Molla Câmî: ed-Dürretü'l-Fâhire, Kelâm, Felsefe ve Tasavvufun Varlık Mukayesesi Külliyâtı
Fâtih Sultan Mehmed Han'ın Emriyle Kaleme Alınan Mukayeseli Varlık Şaheseri; Mütekellimîn, Felâsife ve Sûfiyye Ekollerinin Vücûd, Sıfatlar ve Tecellî Görüşleri Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma Monografisi.
FASIL I: Molla Câmî'nin Entelektüel Konumu ve ed-Dürretü'l-Fâhire'nin Yazılış Tarihi
Nûreddîn Abdurrahmân b. Nizâmiddîn Ahmed el-Câmî (Molla Câmî, 817-898/1414-1492), Horasan ilim havzasının, Nakşibendî irfanının ve İbnü'l-Arabî mektebinin en velûd ve otoriter şahsiyetlerinden biridir. Şiirdeki zarafetini felsefe ve kelâmdaki katıksız mantıkî vukufiyetle birleştiren Câmî, İslâm medeniyetinin 'Hâtemü'ş-Şuarâ'sı (şairlerin mührü) olduğu kadar büyük bir muhakkiktir. Osmanlı Sultanı Fâtih Sultan Mehmed Han, felsefî ve kelâmî ilimlere duyduğu derin alaka sebebiyle, dönemin en büyük zihni olan Molla Câmî'den 'kelâmcılar (mütekellimîn), Meşşâî filozoflar (felâsife) ve tasavvuf mektebi (sûfiyye/ehl-i irfân)' arasındaki varlık, sıfatlar ve yaratılış ihtilaflarını hakemane bir üslupla tahlil eden bir eser yazmasını rica etmiştir. Molla Câmî, bu talep üzerine Arapça olarak 'ed-Dürretü'l-Fâhire fî Tahkīki Mezhebi's-Sûfiyye ve'l-Mütekellimîne ve'l-Hükemâ' adlı anıt risaleyi kaleme almış ve İstanbul'a göndermiştir.
FASIL II: Eserin Metodolojisi ve Üç Temel Ekolün Karşılaştırılma Esasları
Molla Câmî, ed-Dürretü'l-Fâhire'de tarafsız bir muhakkik kimliğiyle hareket eder. Her bir meselede önce Meşşâî filozofların (İbn Sînâ ve Fârâbî geleneği) rasyonel burhanlarını, ardından Eş'arî ve Mâtürîdî mütekellimîninin nakil ve kelâmî istidlâle dayalı görüşlerini, nihayetinde ise İbnü'l-Arabî ve Sadreddîn Konevî'nin temsil ettiği Ehl-i Keşf ve Vücûd mektebinin bâtınî idraklerini serdeder. Câmî'nin gayesi kuru bir mezhepler mukayesesi yapmak değil; hakikatin tekliğini ve farklı nazarî perspektiflerin bu hakikatin hangi mertebesine temas ettiğini ortaya koymaktır. Ona göre filozoflar 'akıl' mertebesinde, kelâmcılar 'nazar ve tenzih' dairesinde kalmış; sûfîler ise 'keşf ve şuhûd' ile varlığın bizatihi vahdetine nüfuz etmiştir.
FASIL III: Varlık (Vücûd) Meselesi: İştirâk-i Lafzî, İştirâk-i Ma'nevî ve Vahdet-i Vücûd
ed-Dürretü'l-Fâhire'nin omurgasını vücûd kavramı oluşturur. Filozoflar vücûdun bütün mevcûdât arasında 'iştirâk-i ma'nevî' (kavramsal ortaklık) ile paylaşıldığını, ancak zihinde müşterek olan vücûd kavramının hariçte çoklaştığını iddia ederler. Kelâmcılar ise Allah Teâlâ'nın varlığı ile yaratılmışların varlığı arasında sadece bir 'iştirâk-i lafzî' (isim benzerliği) olduğunu, zira Hâlik ile mahlûkun hiçbir müşterek paydada buluşamayacağını savunarak tenzihi mutlaklaştırırlar. Molla Câmî, burada Sûfiyye'nin görüşünü tahkim eder: Gerçek ve hakiki vücûd tek bir zâttan ibarettir; hariçte var olan yegâne hakikat Cenâb-ı Hakk'ın Vücûd-ı Mutlak'ıdır. Yaratılmış mevcûdat ise kendi başlarına müstakil birer varlığa sahip olmayıp, Mutlak Vücûd'un tecellîlerinden, ayna mesabesindeki mazharlarından ibarettir.
FASIL IV: Vücûd ve Mâhiyet Ayrımı: Asâlet-i Mâhiyet mi, Asâlet-i Vücûd mu?
Câmî, varlık ile mâhiyetin ontolojik hiyerarşisini tahlil ederken filozofların 'mâhiyet hariçte asıldır, varlık ona zihnen eklenen bir arazdır' tezini (Sühreverdî İşrâkîliğinin savunduğu asâlet-i mâhiyet anlayışı) eleştirir. Eş'arîlerin 'şey' ile 'mevcûd'u aynı kabul eden yaklaşımını değerlendirdikten sonra İbnü'l-Arabî ekolünün asâlet-i vücûd perspektifini ortaya koyar: Mâhiyetler kendi başlarına ademî (yokluk kaynaklı) belirlenimlerdir (a'yân-ı sâbite). Onlara hariçte varlık rengini veren bizatihi Mutlak Varlığın feyzidir. Dolayısıyla hariçte tek bir asıl vardır, o da Vücûd'dur; mâhiyetler ise Vücûd'un tenezzül mertebelerindeki intisap ve izafetlerinden başka bir şey değildir.
FASIL V: İlâhî Sıfatlar Metafiziği: Sıfatlar Zât'ın Aynısı mıdır, Gayrısı mıdır?
Sıfatlar meselesi üç ekolün en derin ayrışma noktalarından biridir. Meşşâî filozoflar Zât'ta çokluğu önlemek için sıfatların zâtın bizatihi aynısı olduğunu iddia ederek sıfatları zâtî iktizaya irca ederler. Mütekellimîn (Eş'arîler), sıfatların ezelî ve ebedî gerçeklikler olduğunu, 'ne Zât'ın aynısı ne de Zât'ın gayrısı' (lâ hüve velâ gayruhû) formülüyle ifadelendirildiğini belirtir. Molla Câmî, irfan mektebinin bu muammayı nasıl çözdüğünü gösterir: Ahadiyyet (mutlak gayb) mertebesinde sıfatlar zâtın tamamen aynısıdır, orada hiçbir kesret ve taayyün yoktur. Vâhidiyyet mertebesinde ise sıfatlar zâtî nispetler ve me'ânîler olarak zuhûr eder. Sıfatlar Zât'tan bağımsız birer töz olmadığı gibi, O'nun kemâlâtından yoksun soyut bir birlik de değildir.
FASIL VI: Kaza, Kader ve Yaratılış: Sudûr Nazariyesine Karşı Tecellî Hakikati
Meşşâî filozofların benimsediği ve Plotinus'tan miras kalan 'el-Vâhidü lâ yesduru anhü ille'l-Vâhid' (Birden ancak bir çıkar) ilkesine dayalı 'Sudûr/Aklî Silsile' teorisini Câmî kökten reddeder. Bu teorinin Allah'ın hür iradesini kısıtladığını ve fâil-i muhtâr vasfını yok ettiğini belirtir. Kelâmcıların 'yoktan yaratma' (halku'l-âlem mine'l-adem) fikrini tenzih açısından doğru bulmakla birlikte, ademin mutlak bir hiçlik değil 'adem-i izâfî' olduğunu izah eden tasavvufî 'Tecellî' doktrinini ikame eder. Yaratılış, Allah'ın Kendi zâtî kemâlâtını ve Esmâ-i Hüsnâ'sını müşahede etmek istemesiyle başlayan, ezelî ilimdeki sâbit hakikatlerin (a'yân-ı sâbite) 'feyz-i mukaddes' ile varlık kokusunu almasından ibarettir.
FASIL VII: İlim Sıfatı ve Küllî-Cüz'î İdrak Meselesi
İslâm düşüncesinde İbn Sînâ'nın 'Allah cüz'îleri küllî bir tarzda bilir' önermesi, Gazâlî tarafından tekfir sebebi sayılmış büyük bir kriz yaratmıştır. Molla Câmî, ed-Dürretü'l-Fâhire'de bu meseleyi vuzuha kavuşturur. Filozofların gayesinin Allah'ın ilminde hâdiselerin değişmesiyle bir değişme meydana gelmesini (infial) engellemek olduğunu açıklar; ancak kullandıkları lafzın kusurlu olduğunu vurgular. Kelâmcıların ezelî ve her şeyi kuşatan ilim anlayışını zikrettikten sonra, Sûfiyye'nin 'İlim, mâlûma tâbidir' sırrını açıklar: Cenâb-ı Hak eşyayı hariçte var olmadan önce Kendi ezelî ilminde bizzat a'yân-ı sâbiteleriyle bilir; O'nun ilmi zamanın akışına ve cüz'î değişimlere muhtaç olmaksızın her an her zerreyi ihata eder.
FASIL VIII: Nedensellik (İlliyyet) ve Âdetullâh Meselesi
Meşşâî filozofların tabiat kuvvetlerine atfettiği 'zorunlu nedensellik' anlayışı ile Eş'arî kelâmcılarının 'ikdân/âdetullâh' doktrinini Câmî en ince mantıkî ayrımlarla tartıya koyar. Filozofların yanılgısı, ikinci derecedeki sebepleri (esbâb-ı zâhire) hakiki fâil zannetmeleridir. Eş'arîlerin sebepleri tamamen hükümsüz kılarak her an her fiili doğrudan Allah'a bağlayan atomculuğu tevhid açısından doğrudur; ancak irfan mektebi sebepleri 'ilâhî hikmetin perdesi' olarak görür. Allah, celâl ve izzetinin gereği olarak bu âlemde tecellîlerini sebepler perdesi arkasından yürütür; hakikatte sebep de müsebbeb de tek bir Hakîkat'in farklı tezahürleridir.
FASIL IX: Nübüvvet, Velâyet ve İnsân-ı Kâmil Mukayesesi
Molla Câmî, peygamberlik ve velâyet bahsinde üç ekolün mertebelerini tayin eder. Filozoflar peygamberi 'faal akılla ittisal kurmuş, tahayyül gücü en yüksek filozof-kanun koyucu' olarak görerek nübüvveti tabiî bir istidat derecesine indirgemişlerdir. Kelâmcılar nübüvveti tamamen ilâhî bir seçim ve bi'set olarak görerek ahlâkî ve amelî yönünü öne çıkarmışlardır. Câmî, İbnü'l-Arabî'nin 'İnsân-ı Kâmil' doktrini ile meseleyi taçlandırır: Peygamber ve velî, kâinatın manevî nüshası ve Hakk'ın mazhar-ı kâmilidir. Nübüvvet teşrîî ve zâhirî bir rehberlik iken, velâyet nübüvvetin bâtınî ve ebedî boyutudur; her iki makam da Nûr-ı Muhammedî hakikatine dayanır.
FASIL X: ed-Dürretü'l-Fâhire'nin Medreselere ve Osmanlı Düşüncesine Tesiri
ed-Dürretü'l-Fâhire, telif edildiği andan itibaren Osmanlı uleması arasında bir ders kitabı ve felsefî başvuru kaynağı haline gelmiştir. Eser üzerine bizzat Molla Câmî tarafından yazılan haşiyenin yanı sıra, Osmanlı şeyhülislâmı Kemâlpaşazâde (İbn Kemâl) ve meşhur müfessir Abdülgafûr-i Lârî gibi dev âlimler kapsamlı şerhler kaleme almışlardır. Fâtih Sultan Mehmed'in başlattığı felsefe-kelâm-tasavvuf sentezi arayışı, Molla Câmî'nin bu eseriyle en yetkin meyvesini vermiş; Osmanlı entelektüel aklı, hakikatin tekliğini zâhirî ve bâtınî ilimlerin imtizacında görme geleneğini bu eserle pekiştirmiştir.