Muhammed eş-Şehristânî: Nihâyetü'l-İkdâm fî İlmi'l-Kelâm, Âlemin Hudûsu ve İbn Sînâ Felsefesi Tenkidi Külliyâtı
Kelâm Düşüncesinde Felsefîleşme Merhalesi; Yirmi İtikadî Kaide, Zaman ve Mekânın Sonluluğu, İlliyyet Tartışmaları ve Vâcibü'l-Vücûd Delilleri Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma Monografisi.
FASIL I: Şehristânî'nin Entelektüel Serüveni: Dinler Tarihçiliğinden Felsefî Kelâma
Hicrî altıncı yüzyılın başlarında İslâm düşüncesine damgasını vuran Ebü'l-Feth Tâcüddîn Muhammed b. Abdilkerîm eş-Şehristânî (479-548/1086-1153), Horasan havzasının Şehristan kasabasında doğmuş; Nîşâbur ve Bağdat Nizâmiye Medresesi meclislerinde kelâm, felsefe, hadis ve fıkıh tahsil etmiştir. 'el-Milel ve'n-Nihal' adlı eseriyle mukayeseli dinler tarihinin kurucusu kabul edilen Şehristânî, sadece bir doksograf değil; Gazzâlî sonrasında felsefeyi kelâmın merkezine taşıyan en yetkin mütekellimlerden biridir. Müellifin kelâm sahasındaki zirve eseri 'Nihâyetü'l-İkdâm fî İlmi'l-Kelâm' (Kelâm İlminde Son Merhale / Cesaretin Zirvesi), kelâmın geleneksel meselelerini Meşşâî felsefenin ve bilhassa İbn Sînâ metafiziğinin terminolojisi ve mantık araçlarıyla yeniden inşa eden kurucu bir metindir.
FASIL II: Nihâyetü'l-İkdâm'ın Metodolojisi ve Yirmi İtikadî Mesele (Mesâil-i İşrîn) Taksimatı
Şehristânî, Nihâyetü'l-İkdâm'ı yirmi temel itikadî kaide (mes'ele) üzerine bina etmiştir. Eserin mukaddimesinde kelâm ilmini; aklın sınırlarını tayin eden, vahyî hakikatleri felsefî mugalatalardan arındıran ve varlığın hakikatine dair nihai kesinliği (yakîn) sunan yüce bir disiplin olarak tarif eder. Yirmi mesele; âlemin hudûsu, Sâni'in (Yaratıcı) varlığı ve tevhîdi, ilâhî sıfatlar, rü'yetullâh, kader ve irade, hüsün ve kubuh, nübüvvet delilleri, mucize teorisi ve me'âd (ahiret) konularını mantıkî bir tenâsüb içinde ihtiva eder. Şehristânî her meselede önce filozofların (felâsife), Mu'tezile'nin ve diğer fırkaların iddialarını en güçlü argümanlarıyla serdeder; ardından Eş'arî kelâmının diyalektik burhanlarıyla bu iddiaları çürütür.
FASIL III: Âlemin Hudûsu ve Kıdemi Meselesi: İbn Sînâ'nın Ezelî Âlem Tezinin Çürütülmesi
Nihâyetü'l-İkdâm'ın birinci ve en kapsamlı meselesi, âlemin sonradan yaratılmışlığı (hudûs) problemidir. Aristoteles ve İbn Sînâ ekolü, Cenâb-ı Hakk'ın 'illet-i tâmme' (tam neden) olduğunu ve illet mevcutken malûlün (âlemin) gecikmesinin imkânsızlığını ileri sürerek âlemin ezelî (kadîm) olduğunu iddia etmişlerdi. Şehristânî, bu tezi kökten sarsan muazzam bir ontolojik hamle yapar: Allah Teâlâ bir 'mûcebün bi'z-zât' (zorunlu doğurucu illet) değil, mutlak irade ve ihtiyar sahibi bir 'Fâil-i Muhtâr'dır. İrade, iki eşit ihtimalden birini herhangi bir dış zorlama olmaksızın belirli bir anda tercih etme kudretidir. Dolayısıyla âlemin ezelde değil de belirli bir anda varlık sahasına çıkması, ilâhî iradenin mutlak hürriyetinin gereğidir.
FASIL IV: Zamanın ve Mekânın Sonluluğu: Sonsuz Geçmişin İmkânsızlığı Burhanı
Şehristânî, âlemin hudûsunu ispatlarken matematiksel ve mantıkî sonsuzluk kavramını masaya yatırır. Filozofların iddia ettiği gibi geçmişe doğru sonsuz zaman dilimlerinin veya sonsuz gezegen devirlerinin varlığı kabul edilirse, 'teselsül' (sonsuz geriye gidiş) kaçınılmaz olur. Şehristânî, meşhur tatbik (örtüştürme) burhanını kelâmî bir zarafetle işletir: Satürn'ün devir sayısı ile Ay'ın devir sayısı mukayese edildiğinde, her ikisi de sonsuz kabul edilirse parçanın bütüne eşit olması gibi matematiksel bir imkânsızlık doğar. Geçmiş hadiselerin bir sonu olmak zorundadır; sonu olan her şey ise başlangıca sahiptir. Demek ki zaman, hareket ve felekler sonradan yaratılmıştır.
FASIL V: Vâcibü'l-Vücûd ve İmkân Delili: İbn Sînâ'nın Burhân-ı Sıddîkīn'inin Kelâmî Revizyonu
Şehristânî, Allah'ın varlığını ispat sadedinde İbn Sînâ'nın felsefe tarihine hediye ettiği meşhur 'imkân delili'ni (Burhân-ı Sıddîkīn) kelâmî sisteme dahil eder, ancak onu kendi tenzihî anlayışıyla revize eder. Varlık zihnen üçe ayrılır: Vâcip (varlığı zorunlu), Mümkin (varlığı da yokluğu da eşit derecede mümkün) ve Mümteni' (varlığı imkânsız). Âlem ve içindeki bütün varlıklar mümkindir; mümkin olan bir şey kendi kendine var olamaz, zira varlığı yokluğuna tercih edecek bir 'müreccih'e (tercih ediciye) muhtaçtır. Bu sebeple bütün mümkinler silsilesi, varlığı kendinden olan, hiçbir sebebe muhtaç bulunmayan tek bir Vâcibü'l-Vücûd'a (Cenâb-ı Hakk'a) dayanmak zorundadır.
FASIL VI: İlliyyet (Nedensellik) Teorisi: Tabiat Kanunları mı, İlâhî Âdet mi?
Kelâm ile felsefe arasındaki en derin çatışma alanlarından biri nedensellik meselesidir. Meşşâî filozoflar tabiatta zorunlu bir sebep-sonuç ilişkisi olduğunu, ateşin yakma fiilini kendi tabiatından ötürü kaçınılmaz olarak icra ettiğini savunuyorlardı. Şehristânî, Gazzâlî'nin Tehâfüt'teki çizgisini devam ettirerek illiyyetin zorunlu değil, 'âdetullâh' (ilâhî alışkanlık) olduğunu ispatlar. Ateş ile yanma arasındaki irtibat mantıkî bir zorunluluk değil, gözlemsel bir birlikteliktir. Yakan bizzat ateş değil, ateşin temas ettiği anda yanmayı yaratan Kādîr-i Mutlak Allah'tır. Şehristânî'nin bu 'vesilecilik' (occasionalism) teorisi, peygamberlerin mucizelerini (örneğin Hz. İbrahim'in ateşte yanmamasını) rasyonel zeminde izah eden en güçlü kalkandır.
FASIL VII: Sıfâtullâh ve Zât-Sıfat İlişkisi: Mu'tezile'nin Sıfatları İptal (Ta'tîl) Tezine Reddiye
Nihâyetü'l-İkdâm'da ilâhî sıfatlar bahsi, Mu'tezile'nin 'sıfatları inkâr ederek zâtla bir sayma' (nefy-i sıfât) anlayışına ve Haşeviyye'nin teşbihine karşı iki taraflı bir mücadeledir. Şehristânî, Allah Teâlâ'nın İlim, Kudret, İrade, Hayat, Sem', Basar ve Kelâm gibi ezelî ve zâtî sıfatlara sahip olduğunu; bu sıfatların 'ne zâtın aynısı ne de zâttan gayrısı' olduğunu savunur. Eğer sıfatlar inkâr edilirse 'Alîm' (Bilen) ile 'Kādîr' (Güç Yetiren) arasında hiçbir mânâ farkı kalmaz ki bu dil mantığına aykırıdır. Sıfatların ezelî olması birden fazla kadîm ilâhın varlığını (taaddüd-i kudemâ) gerektirmez; zira sıfatlar müstakil varlıklar değil, Zât-ı Bârî'ye kāim yetkinliklerdir.
FASIL VIII: Kelâm-ı Nefsî Hakikati ve Kur'ân-ı Kerîm'in Ezelî Mahiyeti
Halku'l-Kur'ân (Kur'an'ın yaratılmışlığı) tartışmasında Şehristânî, Eş'arî mektebinin 'Kelâm-ı Nefsî' ile 'Kelâm-ı Lafzî' ayrımını felsefî derinlikle temellendirir. Cenâb-ı Hakk'ın zâtıyla kaim olan kelâm sıfatı ezelîdir, sesten, harften, zamandan ve dilden münezzehtir (Kelâm-ı Nefsî). İnsanların okuduğu, mushaflarda yazılı olan lafızlar, harfler ve sesler ise bu ezelî manaya delâlet eden hâdis kalıplardır (Kelâm-ı Lafzî). Şehristânî, Mu'tezile'nin iddia ettiği gibi Kur'an'ın tamamen mahlûk olduğunu söylemenin ilâhî kelâmı geçici bir araz haline getireceğini; Haşeviyye'nin iddia ettiği gibi kağıt ve mürekkebin kadîm olduğunu söylemenin ise açık bir cehalet olduğunu gösterir.
FASIL IX: Şehristânî'nin İsmâilî-Bâtınî Düşünceyle Teması ve 'Musâraatü'l-Felâsife' Köprüsü
İlim dünyasında Şehristânî'nin entelektüel şahsiyetine dair en çok tartışılan hususlardan biri, onun İsmâilî-Bâtınî felsefeyle olan münasebetidir. Müellif, Nihâyetü'l-İkdâm'da katıksız bir Eş'arî-Sünnî kelâmcısı hüviyeti sergilerken, daha sonra kaleme aldığı 'Musâraatü'l-Felâsife' (Filozoflarla Güreş) adlı eserinde İbn Sînâ'yı bizzat kendi felsefî silahlarıyla vurmuş ve bazı araştırmacılara göre İsmâilî nübüvvet ve ta'lîm nazariyesinden esinlenmiştir. Şehristânî, aklın nihai hakikatleri tek başına kavramada yetersiz kaldığını ('nihâyetü'l-ikdâm'), mutlaka mâsum bir nübüvvet rehberine ve vahyî irşada muhtaç olduğunu savunarak aklı mutlaklaştıran felsefî rasyonalizme en ağır darbeyi indirmiştir.
FASIL X: Nihâyetü'l-İkdâm'ın İslâm Düşüncesi ve Kelâm Tarihindeki Müstesna Yeri
Muhammed eş-Şehristânî'nin Nihâyetü'l-İkdâm'ı, İslâm kelâmının felsefeyle hesaplaşmasında Gazzâlî'nin Tehâfüt'ü ile Fahreddîn er-Râzî'nin el-Metâlibü'l-Âliye'si arasında duran en kritik geçiş halkasıdır. Alfred Guillaume tarafından 1934 yılında Oxford'da tahkikli neşri yapılan eser, şarkiyatçıların ve İslâm araştırmacılarının en çok incelediği kelâm metinlerinden biri olmuştur. Eser; kelâmî diyalektiğin zarafetini, Meşşâî mantığın keskinliğini ve Ehl-i Sünnet tevhidinin sarsılmaz tenzihini bir araya getirerek akıl ile vahiy arasındaki ebedî ahengin mimarisini kurmuştur.