Molla Câmî: Levâih, Vahdet-i Vücûd Ontolojisi, Aşk ve Birlik Tecellîleri Külliyâtı
36 Levha Hikmeti, Mutlak Cemâl ve Celâl Metafiziği, Fenâ-Bekâ Mertebeleri ve İrfânî İncelemeler
FASIL I: Hâtemü'ş-Şuarâ Molla Câmî'nin İlmî ve Manevî Makamı
Fars edebiyatının son büyük klasiği (Hâtemü'ş-Şuarâ) ve Ekberî mektebinin en zarif şârihlerinden olan Nûreddîn Abdurrahmân-ı Câmî (1414-1492), Horasan'ın Câm kasabasında doğmuş ve Tîmûrlular devrinin kültür başkenti Herat'ta irfan güneşini parlatmıştır. Nakşibendî pîri Hâce Ubeydullâh-ı Ahrâr'ın manevî terbiyesinde seyr ü sülûkunu tamamlayan Câmî; fıkıh, tefsir, hadis, astronomi, matematik ve musikî gibi zâhirî ilimlerde allâme mertebesine erişmiş, bâtınî ilimlerde ise İbnü'l-Arabî ve Sadreddin Konevî çizgisinin en büyük sözcüsü olmuştur. Sultan Hüseyin Baykara ve veziri Ali Şîr Nevâî'nin hürmet beslediği Câmî, ilmi aşkla, felsefeyi şiirle yoğuran benzersiz bir hakikat meş'alesidir.
FASIL II: Levâih Risalesinin Telif Sebebi ve 'Levha' Metaforunun Anlamı
Câmî'nin irfânî külliyâtının özü sayılan 'Levâih' (Parıltılar / Levhalar), Vahdet-i Vücûd doktrinini karmaşık felsefî cedellerden arındırıp, hem aklî bir mantık örgüsüyle hem de kalbî bir zevk-i şühûdla beyan etmek maksadıyla kaleme alınmıştır. Eser, her birine 'Lâyiha' (Levha) adı verilen 36 bağımsız tefekkür bölümünden ve bu bölümleri taçlandıran Farsça rubâîlerden teşekkül eder. 'Lâyiha', gayb âleminden kalbe doğan nûranî şimşekler, bâtınî hakikatlerin zihin perdesine akseden ışıltılı tezahürleridir. Câmî, bu levhalarla sâliki adım adım çokluk (kesret) vehminden arındırıp Birlik (Vahdet) deryasına ulaştırır.
FASIL III: Varlığın Birliği (Vahdet-i Vücûd) ve İmkân Âleminin İtibârîliği
Levâih'in ilk levhalarında Câmî, varlığın (vücûd) bizzat Hakk'ın Zâtı olduğunu, hakiki mânâda mevcud olan tek varlığın Vâcibü'l-Vücûd olduğunu ispat eder. Masivâ (Hakk'ın dışındaki her şey), zâtında müstakil bir varlığa sahip olmayıp, Güneş'in ışığı karşısındaki gölgeler veya aynaya vuran suretler gibidir. Varlık denizinin yüzeyindeki dalgalar, köpükler ve kabarcıklar denizden gayrı olmadığı gibi, kevn ü fesâd âlemindeki kesret de Mutlak Varlığın tecellîlerinden ibarettir. Câmî, eşyaya atfedilen bağımsız mevcudiyetin aklın bir yanılsaması (itibâr) olduğunu billur gibi bir lisanla delillendirir.
FASIL IV: Mutlak Cemâl, Aşkın Kozmolojik Hareketi ve Yaratılışın Sırrı
Câmî'nin ontolojisinde aşk (ışk), varoluşun kurucu ilkesidir. 'Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim (muhabbet ettim) de mahlûkatı yarattım' kudsî hadisini şerh eden Câmî, Mutlak Cemâl'in kendi güzelliğini müşahede ve izhar etme meylinin kâinatı vücuda getirdiğini söyler. Cemâl, zâtı gereği tecellî etmek ister; bu tecellî aynası ise âlemdir. Dolayısıyla bütün kâinattaki hareket, zerreden küreye her mevcudun kalbindeki aşk cezbesidir. İnsanî aşk (mecâzî aşk), hakiki aşkın (aşk-ı hakîkî) bir köprüsüdür; zira aynadaki güzele vurulan âşık, nihayetinde güzelliğin aynaya değil, Güneş'e ait olduğunu anlar.
FASIL V: Nûr-Zulmet Diyalektiği ve İlâhî İsimlerin (Esmâü'l-Hüsnâ) Mertebeleri
Levâih'te kâinat, Hakk'ın isim ve sıfatlarının zuhur mahalli olarak tasvir edilir. Zât-ı Bâhir hiçbir kayıt ve taayyünle kayıtlı değilken (Lâ Taayyün), ilk tecellî (Taayyün-i Evvel / Vahdet) ve ikinci tecellî (Taayyün-i Sânî / Vâhidiyyet) mertebelerinde ilâhî isimler taayyün eder. Bu isimler Celâl ve Cemâl kutuplarında tecelli eder. Zulmet, varlıksal bir hakikat olmayıp nûrun perdelenmesinden, ışıktan uzaklaşma derecesinden ibarettir. Eşya, ilâhî nûr ile adem (yokluk) karanlığının kesiştiği Berzah noktasında şekil kazanır.
FASIL VI: İnsân-ı Kâmil: Kâinatın Gözbebeği ve Câm-ı Cihânnümâ
Câmî'ye göre insan, bütün ilâhî esmânın câmi' (toplayıcı) tecellîgâhıdır. Âlem büyük bir insan (el-İnsânü'l-Kebîr), insan ise küçük bir âlemdir (el-Âlemü's-Sagîr). Âlemin yaratılış gayesi İnsân-ı Kâmil'in zuhurudur; zira Hakk Teâlâ kendi cemâl ve celâlini en mükemmel surette ancak İnsân-ı Kâmil aynasında temâşâ eder. Kâinat bir yüzük ise, İnsân-ı Kâmil o yüzüğün kaşı ve üzerindeki mühürdür. Molla Câmî, sâlike nefsini bilerek bu kâmil aynayı temizleme çağrısında bulunur.
FASIL VII: Fenâ ve Bekâ Sırrı: Benliğin Varlık Deryasında Eriyip Gitmesi
Levâih'in en can alıcı fasıllarından biri fenâ (yok oluş) ve bekâ (Hakk ile bâkî oluş) mertebeleridir. Câmî'ye göre hakiki tevhîd, insanın sadece 'Allah birdir' demesi değil; O'ndan gayrı hiçbir varlık görmemesi (Fenâ fi't-Tevhîd) ve kendi benliğini (enâniyyet) bu müşahedede eritmesidir. Damla denize düştüğünde damlalığından geçer ama deniz olur. İşte fenâ, damlanın yok olması; bekâ ise denizin ebediyetine kavuşmasıdır. Câmî bu sırrı eşsiz rubâîlerle terennüm ederek tasavvufî vecdin doruklarına ulaşır.
FASIL VIII: Aklın Hududu ve Keşf-i Şühûdînin Üstünlüğü
Molla Câmî, felsefecilerin ve kelâmcıların salt aklî istidlâl (çıkarım) yöntemlerini eleştirerek, aklın bir yere kadar rehber olabileceğini, fakat Zât-ı İlâhî'nin künhüne akılla ulaşılamayacağını ilan eder. Akıl bir bastondur; menzile varıldığında baston bırakılmalıdır. Hakiki marifet, 'Keşf ve Şuhûd' yoluyla, kalbin tasfiyesi ve riyâzet neticesinde ilâhî feyze muhatap olmasıyla hâsıl olur. Felsefî kıyaslar insanı şüphe vadilerinde dolaştırırken, aşk ve keşf insanı doğrudan yakîn nuruna ulaştırır.
FASIL IX: Şeriat, Tarikat ve Hakikat Bütünlüğü
Câmî, bazı zındık ve mülhidlerin Vahdet-i Vücûd'u ibâha (şeriat kurallarını terk etme) vesilesi yapmalarını şiddetle reddeder. Levâih boyunca şeriatın zâhirî hükümlerine itaatin, hakikate ulaşmanın tek ve vazgeçilmez şartı olduğunu vurgular. Şeriat ağacın gövdesi, tarikat dalları, hakikat ise meyvesidir. Gövdesi olmayan ağaç meyve veremez. Hz. Peygamber'in (s.a.v.) sünnet-i seniyyesine tam ittibâ edilmeden hiçbir manevî makamın kazanılamayacağını beyan eder.
FASIL X: Levâih'in İslâm ve Dünya İrfan Tarihindeki Yankıları
Molla Câmî'nin Levâih'i, yazıldığı andan itibaren Osmanlı'dan Hindistan'a kadar bütün İslâm coğrafyasında ders kitabı olarak okutulmuştur. Osmanlı'da İsmâil Hakkı Bursevî ve Şeyhülislâm İbn Kemâl gibi dev isimler esere derin hürmet göstermiştir. Batı dünyasında ise Edward FitzGerald ve E. H. Whinfield gibi müsteşrikler tarafından İngilizceye çevrilmiş; Doğu mistisizminin en veciz, mantıkî ve estetik şaheseri olarak kabul edilmiştir. Levâih, bugün de modern insanın ruhsal krizlerine birlik, aşk ve tevhid penceresinden ebedî bir şifa sunmaktadır.