Muhyiddîn İbnü'l-Arabî: Mevâki'u'n-Nücûm, Felekler ve İnsân-ı Kâmil Merâtibi Külliyâtı
Şeyhü'l-Ekber'in El-Meriyye'de Kaleme Aldığı Kozmik İrfan Şaheseri; Yıldızların Konakları, İnsan Uzuvlarının Şeriat, Tarikat ve Hakikat Mertebelerinde Arınması ve Üstatsız Seyrüsülûk Üzerine 10 Fasıllık Büyük Monografi.
FASIL I: Mevâki'u'n-Nücûm'un Telif Arka Planı: El-Meriyye'de Doğan Kozmik İlham
Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (560-638 / 1165-1240), Endülüs'ün El-Meriyye (Almería) şehrinde 595 (1199) yılında, ramazan ayında ilâhî bir keşif ve ruhanî işaret neticesinde kaleme aldığı 'Mevâki'u'n-Nücûm ve Matâli'u Ehilleti'l-Esrâr ve'l-Ulûm' (Yıldızların Düştüğü Yerler ve Sırlar ile İlimler Hilallerinin Doğuş Menfezleri) adlı başyapıtıyla tasavvufi kozmoloji ve seyrüsülûk literatürüne eşsiz bir abide armağan etmiştir. İbnü'l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye'de bu eseri bizzat överek şöyle der: 'Bu kitap, mürid için bir şeyhe olan ihtiyacı ortadan kaldıracak kuvvette telif edilmiştir.'
Eserin ismi, Vâkıa Sûresi'nin 75-76. âyetlerindeki 'Fe-lâ uksimu bi-mevâki'ı'n-nücûm. Ve innehu le-kasemun lev ta'lemûne azîm' (Yıldızların mevkilerine andolsun; şüphesiz bu, bilirseniz çok büyük bir yemindir) hitabından mülhemdir. İbnü'l-Arabî, gökyüzündeki burçlar, felekler ve yıldızların mevkilerini (mevâkı'), insanın batınındaki kalbî, rûhî ve bedensî mertebelerle örtüştürerek mikro-kozmos (küçük âlem olan insan) ile makro-kozmos (büyük âlem olan evren) arasındaki ontolojik aynılığı ispat eder.
FASIL II: Eserin Gayesi: Mürşid Bulamayan Sâlike Kendi Kendini İrşad Eden Ruhanî Atlas
Mevâki'u'n-Nücûm'un en devrimci vasfı, kâmil bir mürşide ulaşma imkânı bulamayan, yalnız kalmış veya coğrafi tecrit içindeki bir hakikat talibine kendi nefsini nasıl terbiye edeceğini ve vuslata nasıl ereceğini adım adım öğreten 'kendi kendine yeten bir irşad mektebi' olmasıdır. İbnü'l-Arabî, eseri müridi Ebû Muhammed Abdullah b. el-Murabbi'nin talebi üzerine yazdığını belirtir.
Şeyhü'l-Ekber, insanın dışarıdaki hiçbir varlığa mutlak bağımlı olmadığını, zira Allah Teâlâ'nın kâinatta yarattığı bütün ilimleri, esmâları ve melekût kanunlarını insanın fıtratına zaten 'derc ettiğini' beyan eder. Sâlik, bu eserdeki merhaleleri takip ettiğinde, kendi bedeni bir tekkeye, uzuvları birer dervişe, kalbi ise bir mürşide dönüşür. İbnü'l-Arabî bu metodla, 'insanın kendi içindeki Arş'a doğru urûc etmesini' temin eder.
FASIL III: Üç Büyük Mertebe Feleği: İslâm (Şeriat), İman (Tarikat) ve İhsan (Hakikat)
İbnü'l-Arabî, Mevâki'u'n-Nücûm'u Cibrîl Hadisi'nin üç temel esası üzerine inşa eder ve her bir esası göksel bir felek olarak tasvir eder: 1. Şeriat Feleği (İslâm Mertebesi): Zâhirî amellerin, ibadetlerin, haram ve helallerin feleğidir. Buradaki her hüküm, bir yıldızın gökyüzündeki sabit menziline benzer. Şeriat temeli olmadan hiçbir ruhanî bina yükselemez. 2. Tarikat Feleği (İman Mertebesi): Kalbî niyetlerin, ahlâkî arınmanın, riyâzet ve mücâhedenin feleğidir. Zâhirî ibadetlerin batınî nûra dönüştüğü ara berzah alanıdır. 3. Hakikat Feleği (İhsan Mertebesi): 'Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmek' sırrıdır. Vahdet-i vücûd şuhûdu, tecellî-i Zât ve insanın Hak ile Hak olması makamıdır.
Eser boyunca ele alınan her bir insan uzvu, bu üç feleğin içinden sırasıyla geçirilerek nurlanır.
FASIL IV: İnsan Uzuvlarının Kozmik Karşılıkları: Sekiz Aza ve Sekiz Felek Mizanı
Mevâki'u'n-Nücûm'un anatomik omurgasını sekiz ana uzuv oluşturur: Kalp, Dil, İşitme (Kulak), Görme (Göz), El, Mide (Karın), Ferc (İffet) ve Ayaklar. İbnü'l-Arabî, bu sekiz uzvu kâinattaki feleklerin, cennet kapılarının ve gök cisimlerinin yeryüzündeki izdüşümü olarak kabul eder.
Her bir aza üç ayrı safhada teftiş edilir: - Birinci Safha: Şeriatın o uzva yüklediği mükellefiyet (Farzlar ve haramlardan kaçınma). - İkinci Safha: Tarikatın o uzva kazandırdığı ahlâk (Edepler, havf, recâ, zühd). - Üçüncü Safha: Hakikatte o uzvun ulaştığı keşfî makam (İlâhî sıfatların o uzuvda zuhur etmesi). Böylece insan bedeni, kör bir et ve kemik yığını olmaktan çıkıp, ilâhî tecellîleri yansıtan kozmik bir mîzân ve usturlap haline gelir.
FASIL V: Gözün Üç Mertebesi: İbret Nazarı, Fikrî Nazar ve Müşâhede-i Cemâl
İbnü'l-Arabî, görme duyusunu (basar ve basiret) tahlil ederken üç dereceli bir arınma formülü sunar: 1. Şeriat Mertebesinde Göz: Harama bakmaktan korunmak, mahremiyet sınırlarını muhafaza etmek ve gözü gaflet uykusundan uyandırmaktır. 2. Tarikat Mertebesinde Göz (İbret Nazarı): Kâinattaki her varlığa, çiçeğe, gökyüzüne ve insana ibretle bakarak onların arkasındaki Sanatkâr'ın kudret ve hikmetini tefekkür etmektir. Göz bu mertebede fiziksel ışıktan kurtulup 'fikir nûruyla' görmeye başlar. 3. Hakikat Mertebesinde Göz (Müşâhede): Basiret gözünün açılmasıdır. Sâlik artık nereye bakarsa baksın 'Fe-eynemâ tüvellû fe-semme vechullâh' (Nereye dönerseniz dönün Allah'ın vechi oradadır) sırrıyla ancak Hakk'ın tecellîlerini görür. Eşya aradan çekilir; bakan da, bakılan da, bakışın kendisi de vahdet denizinde birleşir.
FASIL VI: Dilin Üç Mertebesi: Sıdk, Zikir ve Kelâm-ı İlâhî'nin Mazharı Olmak
Dil azası, İbnü'l-Arabî'ye göre varlık mertebelerindeki 'Kün' (Ol) emrinin ve ilâhî kelâmın insandaki temsilcisidir: 1. Şeriat Dilinde: Yalan, gıybet, koğuculuk ve malayani terk edilir; dil farz olan kıraat, dua ve emr-i bi'l-maruf ile kayıt altına alınır. 2. Tarikat Dilinde: Zikrullah daimi kılınır. Dil, lafızdan mânâya yükselir; öyle ki dil sussa bile kalbin nabzı 'Allah' diye atmaya devam eder. 3. Hakikat Dilinde: Sâlik kendi iradesiyle konuşmaktan fâni olur; dili Hakk'ın bir aleti haline gelir. Hadîs-i Kudsî'de buyurulduğu üzere: 'Kulum nafilelerle bana yaklaşır... Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve konuşan dili olurum.' Artık o dilden dökülen sözler hikmet, şifa ve gayb pınarlarıdır.
FASIL VII: Kalbin Feleği ve Burçları: Arş, Kürsî ve İlâhî Tecellîler Aynası
Mevâki'u'n-Nücûm'da kalp, bütün uzuvların sultanı ve insan kâinatının Arş'ıdır. Şeyhü'l-Ekber, meşhur kudsî hadisi hatırlatır: 'Yere ve göğe sığmadım, ancak mümin kulumun kalbine sığdım.' Kalp, göklerdeki en yüce feleğe (Felek-i Aksâ) tekabül eder.
İbnü'l-Arabî kalbin burçlarını ve menzillerini şöyle açıklar: Kalp sabit bir organ değildir; adı üstünde 'tegallüb' (sürekli halden hale dönen) eden bir cevherdir. Her an yeni bir ilâhî şe'n ve tecellî ile boyanır. Kalbin genişliği arş ve kürsîden daha geniştir; zira arş bir mahlûktur, kalp ise Hâlık'ın sonsuz esmâ tecellîlerine ayna olabilecek yegâne kapasiteye sahiptir. Kalbini arındıran sâlik, bütün kâinatın sırrını kendi göğsünde keşfeder.
FASIL VIII: Gece ve Gündüzün İrfanî Sırrı: Güneş, Ay ve Yıldızların Bâtınî Mânâsı
Eserin en büyüleyici kısımlarından biri, gök cisimlerinin sembolik ve ontolojik tevilidir. İbnü'l-Arabî'ye göre: - Güneş: Akl-ı Evvel'i, Nûr-ı Muhammedî'yi ve Zâtî tecellînin parlaklığını remzeder. - Ay: Nefs-i Küllî'yi ve Peygamber'den nûr alarak ümmeti aydınlatan kâmil mürşidi ve velâyet kandilini temsil eder. - Yıldızlar: Âriflerin kalplerindeki ilâhî ilimleri, hikmet kıvılcımlarını ve şer'î hükümleri ifade eder. - Gece: Gayb âlemini, celâl tecellîsini ve fenâ karanlığını gösterirken; - Gündüz: Şehâdet âlemini, cemâl tecellîsini ve bekâ aydınlığını temsil eder. Gökyüzündeki bu nizamı okuyan sâlik, kâinatın devasa bir Kur'ân, Kur'ân'ın ise seslendirilmiş bir kâinat olduğunu idrak eder.
FASIL IX: Hurûf, A'dâd ve Esmâ Rezonansı: Mevâki'u'n-Nücûm'daki Havas Şifreleri
İbnü'l-Arabî, Mevâki'u'n-Nücûm'da harflerin (İlm-i Hurûf) ve sayıların (İlm-i A'dâd) ontolojik mahiyetini derinlemesine işler. Ona göre 28 Arap harfi, Ay'ın 28 menziline ve insanın 28 manevi makamına karşılıktır. Her harf melekût âleminde bir sedâ, şehâdet âleminde bir varlık tohumudur.
Şeyhü'l-Ekber, eserde uzuvların arınmasında okunacak esmâların sayısal dengelerini, zikir vakitlerini ve göksel saatlerle olan rezonansını sergiler. Ancak o, havas ilmini hiçbir zaman dünyevî çıkarlar veya sihirbazlık için kullanmaz; bilakis harfleri ve sayıları, kulun nefsanî perdelerini yırtıp Hakk'a urûc etmesini sağlayan ilâhî merdivenin basamakları olarak vazeder.
FASIL X: Ekberî İrfanda Mevâki'u'n-Nücûm'un Yeri: Fütûhât-ı Mekkiyye'nin Çekirdeği
Mevâki'u'n-Nücûm, İbnü'l-Arabî'nin fikrî ve tasavvufi tekâmülünde tam bir dönüm noktasıdır. Bu eser, daha sonra Mekke'de kaleme alacağı 37 ciltlik devasa 'Fütûhât-ı Mekkiyye'nin ve 'Fusûsü'l-Hikem'in bütün ana temalarını, kozmolojik şemalarını ve insan-ı kâmil teorisini çekirdek halinde bağrında saklar.
Eser, İslâm düşünce tarihinde hem zâhir ulemasının şer'î ölçülerine tam riayet eden hem de bâtın ehlinin en yüksek metafizik keşiflerini bir araya getiren nâdir şaheserlerdendir. Mevâki'u'n-Nücûm'u okuyan ve tatbik eden bir sâlik, uzuvlarını günahlardan temizleyip nûrlandırdıkça, kendi içindeki yıldızların doğuşunu seyreder ve adım adım İnsân-ı Kâmil mertebesine yükselir.