FASIL I: 'Fîhi Mâ Fîh' İsminin Sırrı ve Eserin İrfan Tarihindeki Yeri
Fîhi Mâ Fîh (İçindekiler İçindedir / Ne Varsa Ondadır), Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin (ö. 672/1273) maneviyat meclislerinde müridlerine, dönemin devlet adamlarına ve ilim ehline irad ettiği irticâlî sohbetlerin oğlu Sultan Veled ve yakın talebeleri tarafından derlenmesiyle vücut bulmuş muazzam bir irfan hazinesidir.
Eserin ismi, Arapça kelam ve tasavvuf edebiyatında 'Zahirinde ne görünüyorsa batınında da o vardır; onda her ne ararsan mevcuttur' anlamına gelen kutlu bir darbımeseldir. Mesnevî-i Şerîf hakikatlerin şiir ve temsil libasına bürünmüş hali iken, Fîhi Mâ Fîh aynı hakikatlerin yalın, dolaysız, soru-cevap ve canlı diyalog tarzında ortaya konulmuş nesir şerhidir.
FASIL II: Suret ile Mânâ İkiliği: 'Suret Fanidir, Mânâ Baki Kalır'
Mevlânâ'nın Fîhi Mâ Fîh'te üzerinde en çok durduğu temel mihver, kâinattaki 'Suret' (form/görünüş) ile 'Mânâ' (öz/hakikat) arasındaki ontolojik farktır:
«İnsan suret bakımından bir avuç toprak, mânâ bakımından ise koca bir âlemdir. Sureti bir testi, mânâyı ise testinin içindeki berrak su bil. Akıllılar testiye değil, içindeki suya meyleder; ahmaklar ise süslü testiye takılıp susuzluktan helak olur.»
Dünyadaki bütün kavgalar, ihtilaflar ve sapmalar surete tapınmaktan doğar. Dinlerin, ibadetlerin ve ilimlerin zâhiri birer kılıftır; asıl maksat ise o kılıfın içindeki İlahî Marifet nurudur.
Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin (604-672 / 1207-1273) sohbet meclislerinde irat ettiği hikmetli kelâmların oğlu Sultan Veled ve Çelebi Hüsâmeddin tarafından kayda geçirilmesiyle vücut bulan Fîhi Mâ Fîh (İçindeki İçindedir / Ne Varsa Ondadır), Mevlânâ irfanının nesir sahasındaki en duru şaheseridir.
Yetmiş bir fasıldan oluşan eserde Mevlânâ; Selçuklu veziri Mu'înüddin Pervâne başta olmak üzere devrin uleması, devlet ricali ve dervişleriyle yaptığı hasbihallerde dinin bâtınî ruhunu, insanın dünyaya geliş gayesini ve aşkın sırrını izah eder. Eserin üslubu, Mesnevî'nin manzum ummanını düz yazı lisanıyla şerh eden bir tefsir mahiyetindedir.
FASIL III: Muîneddin Pervâne ile Sohbetler: Siyaset ve İrfan Dengesi
Eserde Selçuklu veziri ve nâibi Muîneddin Pervâne'nin sıkça mecliste hazır bulunduğu ve Mevlânâ'ya devlet idaresi, adalet, Moğol istilası ve nefis terbiyesi üzerine sorular sorduğu görülür.
Mevlânâ vezire hitaben şöyle buyurur: 'Sen dersin ki: Ben gece gündüz halkın işleriyle uğraşıyorum, fitneleri bastırıyorum, bu da bir hayırdır. Evet, bu hayırdır; lakin bil ki sen bu işlerin vasıtasısın. Gönlünü bu işlere bağlayıp asıl sahibini unutursan, kazandığını sandığın şey senin felaketin olur. Padişahların ve vezirlerin kalbi, sarayların değil, hakiki dervişlerin feyzine muhtaçtır.' Bu diyaloglar, İslam siyaset ahlakının en saf tasavvufi tezahürleridir.
FASIL IV: İnsanın Yaratılış Gayesi: 'Biz İnsanı Kendi Suretimizde Yarattık'
Fîhi Mâ Fîh'in en çarpıcı fasıllarından biri, insanın kozmik mevkii bahsidir. Mevlânâ buyurur ki:
«Allah Teâlâ buyurur ki: 'Ey kulum! Ben yeri, göğü, Arş'ı ve Kürsî'yi yarattım da onlar Bana sığmadı; lakin mümin kulumun kalbine sığdım.' Eğer sen bir şehre gitsen ve orada binbir çeşit altın, gümüş, kumaş satın alsan, lakin oraya gitmendeki asıl gayeyi (padişahın mektubunu teslim etmeyi) unutursan, hiçbir şey yapmamış sayılırsın. İşte insanın dünyadaki vazifesi de böyledir; binbir hüner sahibi olsan da kalbini Rabbine ayna yapmadıktan sonra bütün gayretin hederdir.»
FASIL V: Akıl ile Aşkın Mukayesesi: 'Akıl Gölgedir, Aşk Güneştir'
Felsefecilerin ve kuru kelâmcıların salt akılcılığını eleştiren Mevlânâ, aklı hakir görmez; fakat aklın sınırlarını tayin eder. Akıl bir kılavuzdur, padişahın kapısına kadar yol gösterir; lakin padişahın huzuruna girildiğinde aklın görevi biter ve aşk başlar.
Akıl menfaatleri hesaplar, risklerden kaçınır ve varlığını korumaya çalışır. Aşk ise varlığı fedâ eder, can pazarında kâr aramaz ve fena denizine tereddütsüz dalar. Cebrail Aleyhisselam'ın Mirac gecesi Sidre-i Müntehâ'da Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) 'Bir parmak ucu daha ilerlersem yanarım' demesi aklın nihayetidir; Fahr-i Kâinat Efendimiz'in 'Yanarsam ben yanayım' diyerek vuslata yürümesi ise aşkın makamıdır.
FASIL VI: Namazın ve İbadetlerin Bâtınî Rûhu
Fîhi Mâ Fîh'te namaz bahsi fevkalade derindir. Mevlânâ, namazın sadece rükû ve secdeden ibaret olmadığını haykırır:
«Diyorlar ki: 'Falan kimse namaz kılıyor.' Ben de derim ki: 'O namaz kılmıyor, o namazın kalıbını icra ediyor.' Hakiki namaz, kulun kendini tamamen yok bilip Hakk'ın varlığında erimesidir. Namazın içindeki tekbir, kâinatı arkaya atmak; kıyam, mahşer divanında durmak; rükû, acziyetini itiraf etmek; secde ise topraktan geldiğini ve yine toprağa dönüp yok olacağını ikrar etmektir.»
FASIL VII: Dert ve Istırabın Manevi Kıymeti: 'Dert Olmasa Deva Gelmez'
Mevlânâ'ya göre dert, insanın kalbini yumuşatan ve Hakk'a yönelten ilahi bir lütuftur:
'Çocuk ağlamadıkça annesi ona süt vermez. Bulut ağlamadıkça çimenler yeşermez. Kulun içi yanıp inlemedikçe İlahî Rahmet pınarları coşmaz.'
İnsanın başına gelen belalar, hastalıklar ve hüzünler; gurur ve kibir perdesini yırtmak için gönderilmiş manevi cerrahlardır. İçi rahat, keyfi yerinde olan kimse ekseriya gaflete dalar; içi yaralı ve mahzun olan kimse ise her an Rabbini çağırır.
FASIL VIII: Vahdet-i Vücûd ve Kesret Âlemi: 'Güneş Bir, Işıkları Çoktur'
Kâinattaki çokluk (kesret) vehimden ibarettir. Mevlânâ, güneş ve pencereler misaliyle tevhidi açıklar:
Bir odaya yüz ayrı pencereden ışık girse, odaya bakan kimse yüz ayrı ışık var sanır. Lakin başını kaldırıp dışarı baksaydı, bütün bu ışıkların tek bir güneşten kaynaklandığını anlardı.
Mahlukatın suretleri pencereler gibidir; onların içindeki hayat, ilim, şuur ve güzellik ise Cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-i Hüsnâ'sının tecellî nurlarıdır. Ârif odadaki ışıklara değil, güneşe bakar.
FASIL IX: Şems-i Tebrîzî Hatırası ve Cezbe İklimi
Fîhi Mâ Fîh sayfaları arasında Şems-i Tebrîzî Hazretleri'nin adı geçtiğinde Mevlânâ'nın kelimeleri adeta tutuşur. Şems, Mevlânâ'nın içindeki gizli denizi dalgalandıran ilahi bir şimşektir.
Mevlânâ, kütüphaneler dolusu medrese ilmini Şems'in bir tek nazarıyla yakmış ve 'Bilen' bir âlimden 'Yanan' bir âşığa inkılap etmiştir. Fîhi Mâ Fîh, bu yanışın küllerinden yükselen hikmet damlalarıdır.
FASIL X: Fîhi Mâ Fîh'in Asırlara Seslenen Çağrısı
Fîhi Mâ Fîh, sadece 13. yüzyıl Selçuklu Konya'sının değil, tüm çağların ruh hekimidir. Maddeye esir olmuş, nefsani arzuların labirentinde kaybolmuş modern insana kendi hakikatini fısıldar:
«Ey insan! Sen pazarda satılan bir köle değilsin; sen İlahî Nüsha'sın, padişahın gözbebeğisin. Kendini ucuza satma, süflî arzular için koca ömrü heba etme. İçindeki defineyi ara, çünkü ne arıyorsan sen osun!»
FASIL XI: Mevlânâ'nın Semâ ve Aşk Felsefesi: Kalbî Cezbe ve Âlem-i Misâl
Hz. Mevlânâ'nın Fîhi Mâ Fîh meclislerinde sıkça değindiği en veciz hakikatlerden biri de Semâ âyininin ontolojik ve kozmik manasıdır. Mevlânâ'ya göre Semâ, avamın zannettiği gibi nefsi eğlendiren bir oyun veya dünyevi bir musiki meşki değildir; aksine arşın etrafında dönen melekût ordularının, güneşin etrafında sema eden seyyarelerin ve atom çekirdeği etrafında cezbeye kapılan elektronların kozmik ibadetine bilinçli bir iştiraktir.
Mevlânâ der ki: 'Semâın ne olduğunu bilir misin? Semâ, 'Elestü bi-Rabbiküm' (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) hitabını duymak ve 'Belâ' (Evet, Sen bizim Rabbimizsin!) diyerek can kuşu gibi çırpınmaktır. Semâ, insanın yokluk deryasında eriyip kendi zerrelerinin zikrini işitmesidir.' Bu fasılda Mevlânâ, ruhun beden kafesinden kurtulup Âlem-i Misâl'deki asıl vatanına kanat çırpışını ve kalbî cezbenin aklı aşan nûrani mertebelerini tahlil eder. Semâ eden dervişin sağ elini göğe açması Hakk'tan feyz ve rahmet almak; sol elini yere indirmesi ise aldığı ilahi lütfu halka dağıtmak manasına gelir. Kendisi aradan çekilmiş, yalnız Hakk'ın zuhur aynası olmuştur.
FASIL XII: Fîhi Mâ Fîh'in Nüsha Tenkitleri, Şerh Geleneği ve E-E-A-T Kaynakçası
Hz. Mevlânâ'nın Fîhi Mâ Fîh eseri, sohbet meclisleri, bâtınî sırlar, Çelebi Hüsâmeddin ve Muîneddin Pervâne diyalogları, suret ve mânâ hakikati, insan-ı kâmil arayışı.