Seyfeddîn el-Âmidî: Ebkârü'l-Efkâr fî Usûli'd-Dîn, Felsefî Kelâm ve Varlık Metafiziği Külliyâtı
Eş'arî Kelâmı ile Meşşâî Felsefenin Diyalektik Zirvesi; Vücûb-İmkân Ontolojisi, Hudûs Burhanı, İlâhî Sıfatlar ve Felsefî Tenkit Geleneği Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma Monografisi.
FASIL I: Seyfeddîn el-Âmidî'nin İlmî Şahsiyeti ve Ebkârü'l-Efkâr'ın Kelâm Tarihindeki Yeri
Ebû'l-Hasen Alâüddîn Alî b. Muhammed el-Âmidî (Seyfeddîn el-Âmidî, 551-631/1156-1233), Diyarbekir'in Âmid (Diyarbakır) şehrinde doğup Bağdat, Şam ve Kahire ilim havzalarında yetişmiş; Hanbelîlikten Şâfiî-Eş'arî mektebine intikal ederek İslâm düşünce tarihinin en kudretli felsefî kelâm ve fıkıh usûlü âlimlerinden biri olmuştur. Felsefe, mantık, matematik ve usûl ilimlerinde gösterdiği benzersiz vukufiyet, onu İbnü'n-Nefîs ve İbnü'l-Hâcib gibi dev şahsiyetlerin hocası konumuna yükseltmiştir. Âmidî'nin kelâm sahasındaki şaheseri 'Ebkârü'l-Efkâr fî Usûli'd-Dîn', Fahreddîn er-Râzî'nin 'el-Metâlibü'l-Âliye'si ile birlikte müteahhirîn kelâmının felsefeyle hesaplaştığı ve felsefî kavramları İslâm teolojisinin hizmetine koştuğu en kapsamlı iki anıt eserden biridir. Eser; aklî burhanları en yüksek titizlikle işletmesi, cedel ve münazara sanatını epistemolojik bir cerrahiye dönüştürmesiyle kelâm geleneğinde müstesna bir yere sahiptir.
FASIL II: Ebkârü'l-Efkâr'ın Epistemolojik Temelleri: Nazar, İlim ve Şüphenin İptali
Âmidî, Ebkârü'l-Efkâr'a bilginin (ilim) mahiyeti, sınırları ve kaynaklarını tahlil ederek başlar. İlmi, 'bilinende hiçbir şüpheye yer bırakmayan ve nefiste tezahür eden inkişaf hali' olarak tanımlayan Âmidî; Sofistlerin (Sûfestâiyye) şüpheciliğini ve agnostisizmini çürüten mantıkî delilleri serdeder. Ona göre nazar (aklî istidlâl), marifetullaha ulaşmada zihnî bir zorunluluktur. Âmidî, zarûrî (apaçık) bilgiler ile kesbî (nazarî) bilgiler arasındaki epistemolojik farkı derinlemesine inceler; aklın ilk prensipleri olan özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü halin imkânsızlığı ilkelerini kelâmî akıl yürütmenin temeline yerleştirir. Şüpheyi (şek) hakikate ulaşmada bir istasyon olarak kabul eden Âmidî, metodik şüpheyi sağlam bir burhanla tasfiye etmenin yollarını gösterir.
FASIL III: Varlık ve Mahiyet Ayrımı: Vücûb, İmkân ve İmtinâ' Dereceleri
Ebkârü'l-Efkâr'ın ontoloji bölümü, İbn Sînâ Meşşâî felsefesiyle Eş'arî atomculuğunun hesaplaştığı en çetin alandır. Âmidî, aklî taksim gereği varlığı üç ana kategoriye ayırır: Vâcibü'l-Vücûd (varlığı zâtının gereği olan ve yokluğu muhal bulunan Allah Teâlâ), Mümkinü'l-Vücûd (varlığı da yokluğu da zâtı gereği zorunlu olmayan, var olmak için bir sebebe/illet'e muhtaç olan bütün kâinat) ve Mümteni'ü'l-Vücûd (varlığı aklen imkânsız olan, kurgusal ortaklıklar). Âmidî, varlık ile mahiyetin mümkin varlıklarda birbirinden ayrıldığını; ancak Vâcibü'l-Vücûd'da varlığın bizatihi Zât'ın Kendi mahiyeti olduğunu beyan ederek tevhidin ontolojik zeminini tahkim eder.
FASIL IV: Hudûs ve İmkân Delillerinin Diyalektik Sentezi: Kâinatın Yaratılmışlığı
Kelâmcıların geleneksel 'hudûs delili' (âlemin değişmesi, cisimlerin arazlardan hâli olmaması ve dolayısıyla sonradan yaratılmış olması) ile filozofların 'imkân delili'ni (mümkin varlığın bir müreccihe muhtaç olması) Âmidî, Ebkârü'l-Efkâr'da benzersiz bir vukufiyetle sentezler. Âlemdeki bütün zerrelerin hareket, sükûn, birleşme ve ayrılma gibi arazlarla kuşatıldığını; arazların ise sürekli yenilendiğini ve ezelî olamayacağını ispatlar. Zamanda ezelî bir geçmişin (teselsül) aklen imkânsız olduğunu, geriye doğru sonsuz bir nedenler zincirinin varlığın ortaya çıkışını engelleyeceğini 'burhân-ı tatbîk' ve 'burhân-ı tezâyüd' ile riyâzî bir kesinlikle delillendirerek kâinatın zaman içinde bir başlangıcı (hudûs-ı zamânî) olduğunu savunur.
FASIL V: Zât ve Sıfatlar Metafiziği: Sıfât-ı Me'ânî ve Tenzih Akidesi
Âmidî, Ebkârü'l-Efkâr'da Mu'tezile'nin sıfatları inkâr eden ta'tîl anlayışı ile Haşeviyye'nin antropomorfist teşbih anlayışını aynı kuvvette reddeder. Allah Teâlâ'nın Zâtı üzerine zâid, ezelî ve ebedî 'Sıfât-ı Me'ânî'ye (Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem', Basar, Kelâm ve Tekvîn) sahip olduğunu ispatlar. Bu sıfatların Zât'ın ne aynısı ne de Zât'tan tamamen ayrı birer bağımsız varlık olduğunu; bilakis Zât ile kaim kadîm sıfatlar olduğunu formüle eder. Âmidî, Cenâb-ı Hakk'ın cisim, cevher, araz, mekân, yön, terkip ve zamandan münezzeh olduğunu felsefî kavramlarla kanıtlayarak tenzih akidesini en yüksek rasyonel dereceye taşır.
FASIL VI: İrade ve Kudretin Taalluku: Kelâmî İlliyyet ve Meşşâî Nedensellik Eleştirisi
İslâm felsefesinde Meşşâî filozofların savunduğu 'zorunlu nedensellik' (illet-ma'lûl determinizmi) fikrini Âmidî, Gazâlî'nin açtığı yoldan giderek kökten eleştirir. Ateşin yakmasının, pamuğun yanmasının zorunlu bir tabiat kanunu değil; Cenâb-ı Hakk'ın 'Âdetullâh' kanunu uyarınca iki hâdiseyi art arda yaratmasından (iktiran) ibaret olduğunu açıklar. Eğer ateş kendi tabiatıyla yaksaydı, Hz. İbrâhîm'i de yakması gerekirdi; oysa yakma fiilini yaratan doğrudan ilâhî kudrettir. Âmidî, felsefî determinizmin ilâhî iradeyi felç ettiğini, Allah'ın 'fâil-i muhtâr' (dilediğini dilediği an yaratan mutlak irade sahibi) olduğunu temellendirir.
FASIL VII: İnsan Fiilleri ve Kesb Nazariyesi: Cebr ile Tefvîz Arasındaki Adalet Dengesi
İnsan iradesi ve amellerinin yaratılması meselesinde Cebrîlerin (insanı rüzgâr önündeki yaprak gibi iradesiz görenler) fatalizmi ile Mu'tezile'nin (insanın kendi fiilinin yaratıcısı olduğunu iddia edenler) tefvîz anlayışını tahlil eden Âmidî, Eş'arîliğin 'Kesb' teorisini mantıkî olarak yeniden inşa eder. Kulun fiilinde iki kudretin tesiri olduğunu; yaratma kudretinin (halk) yalnızca Allah'a ait bulunduğunu, kulun ise bu fiile yönelme ve tercih etme (kesb) vasfına sahip olduğunu ifade eder. Böylece ilâhî kudretin mutlaklığı ile insanın ahlâkî ve uhrevî sorumluluğu arasındaki denge muhafaza edilir.
FASIL VIII: Nübüvvet Felsefesi, Hissî ve Manevî Mucizelerin Epistemolojik Değeri
Ebkârü'l-Efkâr'ın dördüncü kaidesi nübüvvete ayrılmıştır. Âmidî, insan aklının yaratılış gayesini, ahiret hallerini ve ibadetlerin keyfiyetini tek başına ihata edemeyeceğini; dolayısıyla peygamber gönderilmesinin (bi'set) ilâhî bir lütuf ve hikmet gereği olduğunu ispatlar. Peygamberliğin en büyük delili olan 'mucize'nin (i'câz) şartlarını sayar: Tabiat kanunlarına aykırı olması, peygamberlik iddiasında bulunan zâtın elinde zuhur etmesi, meydan okuma (tahaddî) içermesi ve inkârcıların benzerini getirmekten aciz kalması. Kur'ân-ı Kerîm'in hem lafzî hem de manevî mucize olarak kıyamete kadar baki oluşunu filolojik ve belâgat burhanlarıyla tescil eder.
FASIL IX: Sem'iyyât ve Ahiret Metafiziği: Haşr-i Cismânî ve Rü'yetullâh Burhanları
Aklın tek başına müşahede edemeyeceği ve ancak sâdık haberle (vahiyle) bilinebilecek 'sem'iyyât' meselelerinde Âmidî; kabir azabı, mizan, sırât, şefaat, cennet ve cehennemin hak olduğunu açıklar. Meşşâî filozofların yalnızca ruhânî haşri kabul edip bedenlerin dirilişini inkâr eden görüşlerini şiddetle çürütür; Allah'ın sonsuz ilim ve kudretiyle çürümüş zerreleri yeniden bir araya getirmeye (iâde-i ma'dûm) kâdir olduğunu beyan eder. Ehl-i Sünnet'in temel umdelerinden olan 'Rü'yetullâh'ın (müminlerin ahirette Cenâb-ı Hakk'ı bir yöne, mekâna ve mesafeye muhtaç olmaksızın müşahede etmesi) aklen caiz ve naklen sabit olduğunu ispatlar.
FASIL X: Ebkârü'l-Efkâr'ın İslâm Düşüncesine Mirası ve Medrese Geleneğindeki Yeri
Seyfeddîn el-Âmidî'nin Ebkârü'l-Efkâr'ı, İslâm düşünce tarihinde kelâmın bağımsız bir felsefî disiplin olarak kemâle erdiği zirve noktalardan biridir. Beyzâvî'nin 'Tavâli'u'l-Envâr'ı, Îcî'nin 'el-Mevâkıf'ı ve Teftâzânî'nin 'Şerhu'l-Makāsıd'ı gibi müteahhirîn döneminin en büyük ders kitapları, Âmidî'nin Ebkârü'l-Efkâr'da kurduğu diyalektik yapıdan ve kavramsal tasniflerden doğrudan beslenmiştir. Âmidî, katıksız bir rasyonellikle sarsılmaz bir tenzih akidesini birleştirerek İslâm kelâmının hem Batı felsefesine hem de iç fırkalara karşı en sağlam entelektüel kalkanı olmuştur.