Kaygusuz Abdal: Budalanâme, Kitâb-ı Miglâte ve Bektâşî İrfân Külliyâtı
Abdal Mûsâ Sultan'ın Gözbebeği Gaybî Bey; Vahdet-i Vücûd'un Türkçe Dili, Nefis Terbiyesinde Akıl ve Budalalık Diyalektiği, Vücûdnâme ve Saraynâme Alegorileri Üzerine 10 Fasıllık Büyük Monografi.
FASIL I: Alâeddin Gaybî'den Kaygusuz Abdal'a: Av Hikâyesi, Abdal Mûsâ Eşiği ve İntisâb
Anadolu Türk tasavvuf ve Alevî-Bektâşî irfânının en özgün, en coşkulu ve sembolik dili en yüksek şahsiyetlerinden biri olan Kaygusuz Abdal, asıl adıyla Alâeddin Gaybî, XIV. yüzyılın ikinci yarısı ile XV. yüzyılın başlarında yaşamıştır. Menâkıbnâmelerdeki rivayetlere göre Alanya Beyi'nin oğlu olan Gaybî Bey, zâhirî ilimlerde, binicilikte, okçulukta ve beylik idaresinde mahir, seçkin bir asilzade olarak yetiştirilmiştir. Ancak onun kaderindeki hakiki avlanma, dünyevî bir av macerası suretinde tecellî etmiştir.
Rivayete göre Gaybî Bey, ormanda avlanırken bir geyiğin peşine düşer; attığı ok geyiğin koltuğunun altına saplanır. Yaralı geyik kaçarak Elmalı yakınlarındaki Tekke köyünde kain Abdal Mûsâ Dergâhı'na sığınır. Geyiğin ardından hışımla dergâha giren genç bey, dervişlerden avını talep eder. Dergâhın pîri, Hacı Bektâş-ı Velî'nin ulu halifesi Abdal Mûsâ Sultan hırkasını kaldırarak koltuğunun altındaki saplanmış oku gösterir: 'Attığın ok bu mudur ey bey oğlu?' Bu dehşetli keramet ve ledünnî tecellî karşısında Gaybî Bey'in dünyevî benliği darmadağın olur; diz çökerek nefsini Abdal Mûsâ'nın iradesine teslim eder. Beylik libaslarını çıkarıp dervişlik tennuresini giyer; kırk yıl sürecek nefs çilesine, dergâhın odunculuk ve hizmet makamına talip olur. Mürşidi ona dünyevî kaygılardan tamamen soyunduğu, Hakk'tan gayrı her şeyi terk ettiği için 'Kaygusuz' lakabını verir.
FASIL II: Budalanâme: Akl-ı Cüz'îden Akl-ı Küll'e, 'Budala' Kavramının İrfânî Anatomisi
Kaygusuz Abdal'ın mensur tasavvufî eserlerinin başında gelen 'Budalanâme', İslâm tasavvufundaki 'Melâmet', 'Cezbe' ve 'Fakr' makamlarının Türkçe edebiyattaki en sarsıcı beyannamesidir. Eserde geçen 'Budala' kavramı, halk ağzındaki ahmaklık veya akıl yoksunluğu anlamına asla gelmez; bilakis dünyevî menfaat, kibir, şöhret ve zâhirî idrak peşinde koşan Akl-ı Maâş'ı (Cüz'î Akıl) terk edip, Hakîkat-i İlâhiyye ile aydınlanmış Akl-ı Meâd ve Akl-ı Küll mertebesine ulaşan velîyi remzeder.
Kaygusuz'a göre insan-ı kâmil, zâhir ehlinin nazarında 'budala' görünür; zira o dünyanın fâni makamlarına, altın ve gümüşe, riyâkâr zâhidlerin sahte takvâsına zerre kadar kıymet vermez. Budalanâme'de nefs ile ruhun savaşı, kalbin tasfiyesi, dünya sevgisinin kalpten sökülüp atılması ve dervişin 'ölmeden önce ölme' sırrına mazhariyeti adım adım işlenir. Derviş, varlık elbisesini soyunup fenâfillâh deryasına daldığında, halk onu meczup sanır; hâlbuki o, Hakk'ın tecellî aynası haline gelmiş hakiki bir sultandır.
FASIL III: Kitâb-ı Miglâte: Rüyâ Metafiziği, Şeytanla Münazara ve İblis'in Hileleri
Kaygusuz Abdal'ın diğer bir şaheseri olan 'Kitâb-ı Miglâte', rüya içinde rüya motifiyle kurgulanmış muhteşem bir irfânî psiko-spiritüel anlatıdır. Eser, dervişin rüyasında gördüğü dehşetli sahnelerle başlar: Şeytan ve avenesi, dervişi Hak yolundan saptırmak, gurura düşürmek ve şüpheye sevk etmek için en incelikli vesveselerle ona yaklaşır. Eserde derviş ile İblis arasında cereyan eden felsefî ve itikadî münazaralar, tasavvuf tarihinin en çarpıcı diyalogları arasındadır.
Kaygusuz Abdal, İblis'in insana sadece kötülük yoluyla değil, ekseriya ibadet, ilim ve sahte keramete dayalı 'bâtıl bir takvâ kibri' aşılayarak yaklaştığını fâş eder. Kitâb-ı Miglâte, zâhir ulemasının dahi içine düşebileceği riyâ kuyularını bir bir gösterir. Derviş, nefsinin hilelerini keşfettikçe her uyanışında başka bir rüya katmanında olduğunu anlar; tâ ki fenâ-yı mutlak ile nûr-ı tevhîde erişip Hak Teâlâ'nın zâtî vikâyesine sığınıncaya dek. Eser, sâlik için mükemmel bir nefis muhasebesi ve manevi uyanış kılavuzudur.
FASIL IV: Vücûdnâme ve Saraynâme: Mikrokozmos Olarak İnsan Bedeni ve Şehir Alegorisi
Tasavvuf düşüncesinin 'Âlem büyük bir insandır, insan ise küçük bir âlemdir' (el-İnsânu âlemün sagîr ve'l-âlemu insânün kebîr) umdesini Kaygusuz Abdal 'Vücûdnâme' ve 'Saraynâme' adlı eserlerinde eşsiz alegorilerle teşrih eder. Vücûdnâme'de insan bedeni, baştan ayağa ilahî bir şehir veya muhteşem bir saray olarak tasvir edilir.
Bu sarayın sultanı 'Can' (Ruh), veziri 'Akıl', düşmanı ise kaleyi fethetmeye çalışan 'Nefs-i Emmâre' ve ordusu olan şehvet, gazap, kibir ve hasettir. Vücuttaki uzuvlar, hisler ve letaifler sarayın kapıları, burçları ve muhafızlarıdır. Şayet akıl veziri sultan olan ruhun emrinde şeriat ve tarikat ahkâmına riayet ederse, memleket adalet ve nurla dolar; şayet nefs-i emmâre dizginleri ele alırsa beden şehri harabeye döner. Kaygusuz bu anatomik ve kozmolojik şerhle, sâlikin kendi bedenini ve nefsini tanımadan Hakk'ı tanıyamayacağı sırrını (Men arefe nefsehû fekad arefe Rabbehû) Türkçe lisanın en duru üslubuyla tefsir etmiştir.
FASIL V: Dilgüşâ ve Gevhernâme: Vahdet-i Vücûd Neşvesi ve Türkçe İrfanın Doğuşu
Kaygusuz Abdal, İbnü'l-Arabî ve Sadreddin Konevî mektebinin en derin Vahdet-i Vücûd doktrinlerini, Farsca veya Arapça'nın ağır ıstılahlarına boğmadan, Anadolu Türkçesinin arı ve duru dehâsıyla terennüm eden öncüdür. 'Dilgüşâ' (Gönül Açan) ve 'Gevhernâme' (Cevher Kitabı) adlı manzum ve mensur risalelerinde varlığın birliği, tecellî mertebeleri ve Hakîkat-i Muhammediyye sırrı nakış nakış işlenir.
Gevhernâme'de ilk yaratılan cevherin Resûl-i Ekrem'in (s.a.v.) Nûr-ı Mübâreki olduğu, bu nûrdan on sekiz bin âlemin halk edildiği beyan edilir: 'O gevherden vücûda geldi âlem / O gevher nûrudur vallâhi âdem'. Dilgüşâ'da ise vahdet deryasının dalgalanışı, kesret suretlerinin birer köpükten ibaret oluşu ve hakiki ârifin her zerrede vech-i ilâhîyi müşahede edişi gönülleri ferahlatan bir üslupla aktarılır. Kaygusuz'un bu eserleri, Yunus Emre'nin şiirle açtığı çığırı mensur ve manzum irfânî risalelerle müesseseleştiren en büyük halkadır.
FASIL VI: Şathiyyât-ı Kaygusuz: Sembolik Dil, Kaz ve Lokma Hicivleri, Bâtınî Remizler
Türk tasavvuf edebiyatında Kaygusuz Abdal denilince ilk akla gelen unsurlardan biri onun 'Şathiyyât' (şathiye) türündeki benzersiz şiirleridir. Yüzeysel bakan zâhir uleması tarafından hezeyan veya alay sanılan bu manzumeler, hakikatte tasavvufî tecrübenin, vecd halinin ve ilahî paradoksların bâtınî remizlerle örtülmüş en yüksek şifreleridir.
Meşhur 'Kaz Kasidesi'nde (Bir kaz aldım karıdan / Boynu da uzun borudan...) pişen, kırk gün kaynadığı halde pişmeyen, kazanı delen kaz motifi; terbiye edilmesi en çetin varlık olan 'Nefs-i Emmâre'nin şifresidir. Kıldan köprü kurup kullarını üzerinden geçirmeye çalışan zâhidin cennet-cehennem tasavvuruyla tatlı bir dille eğlenirken, aslında şekilperest din anlayışını ve korkuya dayalı sahte dindarlığı yerin dibine batırır. Kaygusuz şathiyyâtıyla ham sofunun putlarını kırar, aşkın ve tevhîdin hudutsuz enginliğini haykırır.
FASIL VII: Dört Kapı Kırk Makam: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat Nizâmı
Hacı Bektâş-ı Velî'nin Makâlât'ında vazettiği 'Dört Kapı Kırk Makam' sistemi, Kaygusuz Abdal'ın bütün eserlerinin temel ahlâkî ve seyrüsülûk iskeletini teşkil eder. Kaygusuz, şeriat kapısını temelsiz bir bina inşa edilemeyeceği gibi tarikat ve hakikatin vazgeçilmez zemini olarak görür. Şeriat gemidir, tarikat denizdir, marifet dalgıçlıktır, hakikat ise denizden çıkarılan paha biçilmez incidir.
Birinci kapı Şeriat: İlim tahsil etmek, ibadetleri yerine getirmek ve haramlardan kaçınmaktır. İkinci kapı Tarikat: Bir kâmil mürşide bağlanmak, tevbe etmek, nefsini tezkiye etmek ve hizmet etmektir. Üçüncü kapı Marifet: Kalp gözüyle basirete ermek, sabır, tefekkür, tevekkül ve ilahî sırları idrak etmektir. Dördüncü kapı Hakikat: Fenâfillâh ve Bekâbillâh makamında tevhîd-i zâta kavuşmak, yetmiş iki millete bir nazarla bakmak ve Hakk ile Hak olmaktır. Kaygusuz, bu kapılardan geçmeyenlerin dervişlik iddiasının kuru bir davadan ibaret olduğunu ısrarla vurgular.
FASIL VIII: Ehl-i Beyt Muhabbeti, On İki İmam Neşvesi ve Kerbelâ Sırrı
Kaygusuz Abdal'ın dîvânı ve nefesleri, baştan sona Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali velâyeti ve On İki İmam hürmetiyle yoğrulmuştur. Ona göre Resûlullah'a muhabbetin sıhhati, O'nun Ehl-i Beyt'ine ve Âl-i Abâ'sına beslenen samimi muhabbetle kaimdir. Hz. Ali, velâyet şahı, ilmin kapısı ve sırr-ı gaybın kâşifidir: 'Ali evvel Ali âhir / Ali bâtın Ali zâhir'.
Kerbelâ fâciasını terennüm ettiği mersiyelerinde Kaygusuz, Şehîd-i Deşt-i Kerbelâ İmâm Hüseyin'in (r.a.) fedakârlığını sadece tarihî bir matem olarak değil, hakkın bâtıla, mazlumun zâlime karşı kıyamete kadar sürecek adalet ve aşk sancağı olarak yüceltir. İmam Zeynelâbidîn, İmam Muhammed Bâkır ve İmam Câfer es-Sâdık silsilesiyle gelen ledün ilmine olan bağlılığını her vesileyle dile getirir; Bektâşî irfânının temel akidesini bu nebevî muhabbet üzerine kurar.
FASIL IX: Abdal Mûsâ Dergâhı'ndan Mısır Kasrü'l-Ayn Tekkesi'ne: Rum Abdalları ve Mısır Fütûhâtı
Kaygusuz Abdal, sadece Anadolu'da değil, Osmanlı'nın sınır ötesi coğrafyalarında ve İslâm dünyasının merkezlerinde de irşad faaliyetlerinde bulunmuş bir alp-eren ve kutuptur. Mürşidi Abdal Mûsâ Sultan'ın emri ve icazetiyle hacca gitmiş, Hicaz, Şam, Bağdat ve nihayet Mısır'a intikal etmiştir.
Kahire'de Mukattam Dağı eteklerinde, Nil nehrine nazır mevkide kurduğu 'Kasrü'l-Ayn Tekkesi' (bilahare Kaygusuz Abdal Tekkesi olarak anılmıştır), Bektâşîliğin Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki en mühim irfan merkezi haline gelmiştir. Memlûk sultanları ve halkı onun yüksek ahlâkına, cömertliğine ve kerametlerine hayran kalarak dergâha vakıflar tahsis etmişlerdir. Kaygusuz, Rum Abdalları'nın (Horasan Erenleri) dervişlik ruhunu Kahire'nin kadîm medeniyetiyle buluşturmuş, yüzlerce talebe yetiştirerek vefatında bu tekkenin haziresine sırlanmıştır.
FASIL X: Netice ve Hülâsa: Kaygusuz Abdal'ın Türk Dili, Tasavvuf Kültürü ve İrfanımıza Mirası
Kaygusuz Abdal, XIV. ve XV. yüzyıl Anadolu'sunda Türkçe'nin yüksek bir irfan, felsefe ve metafizik dili haline gelmesinde Âşık Paşa ve Yunus Emre ile birlikte en büyük mimarlardan biridir. O, en çetin varlık ve vahdet meselelerini, halkın anlayabileceği atasözleri, nükte, mizah ve derin remizlerle yoğurarak millî tefekkürümüzün ayrılmaz bir parçası kılmıştır.
Budalanâme ile aklın tekebbürünü kırmış; Kitâb-ı Miglâte ile nefsin gizli tuzaklarını deşifre etmiş; Vücûdnâme ve Saraynâme ile insanın kâinattaki eşsiz mevkiini göstermiştir. Onun açtığı çığır, Pir Sultan Abdal'dan Kul Himmet'e, Hatâyî'den Fuzûlî'ye kadar bütün tekke ve divan edebiyatını derinden beslemiştir. Kaygusuz Abdal, maddî ihtirasların insanlığı kuşattığı çağımızda da; sadelik, samimiyet, tevâzu, hakiki ilim ve sonsuz Hakk muhabbetiyle yolumuzu aydınlatan ölümsüz bir meş'aledir.