Rüveym b. Ahmed: Şeriat-Hakikat İttihadı, Fıkh-ı Bâtın ve Bağdat İrfan Külliyâtı
Bağdat Mektebinin Fıkıh ve Hakikat Kutbu: Zâhirî İlimler ile Bâtınî Müşâhede, Sıdk-ı Tevekkül, İhlasın Hakikati ve Nefs Muhasebesi Üzerine 10 Fasıllık Büyük Monografi.
FASIL I: Rüveym b. Ahmed'in Hayatı, İlmî Şahsiyeti ve Zâhir-Bâtın İttihadı
İslam irfanının 'altın çağı' kabul edilen hicrî üçüncü asırda Bağdat, yalnız kelam ve felsefe münazaralarının değil, aynı zamanda tasavvuf mektebinin en kamil sistemleşme evresine şahitlik etmiştir. Bu muhitin en seçkin, en vakur ve fıkıh ile irfanı şahsında en mükemmel şekilde meczetmiş şahsiyetlerinden biri Ebû Muhammed Rüveym b. Ahmed b. Yezîd el-Bağdâdî'dir (ö. 303/915). Rüveym, tasavvufun yalnızca cezbe ve vecd hallerinden ibaret olmadığını; bilakis sağlam bir şeriat fıkhı, derin bir nas bilgisi ve tavizsiz bir amel ahlâkı üzerine inşa edilmesi gerektiğini savunan ekolün en kudretli temsilcisidir.
Gençlik yıllarında hadis, fıkıh ve kıraat ilimlerinde devrinin otoritelerinden dersler almış, hususiyle Dâvûd ez-Zâhirî mektebinin en mutemet fakihlerinden biri olarak temayüz etmiştir. Zahirî ilimlerdeki bu muazzam vukûfiyeti, onu kuru bir lafızcılığa hapsetmemiş; bilakis nassın zâhirinden bâtınî hakikatlerin nûrani derinliğine doğru kanatlandırmıştır. Rüveym b. Ahmed, Bağdat'ta Cüneyd-i Bağdâdî, Ebû Saîd el-Harrâz, Amr b. Osman el-Mekkî ve Ebü'l-Hüseyin en-Nûrî gibi dev ariflerin akranı ve meclis arkadaşı olmuştur. Cüneyd-i Bağdâdî onun ilmî ve manevî kudretini bizzat teslim ederek meclislerinde ona en baş köşeyi ayırmış, onun kelamlarını birer hüküm ve mihenk taşı olarak kabul etmiştir.
FASIL II: Fıkıh ile Tasavvufun Telifi: Dâvûd ez-Zâhirî Mektebi ve Bâtınî Müşâhede
Rüveym b. Ahmed'in düşünce sistemindeki en özgün cephe, Zâhirî mezhebinin kurucusu Dâvûd ez-Zâhirî ile kurduğu fıkhî bağ ve bunu tasavvufî tefekkürle mezcetme kudretidir. Zâhirî mektebi, dinde kıyas ve re'yi reddederek nassın lafzına harfiyen bağlılığı esas alırken; Rüveym bu zâhirî teslimiyeti bâtınî ihlas ve takva ile taçlandırmıştır. Ona göre zâhir şeriatın cesedi, bâtın ise o cesede hayat veren ruhtur. Ruhtan yoksun bir ceset ölü olduğu gibi, cesetsiz bir ruh da dünya aleminde tezahür edemez.
Rüveym talebelerine şöyle ders vermiştir: 'Şeriatın zâhirî bir emrini hafife alan kimsenin bâtınî bir hakikate erişmesi muhaldir. Zira zâhir, bâtının kapısı ve muhafızıdır.' Bu yaklaşım, o devirde zuhur eden kimi bâtınî ve ibâhî sapmalara karşı tasavvufun en büyük zırhı olmuştur. Rüveym, Kur'an ve Sünnet'in lafzına zerre kadar halel getirmeksizin, o lafzın arkasında gizlenen ilahi hikmetleri ve kalbî menzilleri keşfetmiştir. Dâvûd ez-Zâhirî'nin meclisinde fıkıh münazaralarını yönetirken takındığı celâdet ve ilmi derinlik, onu Bağdat kadılığı ve adalet divanının en saygın merciine yükseltmiştir.
FASIL III: Cüneyd-i Bağdâdî ile İlim ve İrfan Mülakatları: Hakiki Dervişliğin Tarifi
Bağdat meşâyihi arasında Cüneyd ile Rüveym'in dostluğu ve ilmî müzakereleri dillere destandır. Cüneyd-i Bağdâdî, tasavvufun nazarî temellerini sahv ve tevhid esasıyla kurarken, Rüveym daima bu temellerin amelî ve fıkhî istikametini teyit eden bir kutup vazifesi görmüştür. Cüneyd bir gün dostlarına Rüveym'i işaret ederek şu tarihi kelamı söylemiştir: 'Biz tasavvuf ile iştigal ederken dünyaya ve zâhirî meşgalelere sırtımızı döndük; fakat Rüveym, dünyevî riyaset ve fıkhî vazifelerin ortasındayken dahi kalbini Allah ile bir kıldı ve zâhirle bâtını nefsinde cem etti.'
Rüveym'e 'Tasavvuf nedir?' diye sorulduğunda verdiği tarif, tasavvuf literatürünün en kapsamlı ve veciz tanımlarından biri olarak kayıtlara geçmiştir: 'Tasavvuf, nefsi Allah Teâlâ'nın muradı üzerine terk etmek, her türlü nefis payından vazgeçmek ve şeriatın emirlerine kayıtsız şartsız ram olmaktır.' Rüveym bu tarifiyle dervişliği şeklî kıyafetlerden, asâ ve hırkadan arındırmış; onu doğrudan kalbin Rabbi ile kurduğu zâtî ve ahlâkî irtibat seviyesine yükseltmiştir. Cüneyd bu tarifi işittiğinde 'Rüveym sözün özünü söylemiş, davanın hakikatini mühürlemiştir' demiştir.
FASIL IV: Rüveym'in Tevekkül Doktrini: Sebeplere Riayet ve Kalbî Tecerrüd
Tevekkül bahsi, erken dönem sufilerinin en çok tartıştığı ve bazen aşırı ifrat ve tefritlerin yaşandığı nazik bir meseledir. Kimi arifler tevekkülü sebepleri bütünüyle terk etmek, rızık aramamak ve bir köşeye çekilip beklemek olarak yorumlarken; Rüveym b. Ahmed, Ehl-i Sünnet omurgasını tahkim eden muazzam bir tevekkül nazariyesi ortaya koymuştur. Rüveym'e göre tevekkül, organların sebeplere sarılması, kalbin ise yalnızca Müsebbibü'l-Esbâb olan Allah'a bağlanmasıdır.
Rüveym şöyle der: 'Tevekkül, vuku bulan hadiseler karşısında kalbin sükûnetini muhafaza etmesi, eldeki sebeplere değil, Allah'ın vaadine güvenmesidir.' Bir kimse tarlasını ekmeden mahsul beklerse bu tevekkül değil, ahmaklıktır. Hakiki tevekkül sahibi, tohumu toprağa eker, suyunu verir, her türlü zirai ve fıkhî tedbiri alır; fakat tohumun yeşermesini topraktan veya sudan değil, doğrudan Bari ve Musavvir olan Cenâb-ı Hakk'ın lütfundan bilir. Rüveym'in bu dengeli fıkhı, tasavvufun tembellik ve atalet ithamlarından ebediyen kurtulmasını temin etmiştir.
FASIL V: İhlasın Hakikati ve Ameli Görmekten Sakınma (Rüyet-i Amel Teftişi)
Rüveym b. Ahmed'in nefs terbiyesindeki en hassas terazisi 'ihlas' kavramıdır. Ona göre ihlas, yalnızca ameli Allah rızası için yapmak değil; ameli yaparken ve yaptıktan sonra o ameli kendi nefsine nispet etmekten bütünüyle tecerrüd etmektir. Tasavvuf fıkhında bu tehlikeye 'rüyet-i amel' (yaptığı ibadeti görmek ve onunla övünmek) adı verilir. Rüveym, rüyet-i ameli gizli bir şirk ve manevî bir felaket olarak değerlendirir.
Rüveym'in bu husustaki şaheser kelamı şudur: 'İhlas odur ki, kul yaptığı amel sebebiyle ne bu dünyada ne de ahirette bir karşılık beklemez; hatta amel ettiğini dahi unutup onu yalnızca Allah'ın bir lütfu ve muvaffakiyeti olarak görür.' Eğer bir insan kıldığı gece namazıyla başkalarına karşı içten içe bir üstünlük kuruyorsa, onun kıldığı namaz bir taat değil, nefsani bir hicaptır. Rüveym müridlerine her hayırlı amelin ardından şükür ve istiğfarı emrederdi; şükür o ameli nasip eden Allah'a, istiğfar ise o amele karışmış olabilecek nefsani kirler içindir.
FASIL VI: 'Tasavvuf Nefsin Allah'a Terkidir': İrade-i Külliyye ve Rızâ Makamı
Rüveym'in irfan felsefesinde 'terk' kavramı, dünyayı terk etmenin ötesinde, ferdî iradenin ilahi irade karşısında fenâ bulması demektir. Rüveym şöyle buyurur: 'Kul, kendi muradını Hakk'ın muradı içinde erittiği zaman hakiki hürriyete kavuşur.' İnsan nefsi daima kendi menfaatini, kendi rahatını ve kendi planlarını önceleme temayülündedir. Hakikat eri ise başına gelen her kazâ ve kader tecellîsinde ilahî hikmetin mükemmelliğini müşahede eden kişidir.
Bu makam, tasavvuf menzillerinin zirvesi olan 'Rızâ' makamıdır. Rızâ, acı verici hadiseler karşısında dişini sıkıp tahammül etmek olan sabrın fevkindedir. Rızâ sahibi arif, acıyı hisseder fakat o acıyı gönderen Zât'ın sevgisi sebebiyle kalbinde zerrece bir itiraz veya şekva barındırmaz. Rüveym, rızânın kulun kendi gayretiyle değil, Hakk'ın kalbe bahşettiği bir sekinet ve nûr ile gerçekleştiğini ifade eder. Kul nefsini Hakk'a teslim ettikçe, kainatın idaresindeki ilahi ahengi temaşa etmeye başlar.
FASIL VII: Rüveym'in Kadılık Vazifesi ve Melâmet Yönü: Şöhretten Kaçışın Bedeli
Rüveym b. Ahmed'in hayatındaki en dramatik ve tasavvuf tarihi açısından en çok tahlil edilen hadise, ömrünün son döneminde Bağdat kadılığını kabul etmesidir. Devrin Abbâsî halifesi ve veziri, adaletin temini için Rüveym'in üstün fıkıh vukûfiyetine müracaat etmiş ve onu kadılık makamına tayin etmiştir. Bu tayin, zâhir ehli dervişler arasında hayret ve dedikoduya yol açmış; 'Bir sûfi nasıl olur da devlet kapısında mansıp kabul eder?' itirazları yükselmiştir.
Oysa Cüneyd-i Bağdâdî ve Ebü'l-Hüseyin en-Nûrî gibi büyük arifler, Rüveym'in bu hareketindeki derin melâmet ve fedakarlık sırrını anlamışlardır. Rüveym, bu vazifeyi dünyalık makam veya servet için değil, hakkı tutup kaldırmak, mazluma kol kanat germek ve en önemlisi halkın kendisini 'büyük velî' diyerek kutsamasını engellemek için kabul etmiştir. O, şöhret afetinden kaçmak için halkın nazarındaki sahte azizlik payesini yerle bir etmiş; adalet divanında tek bir kuruş haksız kazanca tevessül etmeksizin adaleti tesis etmiş ve melâmetin en çetin imtihanını başarıyla vermiştir.
FASIL VIII: İbadetlerin Bâtınî Hikmetleri ve Marifetullah Menzilleri
Rüveym b. Ahmed, fıkhî ibadetlerin zahirî şartlarını (abdest, kıraat, rüku, secde) şerh ederken bunların her birinin kalp ve ruh alemindeki manevî karşılıklarını da izah etmiştir. Ona göre abdest, yalnız azaların su ile yıkanması değil; kalbin mâsivâdan (Allah'tan gayrı her şeyden) tecerrüd etmesidir. Namazdaki tekbir, kainatın tamamını arkaya atıp yalnız Vacibü'l-Vücûd olan Allah'ın azametine şahitlik etmektir. Kıyam marifetullah, rüku haşyetullah, secde ise kurbiyet-i zâtiyyedir.
Rüveym şöyle derdi: 'Secdede alnını yere koyan kul, aslı olan toprağa döner; toprağa dönen nefs gururunu kaybeder ve o anda Hakk'a en yakın hale gelir.' Marifetullah menzilleri, ibadetlerin bu bâtınî şuuruyla katedilir. Şekilden ibaret kalan ibadet insanı gafletten kurtaramaz; ancak fıkıh ile irfanın birleştiği bir taat, kulun kalbinde marifet pınarlarının fışkırmasına vesile olur. Rüveym'in meclisleri, ibadetlerini canlandırmak isteyen yüzlerce âlim ve arifin sığınağı olmuştur.
FASIL IX: Erken Dönem Tasavvuf Kaynaklarında Rüveym'in Kelamları ve Hikmetleri
Ebû Abdurrahman es-Sülemî'nin 'Tabakātü's-Sûfiyye'si, Ebû Nuaym el-İsfahânî'nin 'Hilyetü'l-Evliyâ'sı, Abdülkerîm el-Kuşeyrî'nin 'er-Risâle'si ve Ferîdüddîn Attâr'ın 'Tezkiretü'l-Evliyâ'sı gibi temel irfan klasikleri, Rüveym b. Ahmed'in inci misali kelamlarıyla doludur. Bu kaynaklarda Rüveym, tasavvuf terminolojisinin en dakik tariflerini yapan muhakkik bir pîr olarak anılır.
Kaynaklarda zikredilen hikmetli sözlerinden bazıları şunlardır: 'Fakirlik, nefsin bütün isteklerine karşı tok olmasıdır.' 'Dostluk, kardeşinin kusurunu gördüğünde ona hürmetini eksiltmemek, bilakis onun kusurunu kendi ayıbın bilip örtmektir.' 'Sabır, şekvayı terk etmektir; rızâ ise kahr ile lütfu bir bilmektir.' 'Kalbin gıdası zikir, helaki ise gaflettir.' Bu hikmetler, Bağdat irfanının kuru lafebeliğinden uzak, doğrudan hayata ve ahlâka taalluk eden nebevî özünü açıkça ortaya koymaktadır.
FASIL X: Rüveym b. Ahmed'in İslam Düşüncesine ve Sonraki Nesillere Mirası
Ebû Muhammed Rüveym b. Ahmed, hicrî 303 (m. 915) senesinde Bağdat'ta dar-ı bekaya irtihal ettiğinde, arkasında fıkıh ile tasavvufun birbirinden ayrılamaz iki ikiz kardeş olduğunu ispatlayan muazzam bir irfânî miras bırakmıştır. Onun mektebi, sonradan gelen Kuşeyrî, Herevî, Gazzâlî ve Abdülkâdir Geylânî gibi dev âlim-sûfiler için en sağlam metodolojik zemin olmuştur. İmam Gazzâlî'nin 'İhyâ'sında inşa ettiği 'fıkıh-ahlâk-tasavvuf' vahdeti, köklerini doğrudan Rüveym'in açtığı bu nebevî çığırdan almaktadır.
Bugün de İslam dünyasının en çok ihtiyaç duyduğu şey, şeriatın zâhirî emirlerini tahrif etmeyen, fakat şekilciliğe de teslim olmayarak kalbin bâtınî derinliğini ve ihlasını koruyan bu Rüveymî idraktir. Rüveym b. Ahmed, ilmiyle amel eden, ameliyle ihlası arayan ve ihlasıyla Hakk'ın rızasına ram olan kamil mürşidlerin sembolü olarak kıyamete kadar irfan semasının parlayan bir kutup yıldızı olmaya devam edecektir.