FASIL I: Sadreddin Şîrâzî (Molla Sadrâ) ve İsfahan Rönesansı
İslam düşünce ve felsefe geleneğinin son büyük metafizik mimarı olan Sadreddîn Muhammed b. İbrâhîm-i Şîrâzî, bilinen adıyla Molla Sadrâ (v. 1050/1640); Şiraz'da doğmuş, Safavîler devri İsfahan ekolünün kurucu dehası olarak felsefe tarihinde çığır açmıştır. Mîr Dâmâd'dan aklî ve Meşşâî ilimleri, Şeyh Bahâî'den tefsir, hadis ve bâtınî irfanı tahsil eden Sadrâ; zahiri ilimlerin lafız kavgalarından kaçarak Kum şehri yakınlarındaki Kehek köyünde on beş yıl süren derin bir halvet, riyazet ve tefekkür inzivasına çekilmiştir.
Bu uzun çile ve zikir dönemi neticesinde, aklî burhan (mantıksal kanıtlama), keşf-i şuhûdî (tasavvufî kalp görüsü) ve Kur'anî vahiy nurlarını birbiriyle çatışmayan, bilakis birbirini kemale erdiren muazzam bir terkipte birleştirmiştir. Bu terkibin adını el-Hikmetü'l-Müteâliye (Yüce / Aşkın Hikmet) koymuştur. Sadrâ'ya göre akıl kanadı olmayan tasavvuf hurafe ve zannın bataklığına düşer; kalp keşfi ve vahiy nuru olmayan kuru felsefe ise hakikatin kabuğunda oyalanıp asla öze ulaşamaz.
Onun felsefesi; İbn Sînâ ve Fârâbî'nin temsil ettiği Meşşâî (rasyonalist) felsefe, Şeyh-i İşrâk Sühreverdî'nin İşrâkî (nûr metafiziği) ekolü, Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî'nin Vahdet-i Vücûd irfanı ve Ehl-i Beyt imamlarının kelâmî-irfânî mirasının tarihteki en muazzam ve yekpare sentezidir.
FASIL II: Asâletü'l-Vücûd ve Teşkîk: Varlığın Asilliği ve Mertebeleri
Molla Sadrâ metafiziğinin temel köşe taşı Asâletü'l-Vücûd (Varlığın Asaleti) ilkesidir. Sadrâ'dan önce Sühreverdî ve Mir Dâmâd gibi filozoflar 'Asâletü'l-Mâhiyet'i (Mâhiyetin Asaletini) savunuyor; varlığın zihinsel soyut bir kavram olduğunu, asıl gerçekliğin nesnelerin mahiyetleri (ağaçlık, insanlık, taşlık) olduğunu iddia ediyorlardı.
Molla Sadrâ, Kehek'teki keşf anında bu paradigmayı kökten yıkarak şu ezber bozan gerçeği ispat etmiştir: 'Dış dünyada hakikaten var olan tek asil cevher 'Vücûd'un (Varlığın) ta kendisidir. Mahiyetler ise zihnin bu sonsuz varlık denizine vurduğu hayali sınırlardan, gölgelerden ve yanılsamalardan ibarettir.' Işık nasıl asıl ve gerçek ise, nesnelerin gölgesi ancak ışığın engellenmesiyle varlık buluyorsa; mahlûkatın mahiyetleri de mutlak Vücûd'un farklı yoğunluklardaki tezahür sınırlarıdır.
Bu hakikati tamamlayan ikinci ilke Teşkîkü'l-Vücûd (Varlığın Derecelenmesi) ilkesidir. Varlık tektir; ancak lâmbanın cılız ışığından Güneş'in yakıcı aydınlığına kadar ışığın dereceleri gibi, Vücûd da en alt madde mertebesinden (cemâdât) Arş'a, Melekût'a, Ceberût'a ve Cenâb-ı Hakk'ın Vâcibü'l-Vücûd olan Zât-ı Zülcelâl'ine kadar şiddet ve zaaf (güç ve zayıflık) dereceleriyle sonsuz mertebelere ayrılır. Varlıkta kesret (çokluk) görünüştedir; hakikatte ise tek bir varlığın muhtelif mertebelerdeki tecellîsidir.
FASIL III: El-Harekâtü'l-Cevheriyye: Maddenin Kozmik Tekâmülü ve Kuantum Akışı
Klasik Aristo ve İbn Sînâ felsefesinde hareket yalnızca dört arazda (nicelik, nitelik, konum ve yer) kabul ediliyor; nesnelerin özü olan 'cevher'in sabit ve durağan kaldığı varsayılıyordu. Molla Sadrâ bu dogmayı el-Harekâtü'l-Cevheriyye (Cevherî Hareket) doktriniyle altüst etmiştir.
Sadrâ'ya göre kâinatta hiçbir varlığın cevheri tek bir an bile sabit ve donmuş değildir. Maddî kâinat, atom altı zerreciklerden galaksilere kadar her salise cevherinde kesintisiz bir akış, yenilenme ve tekâmül halindedir. Cenâb-ı Hakk'ın 'Küllü yevmin hüve fî şe'n' (O, her an yeni bir şe'ndedir / tecellîdedir - Rahmân 29) âyeti uyarınca, varlık her an yokluktan varlığa, potansiyelden fiile doğru akmaktadır.
"Sen dağları görürsün de onları hareketsiz ve donmuş sanırsın. Halbuki onlar bulutların süzülüp geçmesi gibi geçip gitmektedir. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır!" (Neml Sûresi, 88)
Molla Sadrâ bu âyeti cevherî hareketin açık delili sayar. 20. yüzyılda Albert Einstein'ın genel görelilik kuramıyla zamanı dördüncü boyut olarak maddeye dahil etmesi ve kuantum alan teorisinde parçacıkların sürekli enerji dalgalanması halinde olduğunun keşfedilmesi; Molla Sadrâ'nın 17. yüzyılda akıl ve keşifle kurduğu Cevherî Hareket teorisinin matematiksel tasdikidir. Madde kendi özünde basamak basamak terakki ederek bitkiye, hayvana, insana ve nihayet maddeden bağımsız soyut bir 'Nefs-i Nâtıka'ya (rûha) evrilir. Ruh, bedenden doğar fakat bedeni aşarak ebedi melekût semasına yükselir (Cismâniyyetü'l-hudûs, rûhâniyyetü'l-bekâ).
FASIL IV: El-Esfârü'l-Erba'a: Ruhun Dört Büyük Kozmik Seferi
Molla Sadrâ'nın başyapıtı olan dokuz ciltlik dev külliyatın tam adı el-Hikmetü'l-Müteâliye fi'l-Esfâri'l-Akliyyeti'l-Erba'a (Dört Akli Seferde Yüce Hikmet) kitabıdır. Bu eser, bir arifin ve hakikat talibinin maddeden başlayıp Hakk'a, oradan da insanlığı irşada uzanan dört aşamalı ruhani ve felsefi seyahatini haritalandırır:
- Birinci Sefer (Sefer-i Minel-Halk ilel-Hak): Halktan Hakk'a Sefer. İnsanın kesret (çokluk), dünya, şehvet ve benlik perdelerini birer birer yırtarak Hakk'ın mutlak varlığına hicret etmesidir. Madde ve tabiat bağları çözülür; sâlik her şeyin fani olduğunu ve yalnızca Hakk'ın Vâcibü'l-Vücûd olduğunu idrak eder. Bu mertebe tasavvufta Fenâ fillâh eşiğidir.
- İkinci Sefer (Sefer-i Fi'l-Hak bi'l-Hak): Hak ile Hak'ta Sefer. Hakk'a vasıl olan kâmil arifin, Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ından Esmâ-i Hüsnâ'sına ve kudsî Sıfatlar âlemine doğru yaptığı sonsuz keşif yolculuğudur. Burada arif, ilahi isimlerin kâinattaki tecellî kanunlarını, melekût nizamını ve ilahi ilmin sırlarını bizzat Hakk'ın nuruyla müşahede eder.
- Üçüncü Sefer (Sefer-i Minel-Hak ilel-Halk bi'l-Hak): Hak'tan Halk'a Hak ile Sefer. Arif ilahi tecellîlerde kaybolup dünyadan el etek çekmez; Hakk'ın rızası ve kudretiyle tekrar yaratılış âlemine (halka) nüzûl eder. Ancak bu dönüş önceki gibi gafilce değil; eşyayı Hakk'ın isimlerinin birer aynası olarak görerek yapılan nurlu bir dönüştür. Bu mertebe Bekâ billâh ve velâyetin kemâl derecesidir.
- Dördüncü Sefer (Sefer-i Fi'l-Halk bi'l-Hak): Halk İçinde Hak ile Sefer. Toplumun, insanların, siyasetin ve beşeriyetin arasına karışarak; onları zulümden adalete, cehaletten marifete, nefis esaretinden ilahi aşka ulaştırmak için yapılan irşad ve tebliğ seferidir. Bu makam peygamberlerin ve onların hakiki vârisi olan kâmil mürşidlerin (Kutbu'l-Aktâb) nübüvvet ve velâyet vazifesidir.
FASIL V: İttihâdü'l-Âkıl ve'l-Ma'kûl: Bilen ile Bilinenin Kozmik Birliği
Molla Sadrâ epistemolojisinin (bilgi teorisinin) en derin zirvelerinden biri İttihâdü'l-Âkıl ve'l-Ma'kûl (Bilen Özne ile Bilinen Nesnenin Birliği) doktrinidir. Klasik teoride insan bir nesneyi bildiğinde, nesne dışarıda kalır, zihne sadece bir kopyası düşer sanılırdı.
Sadrâ bunu kökten reddederek şöyle der: 'Gerçek ilim, bir şeyi uzaktan seyretmek değildir. İnsan bir hakikati tam olarak idrak ettiğinde, bilenin nefsi (âkıl) ile bilinen hakikat (ma'kûl) aynı varlık seviyesinde birleşir ve tek bir nur haline gelir.' Allah'ı bilen arif, O'nun nuruyla nurlanır; adaleti hakikaten bilen nefis, bizzat adaletin canlı tecellisi olur. Bilgi kuru bir enformasyon yükü değil, nefsin ontolojik olarak genişlemesi, dönüşmesi ve terakkisidir.
Ruh bedenin bir kiracısı veya kafesteki bir kuş değildir; beden ruhun bu dünyadaki en alt kristalize olmuş uzantısıdır. Ölüm anında beden çözülürken, kâmil ruh biriktirdiği bütün marifet ve aşk nuruyla Berzah ve Melekût âlemlerinde kendi cennetini kendi amelleriyle inşa eder.
FASIL VI: Modern İnsana Mesaj: Zihinsel Kaostan Dört Sefer İrfanına
21. yüzyıl insanının en büyük trajedisi; eşyaya, teknolojiye ve hıza boğulmuşken 'kendi varlığını' (Vücûd'unu) unutmuş olmasıdır. Mahiyetlerin, markaların, unvanların ve sanal kimliklerin peşinde koşan insan, kendi içindeki ilahi nefesi ve cevherî hareketini kaybetmiştir.
Molla Sadrâ'nın Hikmet-i Müteâliyesi; insanı tek boyutlu madde hapishanesinden kurtarıp, kâinatın kesintisiz bir aşk ve varlık şelalesi olduğunu hatırlatır. Zikir ve murakabe, insanın kendi içsel cevherî hareketini hızlandırıp nefsini arındırmasının ve 'Dört Ruhani Sefer'e adım atmasının yegâne manevi motorudur.