Mîr Fendireskî: Risâle-i Sanâiyye ve Sanatlar Felsefesi
Hikmetin Pratik ve Nazari Boyutları, Varlık Hiyerarşisi ve Doğu-İslâm İrfan Karşılaştırması Külliyâtı
Fasıl 01: Mîr Ebu'l-Kāsım Fendireskî'nin Hayatı, Şahsiyeti ve Efsanevî Portresi
Mîr Ebu'l-Kāsım b. Mîrzâbek el-Hüseynî el-Fendireskî el-Esterâbâdî (ö. 1050/1640), 17. yüzyıl İslâm felsefesinin en özgün, nev-i şahsına münhasır ve karizmatik simalarından biridir. Esterâbâd yakınlarındaki Fendiresk kasabasında seyyid bir ailede doğan Mîr Fendireskî; dönemin kültür başkenti İsfahan'da tahsil görmüş, Şeyh Bahâî ve Mîr Dâmâd ile birlikte 'İsfahan Mektebi'nin Üç Büyük Kurucu Piri'nden biri kabul edilmiştir.
Fendireskî'nin şahsiyeti, saray debdebesini ve dünya makamlarını elinin tersiyle iten melâmî ve dervişâne tavrıyla efsaneleşmiştir. Şah Abbas devrinde sarayda en üst derecede hürmet görmesine rağmen, sıradan halkın, hamalların ve yoksulların arasına karışmış, gösterişsiz bir aba içinde yaşamıştır. Felsefeyi bir unvan veya zenginlik vasıtası değil, saf bir nefs terbiyesi ve hakikat aşkı olarak yaşamıştır.
Onun en dikkat çekici yönü ise Hindistan'a yaptığı uzun ve defalarca tekrarlanan seyahatlerdir. Bâbürlü sarayı ve Hint bilgeleriyle doğrudan temas kurmuş, Sanskritçe öğrenmiş, Hindu felsefesinin en derin metinlerini aslından incelemiş ve İslâm irfanı ile Doğu hikmetleri arasında mukayeseli bir diyalog kurmuştur. 1640 yılında İsfahan'da vefat etmiş ve Taht-ı Fûlâd mezarlığına defnedilmiştir.
Fasıl 02: İsfahan Felsefe Mektebi: Şeyh Bahâî, Mîr Dâmâd ve Fendireskî Üçlüsü
17. yüzyıl İsfahan'ı, İslâm medeniyetinin 'Rönesans'ı olarak adlandırılabilecek muazzam bir düşünce patlamasına sahne olmuştur. Bu mektep, İbn Sînâ meşşâîliğini, Sühreverdî işrâkīliğini, İbnü'l-Arabî vahdet-i vücûdunu ve Ehl-i Beyt irfanını meczeden 'Hikmet-i Müteâliye'nin beşiğidir. Bu mektebin kurucu sacayağını Şeyh Bahâî, Mîr Dâmâd ve Mîr Fendireskî teşkil etmiştir.
Şeyh Bahâî mimari, fıkıh, matematik ve tasavvufun pratik sentezini temsil ederken; Mîr Dâmâd 'Kabesât'ında zamanın ve varlığın en soyut metafiziksel tahlillerini (hudûs-i dehrî) yapmıştır. Mîr Fendireskî ise felsefenin tabiata, cemiyete, mesleklere ve insan sanatlarına nasıl nüfuz ettiğini inceleyen pratik hikmet ve mukayeseli dinler alanında mektebin üçüncü kutbu olmuştur.
Bu üç büyük üstat, Molla Sadrâ'nın hocalarıdır. Molla Sadrâ'nın geniş ufku, Mîr Dâmâd'ın metafiziksel derinliği ile Mîr Fendireskî'nin zahitliği, açık fikirliliği ve sanat felsefesinin terkibiyle yoğrulmuştur.
Fasıl 03: 'Risâle-i Sanâiyye' (Hakîkat-i San'at Risalesi) ve Konusu
Mîr Fendireskî'nin en meşhur ve etkili felsefî eseri, Farsça kaleme aldığı 'Risâle-i Sanâiyye'dir (Sanatlar Risalesi). Eser, İslâm felsefe tarihinde zanaatları, meslekleri ve sanatları saf bir metafiziksel ve ahlâkî temele oturtan ilk ve en kapsamlı monografi olma özelliğini taşır.
Fendireskî esere şu temel soruyla başlar: Sanat (san'at) nedir ve insanın yeryüzündeki mevcudiyetiyle nasıl bir irtibatı vardır? Ona göre sanat, yalnızca el emeği veya marangozluk, demircilik gibi maddi bir uğraş değildir; aklın, ruhun ve bedenin birleşerek varlıkta bir yetkinlik ve kemâl açığa çıkarmasıdır.
Yirmi dört fasıldan oluşan risalede Fendireskî; sanatı tarif eder, sanatların derecelerini, birbirleriyle hiyerarşisini, insan nefsinin tekâmülündeki rollerini ve nihayetinde 'Sâni-i Hakîkî' olan Allah Teâlâ'nın kâinattaki sanatı ile insanın sanatı arasındaki rabıtayı açıklar.
Fasıl 04: Sanatların Ontolojik Hiyerarşisi: Maddî Zanaatlardan Aklî Hikmete
Fendireskî, sanatları gayelerine, aletlerine ve maddeyle ilişkilerine göre basamaklandırır. En alt basamakta sadece bedenin hayati ihtiyaçlarını karşılayan zaruri sanatlar (ziraat, dokuma, yapıcılık) yer alır. Bunlar olmaksızın biyolojik hayat kaim olamaz; ancak insan sırf bu sanatlar için yaratılmamıştır.
Bir üst basamakta aklı ve duyuları terbiye eden riyâzî ve estetik sanatlar (hendese, hat, musiki, mimari) bulunur. Bu sanatlar, maddeyi kaba halinden çıkarıp ona hendesî oranlar ve ahenk kazandırır. Ancak sanatların en şereflisi ve zirvesi, alet olarak zihni ve nefsi kullanan 'Hikmet' (felsefe/marifet) ve 'Siyâset-i Fâzıla' sanatıdır.
Fendireskî'ye göre Hikmet, bütün sanatların başıdır (reîsü's-sanâi'). Zira diğer bütün sanatlar cüz'î varlıkları tanzim ederken; Hikmet sanatı, bütün varlığı, nefsin kemâlini ve insanın ebedî saadetini gaye edinir. Dolayısıyla hakiki sanatkâr, kendi nefsini faziletlerle süsleyen ve onu ilahî ahlâkla tezyin eden 'Hakîm'dir.
Fasıl 05: Sâni-i Hakîkî Olarak Allah ve Kozmik Sanatkârlık (San'atullâh)
Risâle-i Sanâiyye'nin en lirik ve metafiziksel fasılları, Allah Teâlâ'nın 'Sâni' ve 'Hâlık' isimlerinin kâinattaki tecellîlerinin anlatıldığı kısımlardır. Fendireskî, kâinatın alelâde bir madde yığını değil, İlahî Sanatkâr'ın eşsiz bir sanat eseri (san'atullâh) olduğunu vurgular.
İnsanın sanatı, Allah'ın sanatının bir gölgesi ve taklididir. Allah Teâlâ yoktan var ederek (ibdâ') ve suret vererek (tasvîr) kâinatı inşa etmiştir; insan ise Allah'ın yarattığı maddelere aklı ve kabiliyeti nispetinde yeni sûretler kazandırarak ilahî hilafet vazifesini icra eder.
Bu sebeple Fendireskî'ye göre her zanaatkâr ve sanatçı, işini yaparken bir tür ibadet ve tecellî aynalığı içindedir. Bir demirci demiri işlerken, bir marangoz ağaca şekil verirken veya bir hekim bedeni tedavi ederken; aslında ilahî nizamın bir cüz'ünü kemâle erdirmektedir. Sanatını hıyanetle veya eksik yapan kimse, yalnızca müşterisine değil, bizâtihi varlığın ilahî nizamına karşı saygısızlık etmiş olur.
Fasıl 06: Mîr Fendireskî ve Hint İrfanı: 'Yoga Vasistha' ve Doğu Bilgeliği
Mîr Fendireskî'nin felsefe tarihindeki en benzersiz icraatlarından biri, Sanskritçe kaleme alınmış kadim Advaita Vedanta felsefesinin temel metinlerinden olan 'Yoga Vasistha'yı Farsça'ya tercüme ettirip şerh etmesidir ('Müntehab-ı Cûg-bâsişt').
Fendireskî, Bâbürlü İmparatoru Ekber Şah ve Cihangir devrinde Hindistan'da uzun yıllar kalmış, Brahman ve yogi bilgeleriyle metafiziksel münazaralara girişmiştir. O, Batılı oryantalistlerden asırlar önce Doğu dinlerini ve felsefelerini önyargısız, doğrudan kaynaklarından ve derin bir tefekkürle inceleyen ilk büyük İslâm mukayeseli felsefecisidir.
Fendireskî, Hindu felsefesindeki 'Maya' (dünyanın bir yanılsama/gölge olması) kavramı ile İslâm tasavvufundaki 'Mâsivâ' ve 'Vahdet-i Vücûd' anlayışı arasında derin paralellikler keşfetmiştir. Nefsin maddi bağlardan arınarak saf bilince (moksha / fenâfillâh) ulaşması fikrini İbn Sînâ ve Sühreverdî terminolojisiyle şerh etmiş; tevhîdin evrensel fıtrî izlerini Doğu bilgeliğinde aramıştır.
Fasıl 07: Varlık Aynası Olarak Âlem: Fendireskî'nin Meşhur Kasidesi
Mîr Fendireskî, felsefî fikirlerini şiir diliyle de ölümsüzleştirmiştir. Onun Fars edebiyatı ve felsefesinin zirve metinlerinden biri kabul edilen meşhur 'Hikemî Kasidesi' (Kasîde-i Felsefiyye), varlığın mertebelerini ve semavi-arzî irtibatı özetleyen bir şaheserdir.
Kasidenin meşhur beyitleri şöyle başlar: 'Çarh bâ in ahterân nâzük ü hoş mî-reved / Çihre-i ez perde-i gayb be-rûn mî-keşed / Suretî der zîr-i deryâ-yı felek ez sûret-i bâlâst / Ânçe der bâlâst her âyine der zîr-i semâst...' (Bu felek üzerindeki yıldızlarla ne kadar latif ve güzel dönüyor; gayb perdesinden yüzünü dışarı çıkarıyor. Felek denizinin altındaki her sûret, yukarıdaki sûretin yansımasıdır; yukarıda ne varsa, mutlaka bu gök kubbenin altında da mevcuttur).
Bu kaside, Hermesçi 'Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır' (As above, so below) kadim hikmet ilkesinin İslâmî tevhîd ve melekût metafiziğiyle ifadesidir. Fendireskî bu kasidede yeryüzündeki her bir cüz'ün, gökyüzündeki bir yıldıza ve melekûtî bir hakikate bağlı olduğunu veciz bir ahenkle terennüm etmiştir.
Fasıl 08: Tabiat Felsefesi ve Hareket-Cevher Anlayışı
Fendireskî, tabiat felsefesinde İbn Sînâ meşşâîliğine sadık kalmakla birlikte, talebesi Molla Sadrâ'nın daha sonra geliştireceği 'cevherî hareket' (hareket-i cevheriyye) fikrine giden yolu açan cesur sezgiler ortaya koymuştur. O, cisimlerin sadece arazlarında (renk, konum, sıcaklık) değil; bizzat zâtî istidatlarında da sürekli bir tekâmül ve akış halinde olduğunu ima etmiştir.
Fendireskî'ye göre tabiat ölü ve donuk bir kütle değildir; kendi içinde sürekli ilahî kemâle doğru şevk duyan canlı bir organdır. Taş madene, maden bitkiye, bitki hayvana, hayvan insana ve insan kâmil akla doğru bir tekâmül merdiveni tırmanır.
Bu kozmik tekâmül anlayışı, onun sanat felsefesiyle de doğrudan irtibatlıdır. Sanat, insanın tabiatın bu tekâmül hamlesine aklıyla iştirak etmesi ve maddeyi kemâl noktasına doğru hızlandırmasıdır.
Fasıl 09: Simya, Madenler ve Kozmik Havas Tecrübeleri
Mîr Fendireskî hakkında çağdaş kaynakların (örneğin 'Kısasü'l-Ulemâ' ve Bâbürlü seyahatnameleri) ittifakla naklettiği bir diğer husus, onun simya (kimiya), iksir ve madenlerin dönüşümü ilimlerine dair derin vukufiyetidir. Ancak Fendireskî için simya, adi madenleri altına çevirip zengin olma hırsı değil; maddenin arınma sürecinin manevi bir sembolüdür.
Fendireskî, madenlerin yeraltındaki oluşumunu ve feleklerin tesirini incelemiş; Câbir b. Hayyân ve Râzî geleneklerini şerh etmiştir. Ona göre bakırın veya kurşunun altına dönüşmesi, nefsin paslarından (cehalet, şehvet, kibir) arınarak saf nûr ve altın haline (kâmil insan) dönüşmesinin fiziksel bir mecazıdır.
Ayrıca Fendireskî, riyazetle bedenin ağırlıklarından kurtulma (tayy-i mekân, su üstünde yürüme ve nefes kontrolü) gibi mistik halleri bizzat tecrübe etmiş ve bunları nefs-i nâtıkanın maddeye olan hâkimiyetinin tabii bir neticesi olarak izah etmiştir.
Fasıl 10: Mîr Fendireskî'nin Kalıcı Etkisi ve İslâm Düşüncesindeki Müstesna Yeri
Mîr Ebu'l-Kāsım Fendireskî, İslâm felsefe tarihinin en özgür, en sahici ve derinlikli dehalarından biri olarak hafızalara kazınmıştır. O, felsefeyi saray kütüphanelerinin ve medrese kürsülerinin fildişi kulesinden çıkarıp sokağa, çarşıya, zanaatkârın tezgâhına ve bizzat hayatın içine taşımıştır.
Onun Risâle-i Sanâiyye'si, meslek ahlâkının (fütüvvet ve ahilik) en yüksek felsefî temellendirmesi olarak asırlar boyu okunmuştur. Hint felsefesi üzerine yaptığı çalışmalarıyla kültürlerarası felsefenin ilk öncülerinden olmuş; öğrencileri ve takipçileri vasıtasıyla İsfahan Mektebi'nin ruhunu diri tutmuştur.
Mîr Fendireskî; bilginin amelle, aklın aşkla, felsefenin zahitlikle ve sanatın tevhîdle nasıl kucaklaşabileceğinin yaşayan muazzam bir timsali olarak İslâm medeniyetinin semasında parıldayan kutup yıldızlarından biri olmaya devam etmektedir.