmesi gerekmektedir. Bu yolculuk, sâlikin nefs-i emmâreden hakikat-i insâniyyeye uzanan çetin tasavvufî yolculuğudur.
FASIL III: Çetin İmtihanlar: Mumdan Gemilerle Ateş Denizinden Geçmek
Diyâr-ı Kalb yoluna çıkan Aşk'ın karşısına korkunç engeller çıkar. Kuyuya hapsedilir (nefsanî karanlıklar), Dev-i Siyâh (büyük ejderha ve nefs-i emmâre) tarafından yolu kesilir, Câdû (dünya hevesleri ve sihir) onu büyülemeye çalışır ve nihayet önüne Bahr-ı Âteş (Ateş Denizi) serilir.
Ateş denizini geçmenin tek yolu ise Seffîne-i Mûm (mumdan yapılmış bir gemi) ile bu denize açılmaktır. Bu müthiş sembol, tasavvufî fenâ makamının edebiyattaki en yüksek tasviridir. Ateşin içinde mumu eritmeden yüzdürmek; benlikten, iddiadan ve varlıktan tamamen soyunarak Hakk'ın lütfuyla yanıp kül olmadan nûra inkılâb etmektir.
FASIL IV: Gayret ve Sühan: Mürşid-i Kâmil ve İlâhî Kelâmın Rehberliği
Aşk'ın bu meşakkatli yolculuğundaki sadık yoldaşı Gayret'tir (irade, cehd ve azim). Düştüğü her çukurda, hapsedildiği her zindanda onu kurtaran ise Sühan (İlâhî Söz, Kelâmullah ve Mürşid-i Kâmil) olur.
Sühan, Hüsn'ün sarayından haberler getirerek Aşk'ın sönmeye yüz tutan ümit kandilini yeniden tutuşturur. Şeyh Gâlib burada, kâmil bir rehber ve ilâhî vahiy olmadan aklın tek başına manevî mertebeleri aşamayacağını, hevâ ve heves tuzaklarında helak olacağını i'câzkâr bir belâgatle ispat eder.
FASIL V: Vahdet-i Şuhûd ve Vuslat: Âşık ile Ma'şûkun Birlik Aynasında Tevhîdi
Bütün imtihanları sabır ve tevekkülle aşan Aşk, nihayet Kalp Kalesi'nin (Zât Sarayı'nın) kapısına varır. İçeri girdiğinde gördüğü manzara karşısında hayretten donakalır: Aradığı sevgili Hüsn, aslında bizzat kendisidir. Kendi yüzünü Hüsn'ün aynasında, Hüsn'ün yüzünü kendi aynasında müşahede eder.
Bütün bu çileli yolculuk, ayrı bir sevgiliye varmak için değil; kulun kendi bâtınındaki ilâhî güzelliği keşfetmesi ve "Ben kulumu sevdiğim zaman onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum" hadîs-i kudsîsinin tecellîsine mazhar olması içindir. Vahdet-i Vücûd tevhîdi kemâle ermiş, ikilik perdesi yırtılmış ve geriye yalnızca mutlak bir nûr kalmıştır.
FASIL VI: İrfân Semâ'ı ve İnsanın Yüceliği: "Hoşça Bak Zâtına Kim Zübde-i Âlemsin Sen"
Şeyh Gâlib, henüz 42 yaşında iken dâr-ı bekāya irtihal ettiğinde Galata Mevlevîhânesi hazîresine sırlanmıştır. Ancak onun terennüm ettiği aşk sedâsı, kubbede baki kalan en gür seda olmuştur. İnsana kendi ilâhî menşeini hatırlatan şu mısraları, İslâm hümanizminin ve tasavvuf metafiziğinin ebedî andıdır:
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.
Merteben pây-i melekten dahi a'lâdır senin,
Âlem-i süflîde pinhân u hüveydâsın sen." — Şeyh Gâlib, Dîvân