Molla Fenerî: Misbâhu'l-Üns, Nazarî Tasavvuf ve Varlık Metafiziği Külliyâtı
İlk Osmanlı Şeyhülislâmı ve İrfânî Düşüncenin Mimarı; Sadrüddîn Konevî'nin 'Miftâhu'l-Gayb' Şerhi Olan 'Misbâhu'l-Üns Beyne'l-Me'kûl ve'l-Meşhûd' Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma Monografisi.
Osmanlı İrfânının Kurucu Zirvesi: Molla Fenerî ve Misbâhu'l-Üns
Osmanlı Devleti'nin beylikten cihanşümul bir ilim ve irfan imparatorluğuna intikal ettiği teşekkül çağında, zâhirî fıkıh riyaseti ile bâtınî hakikat deryasını şahsında cemeden en mühim kutup, Şemseddîn Muhammed b. Hamza el-Fenerî'dir (751-834/1350-1431). İslâm düşünce tarihinde 'Molla Fenerî' unvanıyla mâruf olan bu büyük allâme, Osmanlı'nın ilk resmî Şeyhülislâmı olmakla kalmamış; aynı zamanda İbnü'l-Arabî ve Sadrüddîn Konevî mektebinin vahdet-i vücûd metafiziğini medrese muhitine taşıyarak akademik ve felsefî bir hüviyete büründüren kurucu akıl olmuştur. Molla Fenerî'nin metafizik ve irfân sahasındaki şaheseri, Sadrüddîn Konevî'nin 'Miftâhu'l-Gayb' adlı eserine yazdığı 'Misbâhu'l-Üns Beyne'l-Me'kûl ve'l-Meşhûd fî Şerhi Miftâhi Gaybi'l-Cem'i ve'l-Vücûd' (Akledilen ile Müşahede Edilen Arasında Ünsiyet Kandili) adlı muazzam şerhtir. Eserin adında geçen 'el-Me'kûl' (nazarî akıl ve felsefe) ile 'el-Meşhûd' (kalbî keşf ve irfânî şuhûd) kavramları, Fenerî'nin bütün felsefî gayesini özetler: Akıl ile vahyi, felsefe ile tasavvufu, mantık ile keşfi yekdiğerine hasım değil, hakikatin birbirini tamamlayan iki asli kanadı kılmak. Bu eser, asırlar boyunca Osmanlı ve İran medreselerinde en üst düzey 'İlm-i İlâhî' (Yüksek Metafizik) ders kitabı olarak okutulmuştur.
Tasavvufun Müstakil Bir İlim Olarak İnşası: Mevzû, Mebâdî ve Mesâil
Misbâhu'l-Üns'ün felsefî açıdan en devrimci ciheti, eserin mukaddimesinde tasavvufun epistemolojik ve metodolojik sınırlarını tam bir Aristotelesçi ve İbn Sînâcı ilimler hiyerarşisi içerisinde tanımlamasıdır. Molla Fenerî'ye göre her meşru ilmin bir 'mevzû'u (konusu), 'mebâdî'si (ilkeleri ve aksiyomları) ve 'mesâil'i (çözdüğü problemleri) bulunmak mecburiyetindedir. Fenerî, yüksek metafiziğin yani nazarî irfânın konusunu 'Lâ bi-şart-ı şey olan Vücûd-ı Mutlak' (hiçbir kayıt ve taayyünle kayıtlı olmayan mutlak varlık) olarak belirler. Felsefecilerin (Meşşâîler) varlığı sadece 'mevcûd olması bakımından mevcûd' olarak ele aldıklarını, dolayısıyla yaratılanlar ile Yaratan arasındaki irtibatı zihinsel soyutlamalara hapsettiklerini belirtir. Tasavvuf ise Vücûd-ı Mutlak'ı bizzat Zât-ı Bârî'nin taayyünleri, isim ve sıfat tecellîleri zaviyesinden inceler. Böylece Fenerî, tasavvufu bâtıl iddialardan ve lafzî mugalatalardan arındırarak İslâm ilimler piramidinin en tepesine yerleştirmiştir.
El-Me'kûl ve'l-Meşhûd Sentezi: Akıl ile Keşfin Epistemolojik Uzlaşısı
Fenerî epistemolojisinin omurgası, aklî burhan (nazar) ile kalbî müşahede (şuhûd) arasındaki irtibattır. Molla Fenerî, sadece akla dayanan kelâmcıların ve Meşşâî felsefecilerin 'tenzih' vadisinde kuru bir mantıkçılığa düştüklerini, sadece keşfe dayanan zâhidlerin ise kavramsal dilden mahrum kalarak ilhâd ve hulûl tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarını ifade eder. Misbâhu'l-Üns'te savunulan tez şudur: Akıl, hakikatin zâhirî kalıplarını ve menfî tenzihini idrak edebilir; lakin Vücûd'un künhüne nüfuz edemez. Keşf ise aklın tıkandığı yerde Hakk'ın nûruyla perdeleri aralar. Ancak keşf yoluyla elde edilen hakikatlerin doğrulanması ve başkalarına talim edilmesi için yine aklın ve mantığın kavramsal aletlerine ihtiyaç vardır. Bu sebeple Fenerî, Konevî'nin metnini şerh ederken Fârâbî, İbn Sînâ, Fahreddîn er-Râzî ve Nasîrüddîn-i Tûsî'nin mantıkî terminolojisini en ince ayrıntısına kadar kullanarak irfânı 'akledilebilir' kılmıştır.
Vahdet-i Vücûd Ontolojisi: Vücûd-ı Mutlak, Vücûd-ı Mukayyed ve Adem
Misbâhu'l-Üns'ün merkezî ontolojik problemi Vahdet-i Vücûd'dur. Fenerî, Ekberî mektebin 'Lâ mevcûde illallâh' prensibini panteizm (kamutanrıcılık) veya hulûl (incarnation) suçlamalarından kesin bir mantıkî tasnifle tenzih eder. Ona göre 'Vücûd' hakikatte birdir ve O da Vâcibü'l-Vücûd olan Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ıdır. Âlem ise müstakil bir vücûda mâlik değildir; bilakis Mutlak Varlık'ın tecellî aynalarındaki gölgelerinden (zilâl) ve taayyün mertebelerinden ibarettir. Âlem yokluk (adem) ile varlık (vücûd) arasında bir berzahtır. Fenerî burada İbn Sînâ'nın 'vâcib', 'mümkin' ve 'mümteni' taksimatını alarak Konevî'nin 'vücûdî tecellî' doktriniyle meczeder: Mümkinât, kendi zâtında ademdir; ancak Hakk'ın 'Vücûd' feyziyle zâhir olduğu için 'başkasıyla var' (mevcûd bi-gayrihî) hükmündedir. Bu incelik, Osmanlı medrese ulemâsının Vahdet-i Vücûd'u Ehl-i Sünnet akidesi dairesinde kabul etmesinin en sağlam felsefî dayanağı olmuştur.
Hadarât-ı Hams ve İlâhî Mertebeler Nizamı
Konevî ve Fenerî metafiziğinde varlığın nüzûl ve urûc seyri 'Hadarât-ı Hams' (Beş İlâhî Hazret/Mertebe) nazariyesiyle haritalandırılır. Misbâhu'l-Üns'te bu mertebeler kozmik ve ontolojik bir mimariyle tahlil edilir: 1. Hazret-i Gayb-ı Mutlak (Âlem-i Lâhût / Zât Mertebesi): Hiçbir taayyün ve vasfın olmadığı, idraklerin aciz kaldığı sırf vücûd. 2. Hazret-i Ceberût (Âlem-i Esmâ ve Sıfât / Vâhidiyyet): İsimlerin ve ilâhî mânâların zâhir olduğu ilk taayyün mertebesi. 3. Hazret-i Melekût (Âlem-i Ervâh ve Misâl): Ruhların, meleklerin ve maddeden mücerred lâtif sûretlerin taayyünü. 4. Hazret-i Şehâdet (Âlem-i Mülk ve Nâsût): Beş duyu ile algılanan kesif cisimler ve madde âlemi. 5. Hazret-i Câmia (İnsân-ı Kâmil Mertebesi): Bütün bu dört mertebenin hakikatlerini ve ilâhî isimleri nefsinde toplayan, âlemin kalbi ve halifesi olan kâmil insan. Fenerî, bu beş mertebenin birbirinden kopuk mekânlar değil, Vücûd'un şuur ve tecellî kesafetinden ibaret olduğunu mantıkî delillerle ortaya koyar.
A'yân-ı Sâbite ve İlim Sıfatı: Kaderin İlâhî Prototipi
Felsefe ve kelâmın en çetin sahalarından biri olan 'kader', 'kaza' ve 'eşyanın ezeldeki mâhiyeti' meselesi, Misbâhu'l-Üns'te A'yân-ı Sâbite doktrini üzerinden aydınlatılır. Molla Fenerî'ye göre A'yân-ı Sâbite, mahlûkâtın Cenâb-ı Hakk'ın ezelî ilmindeki hakikatleri ve ilmî sûretleridir. Bu sûretler vücûd kokusunu koklamamışlardır (mâ şemmet râyihate'l-vücûd); yani dış dünyada maddî bir varlıkları yoktur, Hakk'ın ilminde sâbittirler. Fenerî, felsefecilerin 'küllî mâhiyetler' dediği mefhumu A'yân-ı Sâbite ile uzlaştırır. Cenâb-ı Hak bir şeyi yarattığında, ona dışarıdan zâtına yabancı bir sıfat eklemez; bilakis o şeyin ezelî ilmî sûretinde mündemiç olan istidadını Feyz-i Mukaddes ile haricî vücûda çıkarır. Böylece Fenerî, ilâhî adaletin ve kaderin sırrını kulun kendi ezelî istidadıyla irtibatlandırarak muazzam bir teodise kurar.
Kelâm-Felsefe Çatışmasında Fenerî'nin Hakemliği ve İrfânî Çözüm
Molla Fenerî'nin yaşadığı asır, Gazzâlî sonrasında Meşşâî felsefe ile Eş'arî/Mâtürîdî kelâmının birbirini tekfir ve itham ettiği fırtınalı bir dönemdir. Fahreddîn er-Râzî ve Seyfeddîn el-Âmidî kelâmı felsefîleştirmiş, ancak nihai tatmine ulaşamamışlardı. Molla Fenerî, Misbâhu'l-Üns'te bu iki cereyan arasında en yüksek hakem makamına oturur. Kelâmcıların 'Hudûs' (âlemin sonradan yaratılması) delili ile felsefecilerin 'Kıdem' (âlemin ezelîliği) iddiası arasındaki düğümü, tecellî nazariyesiyle çözer: Varlık Zâtı itibariyle ezelî ve kadîmdir (zira Hakk'ın vücûdudur); lâkin taayyünler ve sûretler itibariyle her an yeniden yaratılmaktadır (teceddüd-i emsâl). Böylece Kur'ân'ın 'O her an yeni bir şendedir' (Rahmân 29) âyetini ontolojinin merkezine koyarak hem Meşşâîlerin determinizmini hem de kelâmcıların atomcu durağanlığını aşmıştır.
İlâhî İsimler (Esmâ-i Hüsnâ) Metafiziği ve Kozmik Düzen
Misbâhu'l-Üns'te âlem, Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-i Hüsnâ'sının tecellî sahnesidir. Molla Fenerî, ilâhî isimlerin hiyerarşisini ve bunların kozmik hadiseler üzerindeki tasarrufunu bir mantık silsilesiyle açıklar. İsimler mertebesinde 'Eimme-i Seb'a' (Yedi İmam İsim: Hayy, Âlim, Mürîd, Kâdir, Semî', Basîr, Mütekellim) bütün diğer isimlerin aslıdır. Her bir varlık türü ve kâinattaki her bir hâdise, belirli bir Esmâ terkibinin zuhur mahallidir. Fenerî'ye göre semavî feleklerin dönüşü, anasırın (dört elementin) imtizacı, madenlerin, nebâtâtın ve hayvanâtın teşekkülü rastgele tesadüfler yahut kör tabiat kanunları değildir; ilâhî isimlerin celâl ve cemâl dengesi içerisindeki feyiz akışıdır. Bu izah, İslâm kozmolojisinin zâhirî fizik kanunları ile bâtınî tecellî nizamını kusursuz bir ahenkle birleştiren felsefî zirvesidir.
Nübüvvet, Velâyet ve İnsân-ı Kâmil Doktrini
Fenerî ontolojisinin ve ahlâk felsefesinin nihai meyvesi İnsân-ı Kâmil'dir. Misbâhu'l-Üns'te insan, kâinatın gayesi ve hulâsası olarak takdim edilir. Âlem 'el-İnsânü'l-Kebîr' (Büyük İnsan), insan ise 'el-Âlemü's-Sagîr' (Küçük Âlem/Mikrokozmos) olarak nitelenir. Ancak İnsân-ı Kâmil, ilâhî sûret üzere yaratıldığı için âlemin ruhudur; şayet kâmil insan yeryüzünden çekilirse âlemin nizamı çöker. Fenerî, Nübüvvet ile Velâyet arasındaki münasebeti de Konevî çizgisine sadık kalarak şerheder: Nübüvvet teşrîîdir, zâhirî ahkâmı ve şeriatı getirir ve Hz. Muhammed (s.a.v.) ile nihayete ermiştir. Velâyet ise nübüvvetin bâtınıdır; ilâhî marifetin, keşfin ve muhabbetin kesintisiz süren tecellîsidir. Velî, Nebî'nin izinde nefsini fenâya erdirerek Hakk'ın ahlâkıyla ahlâklanan ve ilâhî isimlerin mazharı olan vâristir.
Misbâhu'l-Üns'ün Osmanlı Medrese Zihniyetine ve Şerh Geleneğine Tesiri
Molla Fenerî'nin Misbâhu'l-Üns'ü kaleme alması, Osmanlı medresesinin zihniyet kodlarını ebediyen tayin eden kurucu bir hadisedir. Fenerî sayesinde tasavvuf, medresenin dışında tutulan ve ulemâ tarafından şüpheyle bakılan marjinal bir hareket olmaktan çıkmış; bizzat Şeyhülislâmlık makamının ve Sahn-ı Semân medreselerinin en muteber ilim disiplini haline gelmiştir. Eser üzerine Ali b. Emrullah el-Kınâlızâde, Dâvûd-i Kayserî takipçileri ve bilhassa İran havzasında Molla Sadrâ ve Âkā Ali Müderris Zünûzî gibi dev mütefekkirler tarafından haşiyeler yazılmıştır. Fenerî'nin talebeleri ve yetiştirdiği ulemâ nesli, Osmanlı Devleti'nin adalet, nizam-ı âlem ve gaza şuurunu Vahdet-i Vücûd irfânıyla yoğurmuştur. Netice itibariyle Misbâhu'l-Üns, İslâm medeniyet havzasında aklın mantıkla, kalbin keşfle, devletin adalet ve irfanla meczedildiği en yüksek metafizik anıtı olarak tarihe mühür vurmuştur.