Sadreddin Konevî: Tezkiretü'l-Müntehî ve Tebsıratü'l-Mübtedî (Manevi Sülûk Rehberi) Külliyâtı
Mübtedîden Müntehîye Vuslat Basamakları; Keşf-i Sarîh, Zevk-i İrfânî, Fenâ-Bekā ve Tahakkuk Felsefesi Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma Monografisi.
İntisap ve İstidat: Tezkiretü'l-Müntehî'nin Telif Sebebi ve Muhatap Tabakası
Sadreddin Konevî'nin muazzam külliyâtı içerisinde 'Tezkiretü'l-Müntehî ve Tebsıratü'l-Mübtedî' (Yolun Sonuna Ulaşana Hatırlatma, Yolun Başındakine Basiret Rehberi), nazarî metafizik ile amelî tasavvufun (seyr-u sülûk) en can alıcı kavşağında yer alır. Konevî bu eserini, hakikat arayışında olan sâliklerin vehim, hayal ve sahte manevî iddialar bataklığına saplanmasını önlemek ve vuslat yolunun riyâzî-manevî haritasını çizmek gayesiyle kaleme almıştır.
Eserin başlığındaki iki kelime, tasavvufî pedagojinin iki kutbunu remzeder: 'Tebsıra' (Basiret kazandırma), yola yeni giren müridin (mübtedî) gözündeki cehalet ve gaflet bağlarını çözerek kalbî idraki uyandırmayı hedefler. 'Tezkire' (Hatırlatma ve tefekkür) ise riyâzet ve mücâhedeyi tamamlayarak müntehî (kemâl derecesine yaklaşmış) mertebesine vasıl olan âriflerin, ulaştıkları yüksek keşiflerde ayaklarının kaymaması için ilâhî edepleri teyit eder.
Konevî, insanın bu yola intisap edebilmesi için evvelemirde 'İstidat' (fıtrî kabiliyet ve liyakat) sahibi olması gerektiğini vurgular. İstidatsız bir nefse en yüksek irfânî hakikatleri telkin etmek, çorak toprağa buğday ekmek gibidir. Bu sebeple sülûk, mürşid-i kâmilin nezaretinde müridin istidadının keşfedilmesi ve o istidada uygun zikir, murakabe ve riyâzetle yoğrulması sürecidir.
Mübtedî (Başlangıç Merhalesi): Tövbe, İhlâs, Şeriat Edebi ve Nefis Tezkiyesi
Konevî'ye göre manevî seyahatin ilk adımı (mübtedî merhalesi), zâhirî bir iddia yahut felsefî merak değil; köklü bir 'Tevbe-i Nasûh' (Hakk'a tam yöneliş) ile başlar. Tevbe, yalnız günahları terk etmek değil; kalbi masivadan (Allah'tan gayrı her şeyden) çekip almak ve gaflet uykusundan intibaha ermektir.
Mübtedînin temel vazifeleri şunlardır: 1. Şeriat Edebine Tam İttibâ: Helâl lokma, farzların vaktinde ifası, haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçınma. Konevî, fıkıh ve şeriat sınırlarını korumayan bir kimsenin maneviyatta bir adım dahi ilerleyemeyeceğini, aksine şeytanın maskarası olacağını kesinlikle belirtir. 2. İhlâs-ı Tâm: Amelleri insanların görmesi, övmesi yahut dünyevî bir menfaat için değil; sırf Allah rızası için yapmak. 3. Nefis Tezkiyesi: Nefs-i emmârenin azgın arzularını (şehvet, gazap, kibir, haset, riyâ) açlık, az uyku, az konuşma ve zikrullah ile dizginlemek.
Konevî, mübtedînin en büyük tehlikesinin 'erken kemâlât vehmi' olduğunu söyler. Henüz nefsin hilelerinden kurtulmamış birinin rüyalar ve hayaller görerek kendisini velî zannetmesi, manevî felâketin ta kendisidir. Bu sebeple başlangıçta mürşide teslimiyet ve nefsin kusurlarını müşahede esastır.
Mutavassıt (Orta Merhale): Riyâzet, Mücâhede, Havâtırın İmtihanı ve Kalp Tasfiyesi
Yolun ikinci durağı olan mutavassıt (orta merhale) ehli, nefs-i emmârenin zincirlerini kırmış, nefs-i levvâme ve mülhime mertebelerine ayak basmış sâliklerdir. Burada mücâhede, bedenin zâhirî riyâzetinden kalbin derûnî tasfiyesine intikal eder.
Bu merhalede sâlikin karşılaştığı en çetin imtihan 'Havâtır' (kalbe gelen düşünceler ve ilhamlar) meselesidir. Konevî, kalbe doğan tecellî ve düşünceleri dört ana kısma ayırır: - Havâtır-ı Rahmânî: Doğrudan ilâhî rahmetten gelen, kişiyi şeriata, takvâya ve fenâya sevk eden nurlar. - Havâtır-ı Melekî: Meleklerin ilham ettiği, hayra ve ibadete teşvik eden feyizler. - Havâtır-ı Nefsânî: Nefsin gizli arzularından, menfaat ve ucübden (kendini beğenme) beslenen yanılsamalar. - Havâtır-ı Şeytânî: Şüphe, vesvese, isyan ve bid'ate sürükleyen karanlık dürtüler.
Konevî, mutavassıt müridin bu dört havâtırı birbirinden ayırt edebilmesi için 'Mîzânü'ş-Şerî'a'yı (Şeriat ve Sünnet Terazisini) elden bırakmaması gerektiğini tembih eder. Kalbe gelen şey melek sûretinde dahi görünse, eğer Kitap ve Sünnet'e zerre kadar aykırı ise derhal reddedilmelidir.
Müntehî (Son Merhale): Şuhûd-ı Zât, Fenâ fi'l-Vücûd ve Bekā Billâh
Tezkiretü'l-Müntehî'nin zirve bahsi, yolun nihayeti olan 'Müntehî' makamıdır. Bu makam, bütün kesret perdelerinin yırtıldığı, sâlikin kendi enaniyetinden ve izâfî varlığından tamamen fâni olarak Hakk'ın mutlak vücûdunda yok olduğu (Fenâ fi'l-Hak) ve ardından Hak ile yeniden bâkî kılındığı (Bekā Billâh) makamdır.
Konevî, müntehî olan kâmil ârifin vasıflarını şöyle hülasa eder: - Fenâ fi's-Sıfât ve'z-Zât: Kul kendi kudretini Hakk'ın kudretinde, kendi ilmini Hakk'ın ilminde, kendi varlığını Hakk'ın mutlak vücûdunda fâni kılar. - Bekā Billâh ve Fark Ba'de'l-Cem': Hakiki kemâl, fenâ sarhoşluğunda (sekr) kalmak değildir. Hakiki kâmil, Hakk'ı müşahede ettikten sonra tekrar mahlûkât âlemine dönen, halk içinde Hak ile beraber olan (Halvet der-Encümen), her hakkı sahibine veren kimsedir.
Müntehî ârif, kâinattaki her zerreyi Hakk'ın bir tecellî aynası olarak görür; hiçbir mahlûku hakir görmez, varlığın her tecellîsine merhamet ve hikmet nazarıyla bakar. O, kendi nefsini aşmış, iradesini Hakk'ın iradesine terk etmiş yaşayan bir Rahmet tecellîsidir.
Keşf-i Sarîh ve Mükâşefe: Zannî Bilgiden Şeksiz Yakîne Ulaşma Yolları
Konevî Tezkiretü'l-Müntehî'de epistemolojik bir şaheser inşa ederek 'Keşf' kavramını tahlil eder. Ona göre bilgi üç mertebedir: İlme'l-Yakîn (nakil ve aklî delille bilmek), Ayne'l-Yakîn (kalbî basiretle müşahede etmek) ve Hakka'l-Yakîn (bizzat o hakikat haline gelerek yaşamak).
'Keşf-i Sarîh' (Saf ve Şeksiz Keşif), zihnin mantıkî çıkarımlarından ve nefsin vehimlerinden tamamen arınmış, doğrudan Levh-i Mahfuz'dan kalbe vuran ilâhî ilhamdır. Konevî, keşfin de mertebeleri olduğunu; sûrî keşiflerin (rüyalar, cinleri yahut melekleri suretinde görmek) henüz yolun başında olduğunu, asıl kıymetli olanın 'Manevî Keşif' yani esmâ ve zât sırlarının kalbe inkişafı olduğunu beyan eder.
Konevî ihtar eder ki: Bir ârifin keşfi asla yeni bir dinî hüküm koyamaz, nesh edemez yahut şeriatın helâlini haram yapamaz. Keşif, sadece vahyedilen hakikatlerin derûnî hikmetlerini açığa çıkarır. Şeriatla tasdik edilmeyen her keşif bâtıldır.
Akıl ile Keşfin Hudutları: Aklın Çıkmazları ve Zevkî İdrakin Sonsuz Ufku
Eserde akıl ile keşif arasındaki sınır çizgisi muazzam bir vukûfiyetle çizilir. Konevî, felsefî aklı inkâr etmez; aklın dünyevî ilimlerde, mantıkta ve şer'î delilleri anlamada vazgeçilmez bir rehber olduğunu kabul eder. Ancak akıl, yapısı gereği 'Müşebbih' ve 'Mukayyed'dir; yani varlıkları kategorilere ayırarak, sınırlandırarak ve karşıtlarıyla kavrar.
Oysa Cenâb-ı Hakk'ın Zât-ı Bârî'si hiçbir kategoriye, zıdda ve sınıra sığmaz. Akıl O'nu kavramaya çalıştığında ya tenzih ifratıyla ta'tîle (fonksiyonsuz bir ilâh tasavvuruna) düşer, ya da teşbih ifratıyla cisme benzetir. İşte aklın acze düştüğü yerde 'Zevk-i İrfânî' (Kalbî Tatma) devreye girer.
Zevk, aklın ötesinde kalbin gözüyle görmektir. Balın tadını bin cilt kitap okuyarak değil, ancak bir damla tadarak bilmek gibi; Cenâb-ı Hakk'ın vahdeti de mantıkî burhanlarla değil, ancak kalbî vuslatla zevk edilir. Konevî, bu sebeple aklı kalbin hizmetkârı kılmanın, ona hükümran kılmaktan bin kat daha hayırlı olduğunu ifade eder.
Vâkıa, Rüya ve Gayb Âlemleri: Misâl Âlemindeki Suretlerin Tevili ve Temyizi
Tezkiretü'l-Müntehî'nin en pratik ve rehberlik edici fasıllarından biri, rüyalar ve manevî vâkıaların (uyanıklık ile uyku arasındaki müşahedeler) tahlilidir. Konevî, rüyaların 'Âlem-i Misâl'e (Ruhlar ve Suretler Âlemi) açılan pencereler olduğunu açıklar.
Misâl âleminde mânâlar maddî elbiselere bürünür; meselâ ilim süt yahut su suretinde, düşmanlık yılan veya akrep suretinde, hidayet nûr veya kılavuz suretinde tecellî eder. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) rüyasında süt içip artığını Hz. Ömer'e vermesi ve bunu 'İlim' olarak tevil buyurması bu kaideye dayanır.
Konevî sâliki uyarır: Misâl âleminde görülen her suret mutlak hakikat değildir. Nefsin arzuları, bedenî hıltlar ve şeytanî müdahaleler rüyayı bulandırabilir. Gerçek rüya ve vâkıa (Rü'yâ-yı Sâdıka), sâlikin kalbi tasfiye edildikçe berraklaşır ve bu tecellîlerin tevili ancak tabir ilmine ve gayb işaretlerine vâkıf kâmil mürşitler tarafından yapılabilir.
İsimlerin Ahlakıyla Ahlaklanma: Tahalluk bi-Ahlâkıllâh ve Esmâ Terbiyesi
Konevî'ye göre tasavvufun ve Tezkiretü'l-Müntehî'nin nihai ahlâk felsefesi 'Tahalluk bi-Ahlâkıllâh' (Allah'ın isim ve ahlakıyla ahlaklanmak) düsturunda hülasa edilir. Kul, Esmâ-i Hüsnâ'nın her birinden kendi insanî istidadı nispesinde nasip almalıdır.
- Rahmân ve Rahîm isimlerinden: Bütün mahlûkâta, hatta kendisine eziyet edenlere dahi şefkat ve merhametle muamele etmek. - Gaffâr ve Settâr isimlerinden: İnsanların ayıplarını örtmek, kusurlarını affetmek. - Kerîm ve Vehhâb isimlerinden: Karşılık beklemeden ikram ve infakta bulunmak. - Alîm ve Hakîm isimlerinden: İlim peşinde koşmak ve her işi hikmet ve nizamla ifa etmek.
Konevî, esmâ ile ahlaklanmanın kuru bir zikir sayısından ibaret olmadığını; zikredilen ismin mânâsının sâlikin karakteri, huyu ve seciyesi haline gelmesi gerektiğini vurgular. Bir kimse 'Yâ Rahmân' deyip kalbinde merhamet taşımıyorsa, o kimse zikrin lafzında kalmış, hakikatine erememiştir.
İnsân-ı Kâmil'in Yeryüzündeki Hilafeti ve Velayet Tasarrufu
Müntehî mertebesine ulaşan ârifin kâinattaki mevkii nedir? Konevî bu suali 'Hilâfet-i İlâhiyye' (Allah'ın Yeryüzündeki Halifesi) kavramıyla izah eder. İnsân-ı Kâmil, Cenâb-ı Hakk'ın kâinattaki nâzırı, vekili ve tasarruf sahibidir.
Arş'tan ferşe kadar bütün varlık nizamı, İnsân-ı Kâmil'in kalbi ve ruhaniyeti hürmetine ayakta durur. Nitekim hadis-i şerifteki 'Yeryüzünde Allah diyen bir kimse kaldığı müddetçe kıyamet kopmaz' beyanı, kâmil insanın kâinatın manevî direği olduğuna delildir.
Konevî, velâyet ehlinin tasarrufunun büyücülük yahut nefsanî bir tahakküm olmadığını; onların iradelerini Hakk'ın iradesinde erittikleri için, Cenâb-ı Hakk'ın onların duaları ve teveccühleriyle âlemde tasarruf kıldığını izah eder. Bu tasarruf daima halkın hidâyeti, nizam-ı âlemin muhafazası ve Hakk'ın adaletinin tecellîsi içindir.
Konevî'nin Vasiyetnâmesi ve Mirası: Kütüphanesini Vakfedişi, Talebeleri ve Anadolu İrfânı
Sadreddin Konevî, vefatından önce kaleme aldığı meşhur 'Vasiyetnâme'sinde (el-Vasiyye), ömrü boyunca savunduğu tevhid ve edep prensiplerini son nefesinde bir kez daha mühürlemiştir. Cenazesinin nasıl kaldırılacağından, mezarının üzerine kubbe yapılmayıp sadece açık gökyüzüne bakan sade bir kabir inşa edilmesine kadar en ince ayrıntıları emretmiştir.
En büyük vasiyetlerinden biri, İbnü'l-Arabî'den tevarüs ettiği ve kendi elleriyle istinsah ettiği paha biçilmez el yazması kütüphanesini Konya'daki Dârülhadîs'e vakfetmesidir. 'Hiçbir kitap medreseden dışarı çıkarılmayacak, ehil olan talebeler istifade edecek' şartını koşmuştur. Nitekim bugün Yusuf Ağa ve Süleymaniye kütüphanelerinde muhafaza edilen o eşsiz nüshalar, Konevî'nin ilme olan ebedî sadakatinin şahididir.
Konevî'nin vefatıyla Anadolu irfanı yetim kalmamış; yetiştirdiği Müeyyidüddîn el-Cendî, Fahreddîn-i Irâkî ve dârülhadîs talebeleri vasıtasıyla Osmanlı medeniyetinin manevî temelleri atılmıştır. Tezkiretü'l-Müntehî, yedi asırdır Hakk'a vuslat arayan âriflerin başucu rehberi, yolunu kaybedenlerin kutup yıldızı olmaya devam etmektedir.