Sadreddin Konevî: Şerhu'l-Erba'în Hadîsen (Kırk Hadis Şerhi ve Nebevî Hikmet) Külliyâtı
Muhaddis ve Ârif Sadreddin Konevî'nin Kaleminden Kırk Kudsî ve Nebevî Hadisin Bâtınî, Kelâmî ve Ahlâkî Şerhi Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma Monografisi.
Muhaddis-i Ârif: Konevî'nin Hadis İlmindeki İcazet Silsilesi ve Usûlü
Sadreddin Konevî, tasavvuf ve metafizik sahasındaki eşsiz otoritesinin yanı sıra, klasik İslâm ilimlerinde bilhassa Hadis sahasında devrinin en büyük muhaddislerinden biri olarak kabul edilir. Babası Mecdüddin İshak'ın Selçuklu sarayındaki yüksek mevkii ve İbnü'l-Arabî'nin manevî terbiyesi sayesinde Şam, Mısır, Haleb ve Hicaz ulemâsından bizzat hadis semâ etmiş, devrin en muteber hadis hafızlarından icazetler almıştır.
Konevî'nin Konya'da bizzat inşa ettirdiği ve vasiyetiyle kütüphanesini vakfettiği 'Sadreddîn Dârülhadîsi', Selçuklu başkentini hadis ilimlerinin merkez üssü haline getirmiştir. İmam Buhârî'nin 'Sahîh'ini, İmam Müslim'in eserini ve Tirmizî'nin 'el-Câmi'ini talebelerine baştan sona okutup şerheden Konevî; zâhir ulemâsının hadis rivayetindeki titizliğini, ehl-i keşfin dirâyet ve tevil derinliğiyle birleştirmiştir.
Konevî'ye göre hadis-i şerifler, yalnızca fıkhî hükümlerin kaynağı değil; Hz. Peygamber'in (s.a.v.) kalb-i şerifinden sâdır olan ve kâinatın sırlarını ifşa eden ilâhî hikmet nurlarıdır. Hadis usûlünde sened tenkidini asla ihmal etmemiş, ancak rivayetin zâhirî kalıbına takılıp kalmayarak nebevî kelâmın derûnî mânâlarına nüfuz etmenin zaruretini savunmuştur.
Şerhu'l-Erba'în Hadîsen Eserinin Gayesi: Rivayet ile Dirayetin Zirve Sentezi
İslâm edebiyatında Hz. Peygamber'in 'Ümmetime dinî hususlarda kırk hadis hıfzedene Allah kıyamet günü âlimler zümresinde haşreder' müjdesine nail olmak gayesiyle teşekkül eden 'Erba'în' (Kırk Hadis) türü, Sadreddin Konevî'nin kaleminde benzersiz bir felsefî ve irfânî hüviyet kazanmıştır. 'Şerhu'l-Erba'în Hadîsen' (Kırk Hadis Şerhi), tasavvuf tarihindeki ilk kapsamlı felsefî-tasavvufî hadis şerhlerinden biridir.
Konevî bu eserinde alelâde ahlâkî yahut amelî hadisleri değil; doğrudan uluhiyet, hilkat, marifetullah, esmâ tecellîleri ve nefis terbiyesine taalluk eden kudsî ve nebevî hadisleri seçmiştir. Her bir hadisi önce metin tenkidi ve lugavî tahlil süzgecinden geçirir; ardından kelâmcıların, Meşşâî filozofların ve ehl-i tasavvufun görüşlerini mukayese ederek nihai irfânî hükmü verir.
Eser, kuru bir rivayet aktarımı yahut lafzî izahat değildir. Konevî, her hadisi Vahdet-i Vücûd ontolojisinin bir ilkesini ispat eden metafizik bir delil olarak ele alır. Bu yönüyle Şerhu'l-Erba'în, İslâm düşüncesinde hadis ilmi ile nazarî irfanın birbirinden kopmaz bir vahdet oluşturduğunu tarihe tescil eden bir şaheserdir.
'Ben Gizli Bir Hazine İdim' (Kenz-i Mahfî): Âlemin Yaratılış İlkesi ve Hubb-ı Zâtî
Konevî'nin şerhettiği en sarsıcı ve merkezî kudsî rivayet, tasavvuf metafiziğinin mebdeini teşkil eden şu hadis-i kudsîdir: 'Küntü kenzen mahfiyyen fe-ahbebtü en u'rafe fe-halaktü'l-halka li-ya'rifûnî' (Ben gizli bir hazine idim; bilinmeyi ve tanınmayı sevdim/murad ettim de mahlûkâtı yarattım, tâ ki beni bilsinler). Muhaddislerin bir kısmının sened yönünden zayıf yahut mevdû saydığı bu rivayeti Konevî, keşfen ve mânen sahîh kabul ederek varlığın ezelî gayesini açıklar.
Konevî'ye göre 'Kenz-i Mahfî' (Gizli Hazine), Cenâb-ı Hakk'ın Zât-ı Ahadiyyeti ve henüz tecellî etmemiş gaybî kemâlâtıdır. 'Fe-ahbebtü' (Sevdim) kelimesi, kâinatın temel varoluş harcının 'Muhabbet' (İlâhî Aşk) olduğunu ispat eder. Yaratılış bir tesadüf, bir zorunluluk yahut kör bir determinizm neticesi değil; Hakk'ın kendi kemâlâtını ve cemâlini dış aynalarda müşahede etme zâtî sevgisinin tezahürüdür.
'Li-ya'rifûnî' (Beni bilsinler diye) ifadesi ise hilkatin nihai gayesinin 'Marifetullâh' (Allah'ı bilmek) olduğunu ortaya koyar. İbn Abbas'ın bu ifadeyi 'Li-ya'büdûnî' (Bana ibadet etsinler) âyetinin tefsiri olarak görmesi gibi; Konevî de hakiki ibadetin ancak marifetle kemâle ereceğini, bilmeden yapılan kulluğun taklitten öteye geçemeyeceğini beyan eder.
'Yere ve Göğe Sığmadım, Mümin Kulumun Kalbine Sığdım': Kalb-i Müminin Kozmik Aynalığı
Şerhu'l-Erba'în'de şerhedilen bir diğer muazzam kudsî hadis şudur: 'Mâ vesi'anî arzî ve lâ semâî ve lâkin vesi'anî kalbü abdî'l-mü'min' (Beni ne yerim ne de göğüm sığdırabildi; fakat beni takvâ sahibi mümin kulumun kalbi sığdırdı). Konevî, bu hadisteki 'Sığmak' (Vüs'at) kavramını tenzih ve tecellî dengesiyle tahlil eder.
Sonsuz ve mutlak olan Cenâb-ı Hakk'ın maddî bir mekâna yahut etten kemikten bir organa sığması (hulûl etmesi) muhaldir. Öyleyse kalbin vüs'ati ne demektir? Konevî der ki: Yerler ve gökler, Cenâb-ı Hakk'ın azamet, kibriyâ ve felekî isimlerine mazhardır fakat onların istidatları sınırlıdır; melekût dahi her ismi yansıtamaz.
Oysa mümin ve kâmil insanın kalbi, hiçbir kayda bağlı kalmayan saf bir ayna gibidir. Kalp, 'Tegayyür' (durmaksızın hâlden hâle dönme) hassasiyetine sahip olduğu için, Cenâb-ı Hakk'ın her an yenilenen sonsuz tecellîlerini (Külle yevmin hüve fî şe'n) kabul edebilir. Hak Teâlâ hangi isimle tecellî ederse kalp o ismin rengine bürünür. Bu sebeple kâmil insanın kalbi, Arş'tan ve bütün semâvâttan daha geniştir; zira o, Hakk'ın cemâl ve celâlinin mutlak tecellîgâhıdır.
'Allah Âdem'i Kendi Suretinde Yarattı' Hadisinin Teşbih ve Tenzih Dengesiyle İzahı
Hadis ilminin ve teolojinin en çok tartışılan metinlerinden biri olan 'İnnallâhe halaka Âdeme alâ sûratihî' (Şüphesiz Allah Âdem'i kendi sureti üzere yarattı) hadis-i şerifi, Konevî'nin şerhinde antropomorfizmden (Müşebbihe ve Mücessime sapkınlığından) tamamen arındırılarak yüksek bir ontolojiye kavuşturulur.
Konevî, hadisteki zamirin nereye râci olduğu meselesini inceler. Zamir bizzat Cenâb-ı Hakk'a râcidir; zira diğer bir rivayette 'alâ sûrati'r-Rahmân' lafzı geçmektedir. Ancak buradaki 'Suret', cismanî bir şekil, el, yüz yahut mikdar demek değildir. Zira Cenâb-ı Hak 'Leyse ke-mislihî şey'' (O'nun benzeri hiçbir şey yoktur) âyetiyle her türlü maddî suretten münezzehtir.
Konevî'ye göre 'Suret', mânevî vasıfların ve kemâlâtın terkibidir. Âdem'in Rahmân suretinde yaratılması; Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem', Basar ve Kelâm gibi zâtî ve sıfâtî sıfatların tamamının numunelerinin insanda toplanmış olması demektir. İnsan bu sıfatlar sayesinde Hakk'a ayna olur. Konevî, bu hadisi tenzihsiz okuyanın şirke, teşbihsiz okuyanın ise ta'tîle (Allah'ın tecellîsini inkâra) düşeceğini, kâmil tevhîdin her iki kanadı birleştirmek olduğunu ihtar eder.
Nûrânî ve Zulmânî Yetmiş Bin Perde: Hadis Metninde İrfânî Epistemoloji
Konevî'nin ele aldığı bir diğer harikulâde hadis, hicaplar hakkındadır: 'İnnallâhe yetmiş bin (yahut yedi yüz) nûr ve zulmet perdesine sahiptir; eğer o perdeleri aralayacak olsaydı, Zâtı'nın nurları ve celâli gözünün ulaştığı bütün mahlûkâtı yakıp yok ederdi' (le-ahrakat sebuhâtü vechihî mâ entehe ileyhi basaruhû).
Konevî burada akılları hayrete düşüren bir tevil yapar: Cenâb-ı Hak ile mahlûkat arasında dışsal, maddî bir perde (hicap) yoktur; zira Hak her yerde hâzır ve nâzırdır. Hakiki hicap, bizzat mahlûkatın kendi izâfî ve vehmî varlığıdır! Kulun kendi nefsini var görmesi en büyük zulmet perdesidir.
Zulmânî perdeler; şehvet, gazap, cehalet ve dünya sevgisi gibi süflî kayıtlardır. Nûrânî perdeler ise akıl, melekût, ilim, ibadetler ve hatta yüksek manevî makamlar ve keşiflerdir. Sâlik zulmânî perdeleri riyâzetle yırttıktan sonra, nûrânî perdelerde takılıp kalma tehlikesiyle karşılaşır. Konevî, hakiki vuslatın ancak nûrânî perdelerin de aşılarak Hakk'ın Zâtî Ahadiyyetinde fenâ bulmakla (Fenâ fi'l-Hak) mümkün olacağını hadis metninden istinbat eder.
'Nefsini Bilen Rabbini Bilir' (Men Arefe Nefsehû): Nefis Marifetinden Zât Marifetine
Tasavvufun amentüsü sayılan 'Men arefe nefsehû fe-kad arefe Rabbehû' (Nefsini/kendini bilen muhakkak Rabbini bilir) kelâmını Konevî, hem felsefî psikoloji hem de vahdet metafiziği zaviyesinden tahlil eder. Bu bilginin iki ana basamağı vardır:
1. Zıtlık ve Tenzih Yoluyla Bilmek: Kul nefsini acz, fakr, zeval, fânilik ve cehaletle bildiği nispette; Rabbini mutlak kudret, zenginlik, bekā ve ilimle bilir. Nefsin kusurları, Hakk'ın kemâlâtının zıttı olarak marifete vesile olur.
2. Aynalık ve Tecellî Yoluyla Bilmek: Bu daha yüksek bir mertebedir. İnsan nefsi Cenâb-ı Hakk'ın bütün esmâsına câmi bir tecellîgâh olduğu için, kendi nefsindeki ilâhî emaneti, ruhunun cevherini ve fıtratını keşfeden ârif, kendi hakikatinin Hakk'ın isimlerinin bir mazharı olduğunu idrak eder.
Konevî, 'fe-kad' edatının tahkik bildirdiğini, yani nefis marifeti olmadan yapılacak hiçbir ilâhiyat araştırmasının insanı vehimlerden kurtaramayacağını açıklar. Kendisini tanımayan bir aklın Allah'ı tanıması imkânsızdır; zira baktığı alet (nefis) bulanık olan kimse, hakikatin suretini daima eğri ve çarpık görür.
Kudsî Hadislerde İlahî Muhabbet: Farz ve Nafile İbadetlerle Yakınlık (Kurbiyet)
Şerhu'l-Erba'în'de kurbiyet (Hakk'a yakınlık) derecelerini beyan eden meşhur kudsî hadis derinlemesine işlenir: 'Kulum bana kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir amelle yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder; nihayet ben onu severim. Onu sevdiğim zaman da ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum...'
Konevî bu hadisten iki büyük velâyet makamı çıkarır: 1. Kurb-i Ferâiz (Farzlarla Yakınlık): Bu makamda kul kendi nefsinden tamamen fâni olur; Hak kulun bizzat zâtı ve fâili haline gelir. Burada kul Hakk'ın aleti durumundadır. 2. Kurb-i Nevâfil (Nafilelerle Yakınlık): Bu makamda kulun hüviyeti bâkidir, fakat Hak kulun işitmesi, görmesi ve kudreti olur. Kul Hak ile işitir, Hak ile görür.
Konevî, bu hadisin asla bir hulûl veya panteizm olmadığını kesinlikle belirtir. Bu hal, ilâhî tecellînin kulun organlarına galebe çalmasıyla beşerî zaafların sönmesi ve kulun iradesinin Hakk'ın rızasında erimesidir (fenâ fi'l-irâde). İşte kerametlerin ve duaların icabetinin metafizik sırrı bu yakınlıkta yatar.
Nübüvvet Nûru ve Hâtem-i Velâyet: Hadis Şerhlerinde Nebevî Ahlâkın İnşası
Konevî, kırk hadisin tamamında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) nübüvvet şahsiyetini ve ahlâk-ı hamîdesini tahlil eder. Ona göre Resûlullâh, yalnız kanun koyan bir şâri' değil; kâinatın varlık sebebi olan 'Nûr-ı Muhammedî'nin cisimleşmiş tecellîsidir.
Hadislerde geçen tevazu, hilm, sabır, cömertlik ve af gibi ahlâkî erdemler; soyut nasihatler değil, ilâhî isimlerin beşerî davranışlara dönüşmüş halidir. Konevî, 'Tahallakû bi-ahlâkıllâh' (Allah'ın ahlakıyla ahlaklanınız) emrinin ancak Hz. Peygamber'e mutlak ittibâ ile (Sünnet-i Seniyye) tahakkuk edebileceğini vurgular.
Sünnet, zâhirî bir taklit değil; nebevî şuurun ve ahlâkın sâlikin kalbine nakşedilmesidir. Konevî, şeriatın zâhirî emirlerini hafife alan ve 'Biz hakikate ulaştık, şeriata ihtiyacımız kalmadı' diyen bâtınî ve mülhid sapkınları bu hadis şerhleriyle şiddetle reddeder. Zira ona göre şeriatsız hakikat zındıklık, hakikatsiz şeriat ise ruhsuz bir cesettir.
Tasavvuf Tarihinde Hadis Şerhçiliği: Konevî'nin Geleneğe Kazandırdığı Çığır
Sadreddin Konevî'nin Şerhu'l-Erba'în Hadîsen eseri, İslâm düşünce tarihinde yeni bir edebi ve ilmî çığır açmıştır. Ondan önce hadis şerhleri genellikle lügat, fıkıh usûlü ve râvi tenkidi merkezliyken; Konevî ile birlikte hadislerin ontolojik, kozmolojik ve irfânî boyutları sistemli bir literatür haline gelmiştir.
Konevî'nin bu metodu, öğrencisi Müeyyidüddîn el-Cendî, Abdürrezzâk el-Kâşânî ve bilhassa Dâvûd-i Kayserî tarafından devam ettirilmiştir. Osmanlı medreselerinde Dârülhadîs kürsülerinde ders veren ulemâ, hadisleri şerhederken Konevî'nin bu yüksek dirâyet usûlünden feyiz almışlardır.
Nitekim İsmâil Hakkı Bursevî'nin 'Şerh-i Erba'în'i, Molla Fenârî'nin ta'likâtı ve Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî'nin 'Hüccetullâhi'l-Bâliga'sındaki nebevî hikmet tahlilleri; doğrudan Sadreddin Konevî'nin bu çığır açan eserinin mirasıdır. Eser, aklın ve kalbin nebevî nûrun huzurunda nasıl kemâle erdiğinin en parlak tanığıdır.