Horasan irfanının son büyük kutbu Nûreddin Abdurrahmân Câmî Hazretleri'nin Levâyih şaheseri; 36 parıltı, vücûd mertebeleri, tecelliyât ve aşk metafiziği külliyatı.
Molla Câmî ve Levâyih: Vahdet-i Vücûd Parıltıları, Tecelliyât-ı İlâhiyye ve Aşk-ı Hakîkî Külliyatı
Horasan irfanının son büyük kutbu Nûreddin Abdurrahmân Câmî Hazretleri'nin Levâyih şaheseri; 36 parıltı, vücûd mertebeleri, tecelliyât ve aşk metafiziği külliyatı.
FASIL I: Horasan'ın Hâtemü'ş-Şuarâsı: Nûreddin Abdurrahmân Câmî'nin Hayatı ve Makamı
İslâm edebiyatının, kelâmının ve tasavvufunun zirve şahsiyetlerinden ve 'Hâtemü'ş-Şuarâ' (Büyük Şairlerin Sonuncusu) unvanıyla anılan Mevlânâ Nûreddin Abdurrahmân b. Ahmed el-Câmî (817-898 / 1414-1492), Horasan'ın Câm kasabasında dünyaya gelmiştir. Nakşibendî silsilesinin büyük kutbu Hâce Ubeydullâh-ı Ahrâr Hazretleri'ne intisap eden Câmî; ilimde allâme, şiirde üstat, irfanda ise vahdet-i vücûdun en berrak lisanı olmuştur.
Semerkand ve Herat medreselerinde riyâziye, hey'et (astronomi), mantık, tefsir ve hadis tahsil eden Câmî; Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan II. Bâyezid gibi Osmanlı padişahlarının, Timurlu hükümdarı Hüseyin Baykara'nın ve büyük vezir Ali Şîr Nevâî'nin derin hürmet ve muhabbetine mazhar olmuştur. Fatih Sultan Mehmed, Câmî'yi İstanbul'a davet etmek için elçiler ve hediyeler göndermiş; kelâmcılar ile sûfîlerin varlık anlayışını mukayese eden ed-Dürretü'l-Fâhire adlı eseri bizzat Fatih'in siparişi üzerine kaleme almıştır.
Câmî, Nefehâtü'l-Üns ile velilerin tarihini yazmış, Şerh-i Fusûsi'l-Hikem ile Ekberî irfanı şerh etmiş ve Levâyih ile vahdet metafiziğini şiirsel bir billur haline getirmiştir.
FASIL II: Levâyih'in Doğuşu: Otuz Altı Lâyiha ve Varlık Felsefesinin Şiirsel Zirvesi
Molla Câmî'nin Farsça kaleme aldığı Levâyih (Parıltılar / Nûrânî Şualar), tasavvuf felsefesinin en veciz ve en büyüleyici şaheseridir. Eser, her biri birer felsefî ve kalbî aydınlanma olan Otuz Altı Lâyiha'dan müteşekkildir. Her lâyiha, önce derin bir nesir tahliliyle başlar, ardından Câmî'nin kendi kaleme aldığı rubâî ve beyitlerle mühürlenir.
'Levâyih' kelimesi, tasavvuf ıstılahında sâlikin kalbine şimşek gibi aniden çakan, fakat tesiri ebediyen silinmeyen ilâhî nûrânî tecellîler anlamına gelir. Câmî, İbnü'l-Arabî'nin binlerce sayfalık Fütûhât-ı Mekkiyye ve Fusûsü'l-Hikem'de tanzim ettiği karmaşık ontolojiyi; hiçbir mantık hatasına düşmeden, en duru dille bu 36 parıltıda özetlemeyi başarmıştır.
Horasan'ın son büyük âlim ve şairi, Nakşibendî meşâyihinin seçkin sîması Nûreddîn Abdurrahmân Câmî (817-898 / 1414-1492), İbnü'l-Arabî metafiziğini Fars dilinin en saf, akıcı ve lirik pırıltılarıyla şerh eden Levâyih (Parıltılar) risalesinin müellifidir.
Eser, her biri derin bir irfanî tecelliyle parıldayan otuz altı 'Lâyiha'dan müteşekkildir. Her lâyihada önce veciz bir nesirle Vahdet-i Vücûd sırrı açıklanır; ardından Câmî'nin kendi kaleme aldığı rubâîlerle mânâ şiirsel bir nura bürünür.
FASIL III: Vücûd-ı Mutlak Hakikati: Varlık Tek midir, Çok mudur?
Levâyih'in ana omurgasını Vücûd-ı Mutlak (Mutlak Varlık) nazariyesi oluşturur. Câmî'ye göre 'Varlık' (Vücûd), zâtı gereği bizzat mevcuttur ve tek bir hakikattir. Hakiki anlamda 'Vücûd' sahibi olan yalnız ve yalnız Allah Teâlâ'dır. Kâinattaki eşya ve mahlûkat ise kendi başlarına müstakil bir vücûda sahip değildir; onlar ancak Vücûd-ı Mutlak'ın tecellî aynalarındaki gölgeleridir (zilâl).
Câmî meşhur rubâîsinde şöyle der: 'Bütün kâinatta tek bir Varlık'tan gayrısı yoktur; Gördüğün bu çokluk, O'nun türlü kisveleridir. Güneş birdir ama aynalar sayısızdır; Aynalar kırılsa da Güneş yine ebedî bir'dir.'
Câmî, varlığın hakikatini panteizm (vahdet-i mevcûd) sapkınlığından kesin sınırlarla ayırır. Panteizm 'kâinat Tanrı'dır' der; oysa Câmî 'Kâinat Hak değildir, O'nun tecellîsidir; Hak ise kâinattan münezzehtir' diyerek tenzih ile teşbihi mükemmel bir dengede buluşturur.
FASIL IV: Merâtibü'l-Vücûd: Zât'tan Şehâdet Âlemine İniş Merhaleleri (Tenezzülât)
Câmî, Levâyih'te varlığın tecellî merhalelerini (Tenazzülât-ı Hamse / Beş Mertebe) sistematik olarak açıklar: 1. Lâ-Taayyün (Gayb-ı Mutlak / Ahadiyyet): Zât-ı Bârî'nin hiçbir sıfat, kayıt ve taayyünle bilinmediği, sırf Zât olduğu mertebedir. Bu makamda ne kâinat, ne melek, ne insan vardır; 'Allah vardı ve O'nunla beraber hiçbir şey yoktu.' 2. Taayyün-i Evvel (Vahdet / Hakîkat-i Muhammediyye): Zât'ın kendi zâtını, sıfatlarını ve bütün eşyanın hakikatini icmâlen (topluca) bilmesidir. İlk taayyün eden nûr, Nûr-ı Muhammedî'dir. 3. Taayyün-i Sânî (Vâhidiyyet / A'yân-ı Sâbite): Eşyanın ilâhî ilimdeki ezelî projelerinin, istidatlarının ve isimlerinin tafsîlen (ayrıntılı olarak) belirmesidir. Bunlar henüz dış dünyada vücûd kokusu almamış ilim sûretleridir. 4. Âlem-i Ervâh ve Âlem-i Misâl: Ruhların ve latif sûretlerin taayyün ettiği berzah mertebesi. 5. Âlem-i Ecsâm ve Şehâdet: Fizikî, kesif ve duyularla algılanan maddi kâinat mertebesi.
Câmî'ye göre bu iniş (nüzûl), varlığın çoğalması değil; tek bir güneş ışığının farklı yoğunluktaki camlardan geçerek farklı renkler alması gibidir.
FASIL V: A'yân-ı Sâbite ve İlahî İsimlerin Aynası Olarak Âlem
Levâyih'in en can alıcı noktalarından biri A'yân-ı Sâbite (Sabit Özler) meselesidir. Câmî der ki: Mahlûkatın hakikatleri, Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-i Hüsnâ'sının tecellî kabiliyetleridir. Her bir insan, her bir zerre, Allah'ın bir veya birkaç isminin mazharıdır.
Eşya, Allah'ın 'Kün!' (Ol!) emriyle sıfırdan yoktan var edilmiş haricî bir cevher değildir; ezelî ilimde sabit olan o sûretlerin, ilâhî nûrun tecellîsiyle görünürlük kazanmasıdır. Câmî bunu yazı ve mürekkep teşbihiyle anlatır: Harfler mürekkebin haricinde bir varlığa sahip değildir; elif de, bâ da, cim de ancak mürekkebin aldığı geçici şekillerdir. Hakikatte mürekkepten başka bir şey yoktur.
FASIL VI: Hakîkî Aşk ve Mecâzî Aşkın Diyalektiği: Yûsuf ile Züleyhâ Sırrı
Molla Câmî, sadece bir ontolog değil, aşkın en büyük şairidir. Onun Yûsuf u Züleyhâ mesnevîsi, Levâyih'teki felsefenin manzum bir destanıdır. Câmî'ye göre aşk, kâinatın varoluş sebebidir ('Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim / istedim de mahlûkatı yarattım' hadis-i kudsîsi).
Câmî, dünyadaki mecazî güzellikleri hakiki cemâlin gölgesi kabul eder: 'Gördüğün her güzel surete meftun olma; O suretin arkasındaki Nakkâş'ın cemâline bak! Kadehe takılıp şarabı unutan ahmaktır; Sen kadehi kır, ezelî şarabı yudumla!'
Züleyhâ'nın Yûsuf'a olan beşerî aşkı, sonunda nefsini arındırıp onu Yûsuf'un Rabbine ulaştırmıştır. Mecaz, hakikatin köprüsüdür; fakat köprüde ikamet edilmez, üzerinden geçilip menzile varılır.
FASIL VII: Fenâ ve Bekâ Sırrı: Benliğin İlahî Nûrda Eriyişi
Levâyih'in son lâyihaları Fenâ fi'llâh ve Bekâ bi'llâh makamlarına tahsis edilmiştir. Câmî, fenâyı 'yok olmak' değil, 'Hak'tan gayrı olan vehmî benliğin aradan çekilmesi' olarak tarif eder.
Gündüz olduğunda yıldızlar gökyüzünden silinmezler; ancak Güneş'in ezici ve kâhir nûru karşısında görünmez olurlar. İşte fenâ hali budur: Kulun zâtı, sıfatları ve fiilleri, Hakk'ın mutlak nûrunun tecellîsiyle silinir ve sâlik 'Lâ mevcûde illallâh' (Allah'tan başka gerçek varlık yoktur) sırrına erer. Bu halden sonra sâlik Bekâ makamına ererek halkın arasına döner; her baktığı yüzde Hakk'ın cemâlini temâşâ eder.
FASIL VIII: Nefehâtü'l-Üns min Hazarâti'l-Kuds: Evliyaullahın Nûrânî Tabakatı
Câmî'nin irfan dünyasındaki bir diğer anıt eseri Nefehâtü'l-Üns'tür. Bu eser, ilk sûfîlerden kendi dönemine kadar 616 büyük velînin, kutbun ve ehl-i hakikatin hayatını, kerametlerini ve sözlerini ihtiva eder.
Ferîdüddin Attâr'ın Tezkiretü'l-Evliyâ'sından ve Abdullâh-ı Ensârî'nin Tabakātü's-Sûfiyye'sinden feyz alan Câmî; Nakşibendî, Kâdirî, Sühreverdî ve Kübrevî silsilelerinin kudsî nefhalarını tarihe kazımıştır. Eser, Ali Şîr Nevâî tarafından Çağatay Türkçesine (Nesâyimü'l-Mahabbet), Lâmiî Çelebi tarafından ise Osmanlı Türkçesine tercüme edilerek Türk tasavvuf kültürünün ana kaynaklarından biri olmuştur.
FASIL IX: Molla Câmî ve Osmanlı Padişahları: Fatih Sultan Mehmed ile Mektuplaşmalar
Molla Câmî ile Osmanlı payitahtı arasındaki rabıta, ilim tarihinin en asil sayfalarından biridir. Fatih Sultan Mehmed Han, Câmî'nin büyüklüğünü takdir ederek ona binlerce altınlık hediyeler göndermiş ve yazdığı mektupta: 'İrfanınızın nûruyla meclislerimizi müşerref kılmanızı recâ ederiz' demiştir.
Câmî hacca giderken Fatih'in davetine icabet etmek istemiş; ancak Şam'a vardığında Fatih'in vefat haberini alarak derin bir teessürle geri dönmüştür. Daha sonra tahta geçen Sultan II. Bâyezid Han da Câmî'ye yıllık maaş bağlamış ve Câmî onun adına Silsiletü'z-Zeheb (Altın Silsile) mesnevîsini ithaf etmiştir. Bu münasebet, Osmanlı medeniyetinin Horasan irfânına duyduğu sarsılmaz sadakatin nişanesidir.