"Fâtiha Sûresi, vücûdun merâtibini ve gayb âleminin miftahlarını nefsinde toplayan el-Kitâbü'l-Câmi'dir. Besmele'nin 'Bâ'sındaki zuhûr meylinden 'vele'd-dâllîn'deki kesret ufkuna kadar her kelime, Zât-ı Ehadî'nin esmâ ve sıfât mertebelerindeki tecellî merhalelerini beyân eder." — Şemseddîn Muhammed b. Hamza el-Fenârî (751-834 / 1350-1431)
FASIL I: Osmanlı Düşünce Dünyasının Kurucu Mîmarı: Molla Fenârî'nin Hayatı ve İlmi Muhiti
Osmanlı Devleti'nin bir uç beyliğinden cihanşümul bir nizam-ı âlem devletine inkılap ettiği 14. ve 15. yüzyıl dönümünde, siyasî ve idarî teşkilatlanmanın derûnî zeminini inşa eden en muhkem şahsiyet hiç şüphesiz Şemseddîn Muhammed b. Hamza el-Fenârî (751-834 / 1350-1431)'dir. Klasik Osmanlı biyografi kaynaklarında —bilhassa Taşköprizâde'nin eş-Şakâiku'n-Nu'mâniyye'sinde, Mecdî Mehmed Efendi'nin Hadâiku'ş-Şakâik tercümesinde ve Hoca Sâdeddin Efendi'nin Tâcü't-Tevârîh'inde— "Ulemânın Reisi", "Hakikatlerin Kâşifi" ve "Zâhir ile Bâtının Câmii" vasıflarıyla tebcil edilen Molla Fenârî, yalnızca Osmanlı Devleti'nin ilk resmî Şeyhülislâmı (Müftiyyü'l-Enâm) unvanını taşımakla kalmamış; kurduğu ilmî mekteple Osmanlı medreselerinin epistemolojik omurgasını belirlemiştir.
Fenârî nisbesinin menşei hakkında muhtelif rivayetler bulunmakla birlikte, en kuvvetli görüş babası Hamza Efendi'nin yahut bizzat kendisinin Maveraünnehir havzasından Anadolu'ya hicret ederek Bursa Yenişehir civarındaki Fenâr kasabasına yerleştiği yönündedir. İlk ilmî terbiyesini fıkıh, ferâiz ve tasavvuf vadisinde derin vukuf sahibi olan babasından alan Fenârî, erken yaşta aklî ve naklî ilimlerde temayüz etmiştir. İznik Orhaniye Medresesi'nin kurucu hocalarından Dâvûd-i Kayserî ve Tâceddîn-i Kürdî geleneğinin takipçisi olan Alâeddîn Ali Esved (Kara Hoca) ve Amasya-Aksaray hattının büyük mantık ve belâgat üstadı Cemâleddîn Aksarâyî'nin meclislerinde bulunarak tahsilini ikmal etmiştir. Aksarâyî, meşhur Fahreddîn er-Râzî ekolünün Anadolu'daki mümessili olup, talebesi Fenârî'ye hem felsefî kelâmın dakik diyalektiğini hem de Meşşâî mantığın metodolojik disiplinini aşılamıştır.
Ancak Fenârî'nin ilim aşkı Anadolu hudutlarına sığmamış; dönemin İslâm dünyasındaki en muazzam hilafet, fıkıh ve irfan merkezi olan Memlükler idaresindeki Kahire'ye uzanmıştır. Mısır'da Hanefî fıkhının tartışmasız reisi, el-Hidâye şârihi Şeyh Ekmelüddîn el-Bâbertî'nin halka-i tedrisine dahil olmuştur. Bu meclis, İslâm ilimler tarihinin en nadide entelektüel karşılaşmalarından birine sahne olmuştur: Şiraz'dan kaçarak Kahire'ye gelen ve ileride felsefî kelâmın zirvesi sayılacak olan Seyyid Şerîf Cürcânî ile Molla Fenârî aynı rahle başında ders arkadaşı olmuşlardır. Kaynaklar, bu iki dahi talebenin Mısır sokaklarında dahi yürürken felsefî, nahvî ve mantıkî meseleleri hararetle münazara ettiklerini, birbirlerinin zihnî melekelerini bilediklerini nakleder. Cürcânî daha sonra Şiraz ve Semerkant merkezli doğu havzasını şekillendirirken, Molla Fenârî Anadolu ve Rumeli merkezli Osmanlı düşünce dünyasının kurucu aklı olmuştur.
«العِلْمُ النَّافِعُ هُوَ مَا جَمَعَ بَيْنَ حُكْمِ الشَّرِيعَةِ وَحَقِيقَةِ الطَّرِيقَةِ، وَلَا سَبِيلَ إِلَى مَعْرِفَةِ الخَالِقِ إِلَّا بِتَطْهِيرِ البَاطِنِ مَعَ إِقَامَةِ الظَّاهِرِ»
"Faydalı ilim; şeriatın ahkâmı ile tarikat ve hakikatin irfânını nefsinde cem eden ilimdir. Zâhirî hükümleri ikâme etmeksizin bâtını tasfiye etmek muhal olduğu gibi, bâtınî irfandan mahrum kuru bir zâhirperestlik de insanı vuslata erdiremez." — Şemseddîn Molla Fenârî
Anadolu'ya avdetinde Yıldırım Bâyezid Han'ın fevkalade hürmet ve itimadına mazhar olan Fenârî, 1390 senesinde Bursa Kadılığına tayin edilmiştir. Kadılığı esnasında adaletin tevziinde gösterdiği tavizsiz dirayet, menkıbeleşen tarihî vakalarla teyit edilmiştir. Nitekim bir dava esnasında padişah Yıldırım Bâyezid'in cemaat namazlarını mazeretsiz terk ettiğine dair şahitliği sebebiyle şahitliğini reddetmiş; sultana şeriat karşısında her ferdin eşit olduğunu fiilen idrak ettirmiştir. 1402 Ankara hezimetinin ardından vuku bulan ve devleti parçalanmanın eşiğine getiren Fetret Devri'nde Timur ordularınca Semerkant'a götürülmüş; burada Maveraünnehir ulemâsı ve bizzat Seyyid Şerîf Cürcânî ile ilmî münazaralarda bulunmuştur. 1419'da hac farizasını eda etmek üzere Hicaz'a gitmiş, Kahire ve Kudüs ulemâsına hadis ve tefsir icazetleri vermiştir. Nihayet II. Murad devrinde Edirne ve Bursa'da devlet mekanizmasını tanzim etmiş, 1424 yılında bizzat padişah tarafından Osmanlı Devleti'nin ilk resmî Şeyhülislâmı ilan edilmiştir. 834 (1431) tarihinde Bursa'da dâr-ı bekâya irtihal eden allâme, arkasında fıkıhtan mantığa, tefsirden tasavvufa kadar medresenin zihniyetini asırlarca yönetecek bir külliyat bırakmıştır.
FASIL II: Aynü'l-A'yân fî Tefsîri Ümmi'l-Kur'ân: Fâtiha'nın Ontolojik ve Vücûdî Katmanları
Molla Fenârî'nin telif sahasındaki en yüksek âbidesi, şüphesiz Aynü'l-A'yân fî Tefsîri Ümmi'l-Kur'ân isimli Fâtiha tefsiridir. İslâm tefsir geleneğinde Taberî ve İbn Kesîr'in temsil ettiği rivayet mektebi ile Zemahşerî, Râzî ve Beyzâvî'nin temsil ettiği dirayet mektebi bilinmektedir. Ancak Molla Fenârî'nin Aynü'l-A'yân'ı, bu iki ana damarın lügat, i'râb, belâgat ve kelâmî tahlillerini noksansız iktibas ettikten sonra, metni Vahdet-i Vücûd ontolojisi zaviyesinden derinleştiren yegâne muhalled eserdir. Eser, Fâtiha Sûresi'ni sadece yedi âyetten ibaret bir dua metni olarak değil; kâinatın varoluş planını, ilahî isimlerin taayyün hiyerarşisini ve insanın mutlak kemâle doğru seyrini ihtiva eden "Kozmik bir Kod" olarak ele alır.
Fenârî tefsirin mukaddimesinde, tefsir ilminin gayesini "Kelâmullah'ın zâhirî lafızlarından murad-ı ilahîyi çıkarmak ve bu lafızların melekût âlemindeki asıllarına nüfuz etmek" şeklinde vazeder. Fâtiha Sûresi'ne Ümmü'l-Kitâb (Kitabın Anası/Kökü) denilmesinin hikmeti; Kur'an'daki bütün akaid, ahkâm, ahlak ve kıssaların bu yedi âyette tohum halinde mündemiç bulunmasıdır. Ağacın kökünde bütün dallar ve meyveler nasıl potansiyel olarak mevcutsa, Fâtiha'da da Furkân'ın tamamı mevcuttur. Fenârî'ye göre bu durum, varlığın Hazerât-ı Hams (Beş İlahî Mertebe) ve Merâtib-i Vücûd (Yedi Varlık Derecesi) hiyerarşisiyle tam bir tenazur ve mutabakat içerisindedir.
Tasavvuf felsefesinde Zât-ı Bârî, başlangıçta hiçbir kayda, isme, sıfata ve taayyüne sığmayan Gayb-ı Mutlak yahut Lâ Taayyün (Âmâ) mertebesindedir. Kenz-i mahfî (gizli hazine) hadisinde buyurulduğu üzere, Cenâb-ı Hak bilinmeyi ve cemâl ile celâlinin kemâlâtını seyretmeyi murad ettiğinde, ilk tenezzül vuku bulur: Taayyün-i Evvel (İlk Beliriş / Vahdet Mertebesi). Bu mertebede bütün kâinatın sûretleri Hak Teâlâ'nın ilminde mücmel olarak belirir ki buna Hakîkat-i Muhammediyye denir. Akabinde Taayyün-i Sânî (İkinci Beliriş / Vâhidiyyet Mertebesi) zuhûr eder; ilahî isimler ve a'yân-ı sâbite (eşyanın ilahî ilimdeki ezelî hakikatleri) temayüz eder. Buradan Âlem-i Ceberût (kudsî mânâlar), Âlem-i Melekût (ruhlar ve melekler), Âlem-i Misâl (latif sûretler ve berzah) ve nihayet Âlem-i Mülk ve Şehâdet (kesif cisimler dünyası) tecelli eder.
Molla Fenârî, Fâtiha'nın yedi âyetini işte bu yedi vücûd mertebesinin birer tercümanı ve anahtarı olarak şerh eder. Âyetlerin nüzûl sırası ve tertibi, varlığın ilahî kaynaktan çıkıp maddi kesrete inişini (Kavs-i Nüzûl) temsil ettiği gibi; kulun namazda bu âyetleri okuyarak kesretten vahdete, maddeden manaya urûc edişini (Kavs-i Urûc) de temin eder.
| Âyet-i Kerîme | Varlık Mertebesi (Hazret) | Hâkim İlahî İsim | Vücûdî ve Kozmolojik Tecellî Sahası |
|---|---|---|---|
| بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ | Lâ Taayyün & Zât Mertebesi | İsm-i Zât (ALLÂH) | Bütün esmâyı cami Zâtî tecelli; gaybın zuhûra meyli; vücûdun nokta-i ibtidası. |
| الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ | Taayyün-i Evvel & Vâhidiyyet | Er-Rabb, El-Hamîd | Âlemlerin ilahî terbiye kanunuyla yokluktan varlığa çıkarılışı ve Zât'a ezelî hamdi. |
| الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ | Âlem-i Ceberût & Ervâh | Er-Rahmân, Er-Rahîm | Nefes-i Rahmânî ile bütün mevcudata varlık libası giydirilmesi ve kudsî hidayet taksimi. |
| مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ | Âlem-i Misâl & Berzah Dairesi | El-Melik, Ed-Deyyân | Kesretin nihayete erip Zâtî vahdaniyete rücû ettiği mahşer ve ceza/mükâfat nizamı. |
| إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ | İnsân-ı Kâmil (Berzah-ı Câmi') | El-Müstebsir, El-Muîn | Gayb ile şehadetin izdivacı; kulun nefsaniyetini yok bilip ibadeti Hakk ile icra etmesi. |
| اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ | Kavs-i Urûc & Sülûk Yolu | El-Hâdî, El-Hakîm | İfrat ve tefritten berî adalet ve itidal ekseni; kesretten vahdete mirac yürüyüşü. |
| صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ... | Fenâfi'llah & Bekâbi'llah | El-Mün'ım, El-Kuddûs | Nebîler ve sıddîkların vuslat makamı; celâl gazabından ve şirk dalâletinden ebedî selamet. |
FASIL III: Besmele ve Bâ Harfinin Sırrı: Vahdet-i Vücûd Epistemolojisinde Nokta ve Harf
Molla Fenârî'nin Aynü'l-A'yân tefsirinin en harikulâde, zihnî melekeleri hayrette bırakan ve Ekberî irfanın zirvesini teşkil eden kısmı, Besmele-i Şerîfe'nin ibtidasındaki Bâ (ب) harfi ve onun altındaki ilahî nokta üzerine serdettiği metafizik bahislerdir. Tasavvuf literatüründe Hz. Ali'ye (kerremallâhu vecheh) nispet edilen meşhur bir keşfî rivayet vardır:
«كُلُّ مَا فِي الكُتُبِ المُنَزَّلَةِ فِي القُرْآنِ، وَكُلُّ مَا فِي القُرْآنِ فِي الفَاتِحَةِ، وَكُلُّ مَا فِي الفَاتِحَةِ فِي البَسْمَلَةِ، وَكُلُّ مَا فِي البَسْمَلَةِ فِي بَائِهَا، وَكُلُّ مَا فِي البَاءِ فِي النُّقْطَةِ الَّتِي تَحْتَ البَاءِ، وَأَنَا النُّقْطَةُ الَّتِي تَحْتَ البَاءِ»
"Semâvî kitaplarda ne varsa hepsi Kur'an'dadır. Kur'an'da ne varsa hepsi Fâtiha'dadır. Fâtiha'da ne varsa hepsi Besmele'dedir. Besmele'de ne varsa hepsi onun başındaki Bâ harfindedir. Bâ harfinde ne varsa hepsi onun altındaki noktadadır. Ben ise o Bâ'nın altındaki noktayım!"
Molla Fenârî bu rivayeti sathî bir edebî teşbih yahut lafzî bir tevcih olarak değil; tam manasıyla kozmik bir ontoloji ve harf epistemolojisi olarak tahlil eder. Fenârî'nin izahına göre harfler, alelade ses kalıpları değildir; onlar varlık mertebelerindeki kudsî hakikatlerin ve ilahî tenezzülâtın hendesî suretleridir. Varlık mertebelerinin en başında "Elif" harfi yer alır. Elif, bizzat Zât-ı Mutlak'ın timsalidir; zira elif harfi tek başına dik durur, hiçbir harfe bitişmez, harekeleri kabul etmez, bütün harflerin içindedir fakat hiçbir harfin esiri değildir. Elif, Vahdet-i Mutlaka'dır.
Lakin Elif, kendi mutlaklığından şuhûd âlemine doğru tenezzül eylediğinde, yatay bir hat çizer ve bu tenezzül neticesinde Bâ (ب) harfi zuhûra gelir. Arap hattında Bâ harfi, iki ucu yukarı doğru kalkık, ortası yayvan bir çanak gibidir. Bu çanak, adeta ilahî feyzin içine döküldüğü Kâbiliyyet-i Vücûd'u (varlık kabını) temsil eder. İşte bu yüzden büyük sûfîler "Zuhûr etti vücûd, Besmele'nin Bâ'sı ile" demişlerdir. Bâ harfi, zâtın sıfatlara, gaybın şehadete, vahdetin kesrete açılan ilk kapısıdır.
Peki, Bâ harfinin altındaki nokta neyi ifade eder? Molla Fenârî, Meşşâî hendese ile tasavvufî keşfi harmanlayarak şu muazzam tahlili yapar: Hendesî sahada nokta, ne eni, ne boyu, ne de derinliği olan, bölünme kabul etmeyen zâtî bir mebdedir. Kalem kâğıda ilk değdiği anda ortaya sadece bir nokta çıkar. Çizgi, o noktanın kesintisiz akışından (imtidâdından); yüzey çizgilerin birleşmesinden; cisim ise yüzeylerin derinlik kazanmasından teşekkül eder. Binâenaleyh kâinattaki bütün harfler, kelimeler, kitaplar ve nihayet koca âlem, aslında tek bir noktanın hareketinden ibarettir!
Nokta tektir, mutlak vahdettir; harfler ise onun taayyün etmiş kesret libaslarıdır. Bâ harfinin altına konulan nokta, kâinat çanağının altındaki ilahî menbaı gösterir. Eğer o nokta olmasaydı, Bâ harfi Nûn, Tâ veya Sâ harflerinden ayırt edilemezdi. Harfi harf yapan, eşyayı eşya kılan, kul ile Rabbi birbirinden tefrik eden şey, o zâtî noktadır. Hz. Ali'nin "Ben Bâ'nın altındaki noktayım" buyurması ise, insân-ı kâmilin kâinattaki ilahî noktanın mazharı ve tercümanı olduğuna işarettir.
FASIL IV: Misbâhu'l-Üns: Sadreddîn Konevî ve Gayb Miftahlarının Osmanlı Medreselerine Girişi
Molla Fenârî'nin İslâm düşünce tarihindeki abidevî mevkii, yalnızca bir Fâtiha şârihi olmasından değil; Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî'nin en büyük nazariyetçisi olan Sadreddîn Konevî (ö. 673/1274) mektebini Osmanlı ilim muhitine nakşetmesinden neş'et eder. İbnü'l-Arabî'nin talebesi, manevi evladı ve Konya irfan meclislerinin sultanı olan Konevî, Miftâhu'l-Gayb (Gaybın Anahtarı) isimli risalesinde Vahdet-i Vücûd nazariyesini ilk defa sistematik, felsefî ve Meşşâî mantık kaideleriyle meczedilmiş bir usûl metnine dönüştürmüştür.
İşte Molla Fenârî, Konevî'nin bu fevkalade muğlak ve mücerret metnini şerh ederek Misbâhu'l-Üns beyne'l-Ma'kûl ve'l-Mahsûs fî Şerhi Miftâhi Gaybi'l-Cem'i ve'l-Vücûd adlı cihanşümul şaheserini telif etmiştir. Eserin unvanı dahi Fenârî'nin felsefî dehasını ifşa eder: "Akledilen (el-Ma'kûl) ile Hissedilen/Müşahede Edilen (el-Mahsûs) Arasındaki Dostluk Çerağı". Fenârî bu eserde, Meşşâî filozofların aklî çıkarımları ile mutasavvıfların kalbî keşifleri arasında var olduğu zannedilen yapay uçurumu bertaraf etmiştir. Ona göre akıl, eşyanın zâhirî kanunlarını ve mantıkî intizamını idrak etmek için vazgeçilmez bir miyardır; lakin aklın ulaştığı nihai zirve, kendi acziyetini idrak edip hakikatin zâtî tecellîsini kalp gözüyle (basiret ve keşf) müşahede etmektir.
Misbâhu'l-Üns, Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrinden itibaren Sahn-ı Semân ve Süleymaniye medreselerinde en yüksek tahsil kademesinde okutulan temel metafizik ders kitabı olmuştur. Osmanlı medrese geleneğinde bir talebe sırasıyla sarf, nahiv, mantık (İsâgūcî, Şemsiyye), meânî (Telhîs), kelâm (Şerhu'l-Akâid, Şerhu'l-Mevâkıf, Şerhu'l-Makâsıd) tahsil ettikten sonra, ilimlerin nihai taçlandığı zirve noktada Misbâhu'l-Üns dersine otururdu. Bu pedagojik silsile sayesinde Osmanlı ulemâsı, hiçbir zaman fıkhı tasavvuftan, kanunu hikmetten, devleti ahlaktan tecrit eden bir pozitivist kısırlığa düşmemiştir.
Molla Fenârî'nin Misbâhu'l-Üns'te temellendirdiği en mühim meselelerden biri de Vücûd Risalesi bahsidir. Varlık hakikatte birdir; O da Vâcibü'l-Vücûd olan Cenâb-ı Hakk'ın zâtî varlığıdır. Mümkinât (yaratılmışlar) ise bizâtihi varlığa malik değillerdir; onların varlığı, Güneş'in karşısındaki aynalarda parıldayan ışık huzmeleri gibidir. Ayna ışığı kendinden bilirse gaflete düşer; ışığın Güneş'ten geldiğini idrak ederse tevhîde erer. Fenârî'nin bu berrak ve mantıkî vücûd tahlili, Osmanlı ufkunu aydınlatan bir meş'ale olmuştur.
FASIL V: Hamdele, Rahmâniyyet ve Sırat-ı Müstakîm: Hakiki İbadet ve İyânî İane
Molla Fenârî Aynü'l-A'yân'da Fâtiha'nın merkezî kavramlarını tahlil ederken, lügat inceliklerini ve nahvî i'râb kurallarını nasıl derin bir irfânî tefekküre dönüştürdüğünü gözler önüne serer:
1. Hamdin Zâtî Tahsisi ve Rubûbiyyet Nizamı
"Elhamdülillâhi Rabbi'l-Âlemîn" âyetinde Fenârî, "Hamd" ile "Şükür" arasındaki dakik farkı beyan eder. Şükür, kula ulaşan muayyen bir nimete mukabil dille, kalple ve amelle mukabelede bulunmaktır; binâenaleyh mukayyeddir. Hamd ise, nimet ulaşsın veya ulaşmasın, Cenâb-ı Hakk'ın Zât ve sıfâtındaki cemâl ve kemâle karşı duyulan mutlak tâzimdir. Âyetteki "Elhamdü" kelimesinin başındaki lâm-ı ta'rîf (Elif-Lâm), cins ve istiğrak içindir. Bu şu demektir: Ezelden ebede kadar kimden kime bir hamd, senâ, sitâyiş ve medih sadır olmuşsa veya olacaksa, o hamdin yegâne hakiki mercii Allah'tır. Zira güzelliği yaratan da O'dur, o güzelliği takdir eden zihni bahşeden de O'dur.
"Rabbi'l-Âlemîn" sıfatı ise, tevhîdin kozmolojik tezahürüdür. "Rab", bir şeyi başlangıç noktasından alıp adım adım, derece derece kemâl mertebesine ulaştıran terbiyeci demektir. Fenârî burada her bir âlemin (insan, melek, felek, nebat, maden, hayvan) kendi fıtrî kabiliyetine göre ilahî terbiyeye mazhar olduğunu açıklar. Hak Teâlâ zerrelerden kürrelere kadar her bir mevcudu anbean varlıkta tutmakta ve onların kemâl seyrini bizzat yönetmektedir.
2. İyyâke Na'büdü ve İyyâke Nasta'în: Vahdet-i Şuhûd ve Tevhîd-i Ef'âl
Sûrenin tam ortasında yer alan "İyyâke Na'büdü ve İyyâke Nasta'în" (Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız) âyeti, Fenârî'ye göre kulun fena ve beka tecrübesinin dilidir. Burada âyet birdenbire gaip makamından (O'ndan bahsetmekten) muhatap makamına (doğrudan O'na hitap etmeye) iltifat eder. Ziyaretçi evvela kâinattaki hamd, rahmet ve adalet tecellîlerini tefekkür etmiş; nihayetinde basireti açılmış ve kendini bizzat Cenâb-ı Hakk'ın huzur-ı kudsîsinde bularak "İyyâke" (Yalnız Sen!) nidasını haykırmıştır.
Fenârî burada muazzam bir tevhid nüktesi yakalar: Âyette "İyyâke a'büdü" (Yalnız Sana ibadet ederim) denilmemiş, "İyyâke na'büdü" (Yalnız Sana ibadet ederiz) buyurulmuştur. Bu çoğul sîgası iki derin mânâyı tazammun eder: Birincisi, kul ibadete dururken tek başına değil, bütün mevcudatın, meleklerin ve zerrelerin fıtrî ibadetlerini nefsinde toplayarak kâinat namına divana durur. İkincisi ve daha derini; kul kendi benliğinden fani olmuş, ibadet edenin de hakikatte tevfîk ve kudretiyle tecelli eden Hak olduğunu idrak etmiştir. "İyyâke nasta'în" ise, kulun kendi havl ve kuvvetinden tamamen tecerrüd edip hakiki fail olarak yalnız Allah'ı görmesidir.
3. Sırat-ı Müstakîm: Vahdet Mizanı ve İtidal Ekseni
"İhdina's-Sırâta'l-Müstakîm" duası, ruhun varlık dairesindeki kudsî pusulasıdır. Fenârî'ye göre Sırat-ı Müstakîm, yalnızca ahlakî bir orta yol değil; ifrat ve tefrit uçlarından arınmış kâmil bir Tevhîd Nizamı'dır. Bu yol; teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) ile ta'tîl (Allah'ın sıfatlarını inkar edip O'nu ulaşılamaz bir hiçliğe sürükleme) sapmalarının tam ortasındaki Tenzîh içinde Teşbîh, Teşbîh içinde Tenzîh yoludur.
Nimet verilenlerin yolu nebîler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerdir ki onlar kesret içinde vahdeti müşahede edenlerdir. Gazaba uğrayanlar (el-mağdûbi aleyhim), nefislerinin şehvet ve kibrine esir olarak şeriatın sınırlarını çiğneyenlerdir. Dalâlete düşenler (ed-dâllîn) ise, aklî ve kalbî istikameti kaybedip zâtî hakikatten sapanlardır.
FASIL VI: Fenârî Mektebinin Osmanlı Devlet Aklı ve Tasavvuf Geleneğine Mirası
Molla Fenârî'nin mirası, kütüphane raflarında mahsur kalmış nazari bir felsefe olarak kalmamış; bizzat Osmanlı medeniyetinin ruhunu ve devlet aklını şekillendirmiştir. Fenârî ile birlikte Osmanlı idaresi, bir kabile federasyonundan adalet, hukuk ve metafizik temelleri olan cihanşümul bir nizam-ı âlem imparatorluğuna terfi etmiştir. Onun açtığı çığır, tarihte Fenârî-zâdeler adıyla anılan ve asırlar boyunca şeyhülislâmlar, kazaskerler, müderrisler ve vezirler yetiştiren muazzam bir ilmiye hanedanını doğurmuştur.
Fenârî'nin talebeleri ve fikrî takipçileri olan Hoca-zâde Muslihiddin Efendi (Fatih Sultan Mehmed'in hocası ve Tehafüt müellifi), Alâeddîn Ali Tûsî, Hasan Çelebi ve nihayet İbn Kemal ile Ebüssuûd Efendi çizgisi, Osmanlı hukuk ve felsefe geleneğinin altın çağını inşa etmişlerdir. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethettikten sonra Sahn-ı Semân medreselerini kurarken bizzat tanzim ettiği müfredat, Molla Fenârî'nin Misbâhu'l-Üns ve Aynü'l-A'yân'da kurduğu "Felsefî Tasavvuf ile Şer'î Hukukun İttihadı" prensibine dayanıyordu.
Osmanlı Devleti'nin fethettiği topraklarda farklı din, ırk ve mezheplere karşı uyguladığı İstimâlet (hoşgörü, koruma ve adalet) siyasetinin metafiziksel meşruiyeti, Fenârî'nin tefsir ettiği Vahdet-i Vücûd anlayışında yatar. Bütün mevcudatı tek bir vücûdun uzuvları, her bir insanı da ilahî esmânın ayrı bir tecellî mahalli olarak idrak eden bir cihan devleti; tebaasına zulmedemez, tahakküm edemez, insanı eşref-i mahlûkât olarak korumayı devletin bekâ şartı kabul eder. Şeyh Edebâlî'nin Osman Gazi'ye vasiyetindeki "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" kelâmı, Molla Fenârî'nin ilmî ve felsefî eserlerinde kemâle ermiştir.
Hülasa-i kelâm; Molla Fenârî, fıkıh ile irfanı, akıl ile kalbi, medrese ile tekkeyi, şeriat ile hakikati aynı potada eriten Osmanlı dâhisidir. Onun Fâtiha tefsiri Aynü'l-A'yân, bugün dahi Kur'an tefsirinde lafızdan mânâya, mânâdan hakikate, hakikatten de Zât-ı Zülcelâl'e giden yolu aydınlatan sönmez bir fener hükmündedir.
Bu monografi, klasik yazma eserler ve çağdaş akademik araştırmalar tahkik edilerek hazırlanmıştır. Başlıca istifade edilen birincil kaynaklar:
- Molla Fenârî: Aynü'l-A'yân fî Tefsîri Ümmi'l-Kur'ân, Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya Nu. 221-222; Matbaa-i Âmire, İstanbul 1325.
- Molla Fenârî: Misbâhu'l-Üns beyne'l-Ma'kûl ve'l-Mahsûs fî Şerhi Miftâhi Gaybi'l-Cem'i ve'l-Vücûd, nşr. Muhammed Hâcevî, Tahran 1374 h.ş.
- Taşköprizâde Ahmed Efendi: eş-Şakâiku'n-Nu'mâniyye fî Ulemâi'd-Devleti'l-Osmâniyye, nşr. Ahmed Subhi Furat, İstanbul 1985, s. 47-52.
- Hoca Sâdeddin Efendi: Tâcü't-Tevârîh, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1279, c. II, s. 488-493.
- İsmail E. Erünsal: Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri ve Ulemâ Muhiti, TTK Yayınları, Ankara 2008.
- Tahsin Görgün: "Molla Fenârî", DİA (TDV İslâm Ansiklopedisi), c. 30, s. 245-247.