Muhammed b. Abdilcebbâr en-Niffarî: el-Mevâkıf ve'l-Mühâtabât, Vakfe Sırrı ve İlahî Hitaplar Külliyâtı
Harf ve Kelâm Ötesi Tecellîlerin Piri; İlim ile Marifet Arasındaki Uçurum, Sükût Makamı ve Vahdet Vakfesi Üzerine 10 Fasıllık Büyük Monografi.
FASIL I: Gizemli Bir Arifin Portresi: Niffarî'nin Tarihsel Şahsiyeti ve Metinlerinin Keşfi
İslâm tasavvuf ve irfan tarihinin belki de en gizemli, en sarsıcı ve en radikal isimlerinden biri olan Muhammed b. Abdilcebbâr b. el-Hasan en-Niffarî (ö. 354/965 civarı), Irak'ın kadim Niffer şehrinde yaşamış, şöhretten ve kayıtlardan tamamen kaçmış münzevi bir ariftir. Kendisi kitap yazmamış, derin vecd ve müşâhede anlarında kalbine nüzul eden ilahî hitapları ve vecdî hükümleri parşömen parçalarına kaydetmiş; bu notlar vefatından sonra torunu veya talebeleri tarafından toplanarak "Kitâbü'l-Mevâkıf" ve "Kitâbü'l-Mühâtabât" adıyla derlenmiştir.
Niffarî'nin dili, klâsik tasavvufun ıstılah kalıplarını kıran, doğrudan ilahî Zât ile kul arasındaki çıplak ve perdesiz diyaloğu yansıtan benzersiz bir üslûptur. İbnü'l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye'sinde Niffarî'den 'Vakfe ehlinin en büyüğü' olarak sitayişle bahseder. Niffarî'nin keşfi, akıl ile kavranabilecek bir felsefe değil, ancak akıldan, nefisten ve hatta ilimden soyunarak kalbin mutlak sükûtta Hakk ile durmasıdır.
FASIL II: 'Vakfe' Kavramının Mahiyeti: İlim, Marifet ve Şuhûdun Ötesindeki Durak
Niffarî metafiziğinin merkezî kavramı 'Vakfe'dir (Durma/Durduruluş). Niffarî'ye göre insan idraki üç temel basamaktan geçer: İlim ehli (ashâbü'l-ilm), Marifet ehli (ashâbü'l-marife) ve Vakfe ehli (ashâbü'l-vakfe). İlim, mahlûkâtın ve eşyanın zahirini bağlar; insanı zihinsel kayıtlara hapseder. Marifet, eşyanın bâtınına nüfuz eder ve ilahî tecellîleri seyreder; lakin marifet de bir 'bilme' eylemi olduğundan hâlâ bir ikilik (bilen ve bilinen) barındırır.
'Vakfe' ise hem ilmin hem de marifetin ötesindedir. Vakfe, kulun bütün idrak melekelerinin durması, Hakk'ın huzurunda mutlak bir acz, hiçlik ve sükût ile durdurulmasıdır. Niffarî meşhur aforizmasında şöyle der: 'Vakfe ilmin aslıdır, marifetin gayesidir ve her şeyin nihayetidir.' Vâkıf (vakfe ehli), ne ilme ne de marifete esir olur; o doğrudan varlığın kaynağında, İlahî Zât'ın huzurunda durur ve her şeyi oradan seyreder.
FASIL III: 'Evkıfnî Fî...' (Beni Şurada Durdurdu): İlahî Hitabın Doğrudanlığı ve Fenâ
Kitâbü'l-Mevâkıf'ın her bir faslı istisnasız şu sarsıcı cümleyle başlar: 'Evkıfnî fî...' (Beni falan makamda durdurdu ve bana dedi ki...). Bu ifade tarzı, Niffarî'nin kendi iradesini tamamen yitirdiğini, kelâmın ve hitabın doğrudan Cenâb-ı Hakk'tan sâdır olduğunu bildirir. Burada konuşan nefis değil, ilahî huzurda fâni olmuş bir kalbin yankısıdır.
Örneğin 'Beni Ceberût'ta durdurdu', 'Beni İlim ile Marifet arasında durdurdu', 'Beni Denizde durdurdu' gibi ifadeler, kozmik ve manevi mertebelerin her birinde Niffarî'ye açılan varlık sırlarını özetler. Her durakta Hakk, kula eşyanın hakikatini gösterir ve arkasındaki putları kırar. Vakfe, kulun kendi benliğinden soyunup Hakk'ın murakabesine mutlak teslim oluşudur.
FASIL IV: İlim ile Marifet Karşıtlığı: İlim Hicab Olduğunda Marifetin Doğuşu
Niffarî'nin düşüncesinde en çok dikkat çeken husus, ilim aleyhtarı gibi görünen ancak hakikatte ilmin putlaştırılmasına karşı çıkan derin eleştiridir. Niffarî, 'İlim seni amelden alıkoyarsa hicaptır; amel seni marifetten alıkoyarsa hicaptır; marifet seni Vakfe'den alıkoyarsa hicaptır' buyurur. Kul, bildiğiyle gururlanıp ilmine güvendiği anda, ilim onunla Hakk arasında en kalın zulmanî veya nûrânî bir perdeye dönüşür.
Hakiki marifet, kulun ilminin tükendiği yerde başlar. Niffarî'ye göre kâinatın sırrı harflerde ve kitaplarda değil, harflerin arkasındaki Vâhid olan Zât'tadır. Âlim bilginin taşıyıcısıdır; arif bilginin mahiyetini tadandır; vâkıf ise bilginin sahibinin huzurunda eriyip yok olandır. Bu sebeple Niffarî, sâlike ilmini Hakk yolunda kurban etmesini, 'Ben bilirim' davasından tamamen geçmesini tavsiye eder.
FASIL V: Harf, Kelâm ve Sükût Diyalektiği: 'Genişleyen Anlam Daralan İfade'
Niffarî'nin dile ve kelâma yaklaşımı modern felsefenin dahi hayranlıkla incelediği bir derinliğe sahiptir. Onun en meşhur hikmeti şudur: 'Küllemet teseati'l-fikratü dâkatil-ibâratü' (Fikir/vizyon genişledikçe ifade daralır). İlahî hakikatler öyle sonsuz, öyle kuşatıcı bir nûrdur ki, beşerî harfler ve kelimeler o manayı taşımaktan âcizdir. Mananın azameti karşısında dil kilitlenir, kelimeler parçalanır ve geriye sâdece 'Sükût' kalır.
Niffarî'ye göre harfler birer maskedir; hakikat ise harflerin sükût ettiği sessizlik ummanındadır. Hakiki dua, dille yapılan değil, kalbin ve ruhun bütün varlığıyla Hakk'a susamış bir sessizlik içinde durmasıdır. Harflere takılan kimse kıyıda oyalanır; denize dalan kimse ise konuşmayı unutur. Bu fasıl, tasavvuftaki sükût orucunun ve zikr-i bî-hurûfun (harfsiz zikrin) ontolojik zeminini kurar.
FASIL VI: Kalbî Müşâhede ve Gaybın Perdesizliği: Şirkin En İnce Katmanlarının İfşası
Niffarî, tevhîd konusunda son derece tavizsiz ve keskindir. Ona göre şirk, sâdece taşa veya puta tapmaktan ibaret değildir; kalbin Allah'tan başka herhangi bir şeye (amel, sevap arzusu, keramet, cennet iştiyakı veya cehennem korkusu) bağlanması dahi gizli bir şirktir (şirk-i hafî). Kul, ibadetine güvendiğinde ibadetini putlaştırmış olur.
Müşâhede makamında Niffarî kula şöyle seslendirir: 'Bana amelini değil, kalbinin kırıklığını getir. Eğer cenneti Bana tercih edersen cennet senin cehennemin olur.' Kul, her şeyiyle Hakk'a yönelmeli, vasıtalardan ve sebeplerden tecerrüd etmelidir. Gaybın perdesizliği, kulun kalbinde Hakk'tan başka hiçbir gayenin kalmaması, gözünün de gönlünün de yalnızca Cemâl-i İlâhî'ye kilitlenmesiyle tecelli eder.
FASIL VII: Mevkıfü'l-İzzeti ve Mevkıfü'l-Kibriyâ: Celâl Tecellîlerinde Yok Oluş
Kitâbü'l-Mevâkıf'ın en ürpertici ve azametli bölümleri, 'Mevkıfü'l-İzze' (İzzet Durağı) ve 'Mevkıfü'l-Kibriyâ' (Büyüklük Durağı) fasıllarıdır. İzzet durağında Hakk, kula kendi mutlak zenginliğini ve mahlûkâtın mutlak fakrını gösterir. Bu makamda bütün mevcudat, bir serap gibi buharlaşır; ne yer kalır ne gök, ne arş kalır ne ferş.
Kibriyâ makamında ise kulun aklı ve vehmi tamamen iflas eder. 'Bana baktın ve yok oldun; Ben sana baktım ve sen bittin' hitabıyla kul, fenâ-i mutlakı tadar. Niffarî'nin bu dehşetli tasvirleri, arifin nefis cübbesini üzerinden paramparça edip çıkaran ilahî birer yıldırımı andırır. Bu makamlardan geçen sâlik, bir daha asla kibre, gurura ve enâniyete geri dönemez; zira o sonsuz Kibriyâ denizinde zerre olduğunu bizzat yaşamıştır.
FASIL VIII: İbnü'l-Arabî ve Şüsterî Üzerindeki Niffarî Etkisi: Vahdet-i Vücûd'un Proto-Dili
Niffarî, yaşadığı 4. asırda marjinal ve gizli kalmış gibi görünse de, vefatından iki asır sonra Şeyhü'l-Ekber İbnü'l-Arabî tarafından keşfedilmiş ve İslâm irfanının merkezine oturtulmuştur. İbnü'l-Arabî, Fütûhât'ın pek çok yerinde 'Kâle'n-Niffarî' diyerek onun aforizmalarını şerh eder. Niffarî'nin 'Vakfe'si, İbnü'l-Arabî'nin 'Vahdet-i Vücûd' nazariyesinin şiirsel ve vecdî öncüsüdür.
Endülüslü sûfî şair eş-Şüsterî ve Mısırlı İbnü'l-Fârız da Niffarî'nin dilinden ve sembolizminden derinlemesine beslenmişlerdir. Niffarî, kelâmî tartışmaların boğucu mantığı yerine doğrudan ilahî tecrübenin ve müşâhedenin dilini kurarak, kendisinden sonraki bütün irfanî edebiyata ve tasavvuf metafiziğine eşsiz bir ifade alanı armağan etmiştir.
FASIL IX: Rü'yetullah ve Zamansızlık: Ezel ve Ebedin Tek Noktada Toplanması
Niffarî'ye göre zaman ve mekân, kesret âleminin yanılsamalarıdır. Vakfe durağına eren arif için dün, bugün ve yarın ayrımı kalkar; ezel ve ebed 'Ân-ı Dâim'de (ebedi şimdide) birleşir. Kul bu makamda 'Rü'yetullah' sırrına mazhar olur. Niffarî, rü'yetin gözle değil, nûrun nûru görmesiyle mümkün olduğunu bildirir.
'Beni gören kimse artık dünyayı da ahireti de görmez; zira Benim nûrum her şeyi örter.' Bu rü'yet hali, kulun Hakk'ın gözüyle bakması (Kenz-i Mahfî hadisindeki 'Ben onun gören gözü olurum' sırrı) halidir. Zaman ortadan kalktığında ne bekleyiş kalır ne hüzün; kul ezeldeki 'Belâ' ahdine geri döner ve ebedi huzur dairesinde sükûnete kavuşur.
FASIL X: Günümüz İnsanı İçin Niffarî: Düşünce Fazlalığından Varlık Sükûtuna Geçiş
Niffarî'nin bin küsur yıl öncesinden yükselen sesi, modern çağın bilgi kirliliği, zihinsel gürültü ve dijital karmaşa içinde boğulan insanı için adeta bir can simididir. İnsanlık bugün hiç olmadığı kadar 'malumat' sahibi, fakat hiç olmadığı kadar 'marifet' ve 'huzur' fukarasıdır. Düşünce fazlalığı, sürekli konuşma ve tüketme arzusu kalbi tüketmektedir.
Niffarî bize durmayı, 'Vakfe'ye çekilmeyi, susmayı ve kendi içimizdeki gayb denizine dalmayı öğretir. 'Dur ki bilesin, sus ki işitesin, yok ol ki var olasın.' Niffarî'nin el-Mevâkıf ve'l-Mühâtabât'ı, zihnin putlarını yıkan ve insanı saf varlığın çıplak hakikatiyle baş başa bırakan ebedi bir ruhanî şok terapisidir.