FASIL I: Endülüs ve Mağrip İrfanının Zirvesi: Kâdî İyâz el-Yahsubî'nin Hayatı ve İlmî Şahsiyeti
Endülüs ve Mağrip İslâm medeniyetinin yetiştirdiği en büyük hadis hâfızı, Mâlikî fakihi ve siyer allâmesi hiç şüphesiz
Ebü'l-Fazl İyâz b. Mûsâ el-Yahsubî es-Sebtî'dir (476-544 / 1083-1149). Fas'ın Sebte (Ceuta) şehrinde doğan Kâdî İyâz, dönemin en yüksek ilim merkezleri olan Kurtuba (Cordoba), Mürsiye (Murcia) ve İşbiliye'de (Sevilla) devrin zirve âlimlerinden hadis, fıkıh, usûl, nahiv ve edebiyat tahsil etmiştir.
Sebte ve Gırnata'da kadılık vazifesini büyük bir adalet, dirayet ve vakarla yürüten Kâdî İyâz, sadece idarî bir hukukçu değil; aynı zamanda hadis tenkidi ve metin tenkidinde eşsiz bir metodolojiye sahip büyük bir muhaddistir. Onun ilmî şahsiyeti, zâhirî şeriat ilimlerinin katı disiplini ile Resûl-i Ekrem'e (s.a.v.) duyulan coşkun ve sarsılmaz bir muhabbetin kusursuz terkibini temsil eder. Murâbıtlar ve Muvahhidler devrinin siyasi çalkantıları arasında istikametini bozmamış, hakkın ve adaletin sözcüsü olmuştur.
Kâdî İyâz'ın geride bıraktığı
el-İlmâ' ilâ Ma'rifeti Usûli'r-Rivâye adlı eseri hadis usûlünün şaheseri,
Tertîbü'l-Medârik'i Mâlikî tabakatının temel kaynağı,
eş-Şifâ bi-Ta'rîfi Hukūkı'l-Mustafâ'sı ise İslâm dünyasında Kur'ân-ı Kerîm ve Sahîh-i Buhârî'den sonra evlerde en çok okunan ve hürmetle saklanan mukaddes bir muhabbetnâme olmuştur.
Kâdî İyâz'ın ilim tahsil ettiği Endülüs ve Mağrip havzası, o devirde İslâm medeniyetinin hem kütüphaneler hem de rivayet disiplini bakımından en velûd coğrafyasıydı. Babası Mûsâ b. İyâz da Sebte'nin saygın fukahasındandı. İyâz, henüz otuz yaşına basmadan Mâlikî mezhebinin en çetin fıkhî fetvalarını çözebilecek bir içtihat kudretine erişmiştir. Kurtuba'da İbn Attâb, İbn Sirâc ve İbn Hamdîn gibi muhaddislerin rahle-i tedrisinde bulunmuş; her bir hadisin senedindeki ricali teker teker cerh ve ta'dîl süzgecinden geçirmiştir.
Onun kadılık vazifesindeki tavizsiz adaleti, dönemin Murâbıt hükümdarları Ali b. Yûsuf ve Taşfîn b. Ali nezdinde fevkalade bir itibar görmesini sağlamıştır. Kâdî İyâz, kadılığı bir tahakküm makamı değil; zayıfın hakkını kuvvetliden alan, zulmü engelleyen ve Nebevî hukuku yeryüzünde ikame eden kutsal bir emanet olarak icra etmiştir. Kararlarında ne sultanların nüfuzuna ne de halkın galeyanına boyun eğmiş; dâima Kitap, Sünnet ve Medine ehlinin ameline istinad etmiştir.
FASIL II: Eş-Şifâ'nın Telif Sebebi, Usûlü ve İslâm Dünyasındaki Mukaddes Konumu
Kâdî İyâz, eş-Şifâ'yı telif sebebini Mukaddime kısmında bizzat açıklar: Bir dostu kendisinden, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) yüce mertebelerini, Cenâb-ı Hakk'ın ona bahşettiği fıtrî ve kesbî üstünlükleri, ona karşı gösterilmesi gereken edep, muhabbet ve itaatin şer'î temellerini ihtiva eden kapsamlı bir eser yazmasını talep etmiştir. Kâdî İyâz, bu talebi bir mükellefiyet bilerek, hadis ve tefsir kaynaklarının en sahih rivayetlerini bir araya getirmiştir.
Eş-Şifâ, alelade bir siyer kitabı değildir; o bir 'Hukūk-ı Nübüvvet' (Peygamberlik Hakları) ve 'Edeb-i Risâlet' katedralidir. Eser dört ana rükün üzerine bina edilmiştir:
1. Allah Teâlâ'nın kelâmında ve fiilinde Peygamberimiz'in (s.a.v.) kadrini ve şerefini yüceltmesi,
2. İnsanların Peygamberimiz'e karşı yerine getirmekle mükellef olduğu haklar (muhabbet, itaat, hürmet, salât),
3. Peygamberler hakkında caiz olan ve olmayan beşerî haller ile İsmet (günahtan korunmuşluk) meselesi,
4. Peygamberimiz'e (s.a.v.) hakaret eden, onun şanına dil uzatanlara karşı şer'î hükümler ve hürmetin muhafazası.
İslâm coğrafyasında asırlar boyunca salgın hastalıkların defi, fitnelerin yatışması ve belaların def'i için camilerde ve meclislerde eş-Şifâ hatimleri yapılmış; bu eser manevi bir şifa ve himaye vesilesi kabul edilmiştir.
FASIL III: Cenâb-ı Hakk'ın Resûlullah'a (s.a.v.) Hitaplarındaki Tazim ve Nübüvvet Mertebeleri
Eş-Şifâ'nın birinci bölümü, Kur'ân-ı Kerîm'de Allah Teâlâ'nın Habîb-i Edîbi'ne nasıl hitap ettiğinin muazzam bir tefsiridir. Kâdî İyâz, Kur'ân boyunca hiçbir âyette Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e doğrudan 'Yâ Muhammed!' diye hitap etmediğini; diğer peygamberlere 'Yâ Âdem!', 'Yâ Mûsâ!', 'Yâ Îsâ!' hitapları varken, ona daima
'Yâ Eyyühe'n-Nebiyyu' (Ey Peygamber) ve
'Yâ Eyyühe'r-Resûl' (Ey Elçi) şeklinde unvan ve makamıyla hitap buyurduğunu dikkatlere sunar.
Cenâb-ı Hak, onun ömrüne yemin etmiştir:
'Le'amruke innehüm lefî sekretihim ya'mehûn' (Senin ömrüne andolsun ki onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar - Hicr, 72). Bir kulun hayatına bizzat Hâlık Teâlâ'nın kasem etmesi, varlık hiyerarşisindeki en muazzam şeref tecellisidir.
Yine onun ahlakı bizzat Arş'ın Rabbi tarafından tezkiye edilmiştir:
'Ve inneke le'alâ hulukın azîm' (Şüphesiz ki sen yüce bir ahlak üzeresin - Kalem, 4). Cenâb-ı Hak onun göğsünü açmış (İnşirah), adını kendi adıyla birlikte anmış (Ezân ve Şehâdet), ona itaat etmeyi bizzat Kendisine itaat etmekle bir tutmuştur:
'Men yuti'ir-resûle fekad atâ'allâh' (Kim Resûl'e itaat ederse şüphesiz Allah'a itaat etmiş olur - Nisâ, 80).
Kâdî İyâz, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e (s.a.v.) hitaplarındaki incelikleri şerhederken lügat ve belâğat kaidelerini hayret verici bir vukufla kullanır. Âl-i İmrân Sûresi 159. âyetinde geçen 'Fe-bimâ rahmetin minallâhi linte lehüm' (Allah'tan bir rahmet sebebiyle sen onlara yumuşak davrandın) ifadesini tahlil ederken; Cenâb-ı Hakk'ın Resûlü'nün kalbine yerleştirdiği merhametin, doğrudan doğruya İlahî Zât'ın er-Rahmân ve er-Rahîm tecellisinden neş'et ettiğini ispat eder. Eğer o katı yürekli ve sert olsaydı, etrafındakiler dağılıp giderdi; fakat onun hilmi kâinatı kucaklayacak genişliktedir.
Yine Bakara Sûresi 143. âyetindeki 'Ve kezâlike cealnâküm ümmeten vasatan li-tekûnû şühedâe ale'n-nâsi ve yekûne'r-resûlü aleyküm şehîdâ' (Böylece sizi vasat/hayırlı bir ümmet kıldık ki insanlara şahitler olasınız, Resûl de size şahit olsun) beyanını şerhederken; Resûlullah'ın bütün insanlığın amel mizanı ve adalet kıstası olduğunu, kıyamet gününde bütün geçmiş peygamberlerin tebliğine onun şehadetiyle meşruiyet tanınacağını hadis-i şeriflerle temellendirir.
FASIL IV: Şemail-i Şerîf, Fıtrî Kemâlât, Beden ve Ruh Mizanının Kusursuzluğu
Kâdî İyâz, Resûlullah'ın (s.a.v.) hem fıtrî/beşerî suretini hem de ahlakî kemâlâtını hadislerin ışığında benzersiz bir edebi üslupla resmeder. O, yaratılmışların en güzel cemâline, en dengeli hilkatine ve en sevimli suretine sahipti. Hz. Ali'nin (r.a.) meşhur Hilye rivayetinde buyurduğu gibi: 'Onu ansızın gören kimse mehabetinden ürperir; onunla sohbet edip onu tanıyan kimse ise ona âşık olurdu. Onu vasfeden kişi: Ben ondan önce de ondan sonra da onun benzerini görmedim, derdi.'
Resûl-i Ekrem'in ahlakî kemali; hilm, sabır, cömertlik, şecaat, hayâ, zühd, adalet ve tevazu ummanıdır. Kendisine yirmi yıl boyunca hizmet eden Hz. Enes'e (r.a.) bir tek defa bile 'Bunu niye böyle yaptın veya yapmadın?' demeyen eşsiz bir nezaket ve hilm sahibidir.
Uhud günü mübarek dişini kıran, yüzünü yaralayan düşmanlarına beddua etmesi istendiğinde: 'Ben lanet edici olarak değil, bir davetçi ve rahmet olarak gönderildim. Allah'ım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar bilmiyorlar' buyurarak fıtrî rahmet makamını ilan etmiştir. Bu hal, beşer havsalasını aşan 'Rahmeten li'l-Âlemîn' tecellisidir.
FASIL V: Hissî ve Mânevî Mucizeler: Kozmik Âlemden Gayb Haberlerine
Eş-Şifâ'nın en mühim kısımlarından biri, Resûl-i Ekrem'in mûcizâtının sistematik tasnifidir. Kâdî İyâz, mucizeleri iki ana kategoriye ayırır:
1.
Zamanı Aşan Ebedî Mucize: Kur'ân-ı Kerîm: Nazmı, me'ânîsi, belâğatı, gaybî ihbarları ve ahkâmındaki eşsiz adaletiyle kıyamete kadar baki kalan aklî ve ruhanî mucizedir.
2.
Hissî ve Kozmik Mucizeler:
-
İnşikāk-ı Kamer (Ayın İkiye Yarılması): Müşriklerin talebi üzerine gök kubbenin dolunayı ikiye bölünmüş, Ebû Kubeys ve Kuaykıan dağları arasında tezahür etmiştir.
-
İsrâ ve Mirac: Mekân ve zaman kayıtlarının dürülmesi, Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya, oradan Sidretü'l-Müntehâ ve Kâbe Kavseyn makamına ruhanî ve cismânî urûc.
-
Cansız Varlıkların ve Hayvanların İtaati: Mescidde ayrılık acısıyla inleyen Hurma Kütüğü'nün (Hannâne) feryadı; taşların ve ağaçların ona 'Es-Selâmü aleyke yâ Resûlallâh' diyerek selam vermesi.
-
Mübarek Parmaklarından Suların Fışkırması: Hudeybiye ve Tebük seferlerinde susuz kalan binlerce kişilik ordunun onun mübarek parmakları arasından kevser misali kaynayan suyla doyması ve abdest alması.
-
Gaybî İhbarlar: Kisrâ ve Kayser'in hazinelerinin fethedileceğini, Hz. Fâtıma'nın ona ailesinden ilk kavuşacak kişi olduğunu, Hz. Osman'ın şehit edileceğini ve torunu Hz. Hasan'ın iki büyük İslâm ordusunu sulh edeceğini seneler öncesinden haber vermesi.
Resûlullah'ın hissî mucizelerini incelerken Kâdî İyâz, bu hârikulâde hadiselerin Sahabe-i Kirâm'dan mütevatir veya meşhur yollarla nakledilen senedlerini tek tek tahlil eder. Hurma kütüğünün (Üstüvâne-i Hannâne) inlemesi hadisesini ele alalım: Mescid-i Nebevî'de yeni bir minber yapılıp Resûlullah oraya çıktığında, evvelce yaslandığı kuru hurma kütüğünden hamile develerin feryadına benzer öyle acı bir ağlama sesi yükselmiştir ki, bütün mescid halkı gözyaşlarına boğulmuştur. Resûl-i Ekrem minberden inip o kütüğü kucaklamış, onu teskin etmiş ve: 'Eğer onu kucaklamasaydım, kıyamete kadar ayrılık acısıyla inleyecekti' buyurmuştur. Kâdî İyâz sorar: Cansız bir ağaç parçasına bu aşkı ve şuuru veren kudret kimindir? Elbette eşyayı konuşturan Cenâb-ı Allah'tır!
Yine Câbir b. Abdillâh'ın (r.a.) rivayet ettiği Hendek Gazvesi mucizesinde; bir avuç arpa ekmeği ve küçük bir oğlak etiyle hazırlanan mütevazı yemeğe Resûlullah'ın bereketi dahil olmuş, Hendek'te açlıktan karınlarına taş bağlamış bin kişilik ashâb bölük bölük gelip doymuş; tenceredeki et eksilmediği gibi hamur teknesindeki ekmek de bitmemiştir. Kâdî İyâz bu mucizelerin, Hz. İsa'nın Mâide'sinden (gök sofrası) kat be kat azametli birer bereket burhanı olduğunu ortaya koyar.
FASIL VI: Dördüncü Kısım: Ümmetin Peygamberine Karşı Hakları
Kâdî İyâz bu fasılda her müminin Resûlullah'a (s.a.v.) karşı yerine getirmekle mükellef olduğu dört büyük şer'î hakkı fıkhî ve ahlakî delilleriyle ortaya koyar:
1. Aşk ve Muhabbet-i Tâme: İmanın kemâli, kişinin nefsinden, ehlinden, evladından ve bütün malından daha fazla Resûlullah'ı sevmesine bağlıdır. Hadis-i şerifte buyrulur: 'Sizden biriniz beni canından daha çok sevmedikçe gerçek manada iman etmiş olmaz.'
2. İttibâ ve Sünnete İnkıyâd: Sünnet-i Seniyye alelade bir tavsiye değil, imanın ve Allah sevgisinin şahididir: 'De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin' (Âl-i İmrân, 31).
3. Tazim, Hürmet ve Tevkîr: Onun adı anıldığında edeble dinlemek, kabr-i saadetine hürmet göstermek, mescidinde ve sözlerinde sesi yükseltmemek (Hucurât, 2).
4. Salât ü Selâmı Çoğaltmak: Cenâb-ı Hakk'ın ve meleklerin bizzat icra ettiği bu ilahî emri (Ahzâb, 56) bir ömür kalbî bir virt haline getirmek.
FASIL VII: İsmet-i Enbiyâ Doktrini: Günahtan Korunmuşluğun Kelâmî Tahlili
Eş-Şifâ'nın kelâmî açıdan en derin ve teknik bölümü, peygamberlerin 'İsmet' (masumiyet) sıfatının tahlilidir. Kâdî İyâz, Ehl-i Sünnet akidesinin bu en nazik meselesinde hem Mûtezile'nin hem de Haşviyye'nin ifrat ve tefritlerini çürüterek orta yolu ortaya koyar.
Peygamberler vahyi tebliğ hususunda hem peygamberlikten önce hem de sonra hata, yalan, unutma ve noksanlıktan mutlak surette masumdurlar. Aksi takdirde dinin güvenilirliği zedelenirdi. Büyük günahlardan (kebâir) korunmuş oldukları hususunda ümmetin icmâı vardır.
Küçük günahlar (sagāir) ve 'zelle' meselesinde Kâdî İyâz; peygamberlerin fıtrî olarak günah kastıyla hareket etmediklerini, âyetlerde geçen bazı sitemlerin (itâb) 'hasenâtü'l-ebrâr seyyiâtü'l-mukarrebîn' (İyilerin sevapları, Allah'a en yakın olanların nezdinde kusur sayılır) fehvasınca yüksek makamların cilvesi olduğunu ispat eder. Peygamberler beşerdir, yerler, içerler, hastalanırlar, sevinir ve üzülürler; fakat onların kalpleri her an Arş-ı A'zam'ın tecelligâhıdır.
İsmet-i Enbiyâ konusunda Kâdî İyâz'ın getirdiği felsefî ve kelâmî derinlik, İslâm düşüncesinde peygamber tasavvurunun omurgasını teşkil eder. Şayet peygamberler tebliğde veya amelde günaha meyletseydi; Cenâb-ı Hakk'ın 'Ona itaat ediniz' emri bâtıl olurdu; zira Allah Teâlâ kullarına asla günahı ve münkeri emretmez. Dolayısıyla peygamberin her fiili, ümmet için şer'î bir hüccettir.
Kâdî İyâz, Hz. Âdem'in yasak meyveden yemesi hadisesini tahlil ederken; bunun bir isyan (isyan-ı taammüdî) değil, ezelî takdirin tahakkuku için bir nisyan (unutma) ve içtihat hatası olduğunu Kur'ân'ın 'Fe-nesiye ve lem necid lehû azmâ' (Unuttu, biz onda bir kasıt/kötü azim bulmadık - Tâhâ, 115) âyetiyle ispat eder. Peygamberlerin zelleleri, onların beşeriyet aynasındaki geçici gölgelerdir; Cenâb-ı Hak derhal onları ikaz ederek fıtrî masumiyetlerini ebedîleştirmiştir.
FASIL VIII: Sahabe Sevgisi, Ehl-i Beyt'e İhtiram ve Fitnelere Karşı Edebin Muhafazası
Kâdî İyâz, Resûlullah'a (s.a.v.) duyulan muhabbetin ayrılmaz bir cüz'ü olarak Ashâb-ı Kirâm'a hürmeti ve Âl-i Beyt-i Mustafâ'ya muhabbeti vazedir. 'Ashâbım hakkında Allah'tan korkun, onları kendinize hedef edinmeyin. Onları seven beni sevdiği için sever; onlara buğzeden bana buğzettiği için buğzeder' hadisini şerheder.
Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali (r.anhüm) arasındaki fazilet sırasını, Sahabe arasındaki içtihat ihtilaflarını incelerken dili gıybet ve taandan muhafaza etmenin şer'î farz olduğunu vurgular. Sahabe gökteki yıldızlar gibidir; onların içtihatları ümmet için rahmettir.
Aynı şekilde Seyyide Fâtıma, Hz. Hasan ve Hüseyin başta olmak üzere Ehl-i Beyt'in pak zürriyetine hürmet göstermek, Resûlullah'ın emanetine vefadır. Kâdî İyâz, Ehl-i Beyt sevgisi ile Sahabe hürmetini birbirine zıt kutuplar gibi gösteren Şiî ve Hâricî taassubunu reddederek Ehl-i Sünnet'in muhabbet mizanını kurar.
FASIL IX: Eş-Şifâ'nın Şerh Geleneği: Şümûnî, Hafâcî ve Ali el-Kārî Çizgisi
Eş-Şifâ, telif edildiği 12. yüzyıldan itibaren İslâm âleminde öylesine büyük bir tesir uyandırmıştır ki, üzerine onlarca büyük şerh, haşiye ve muhtasar yazılmıştır. Bu şerhlerin en meşhurları:
1.
Molla Ali el-Kārî'nin Şerhu'ş-Şifâ'sı: Hanefî fıkhı, hadis usûlü ve kelâm incelikleriyle donatılmış, İslâm dünyasında en yaygın müracaat metni.
2.
Şihâbüddîn el-Hafâcî'nin Nesîmü'r-Riyâz'ı: Lügat, edebiyat, belâğat ve şiir tahlillerinde zirve kabul edilen devasa kütüphane.
3.
Ahmed b. Muhammed eş-Şümûnî'nin el-Müzîlü'l-Hafâ'sı: Metin tenkidi ve Mâlikî fıkhı açısından eşsiz tahliller.
Osmanlı devletinde sarayda, medreselerde ve selâtin camilerinde 'Şifâhanlık' kürsüleri kurulmuş; her ikindi vaktinde bu eser hadis ve muhabbet meclislerinde takrir edilmiştir.
Eş-Şifâ'nın İslâm medeniyetindeki yankısı öyle bir seviyeye ulaşmıştır ki, Osmanlı askerleri sefere çıkarken serdarların çadırlarında fethin müyesser olması için eş-Şifâ tilavet edilirdi. Sultan II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed devrinden itibaren saray kütüphanelerinde bu eserin altın yaldızlı, tezhipli yüzlerce nadide nüshası istinsah edilmiştir.
Eseri şerheden Şihâbüddîn el-Hafâcî, Nesîmü'r-Riyâz adlı devasa şerhinde, Kâdî İyâz'ın her bir cümlesini Arap edebiyatının en derin kasideleriyle, lügat ihtilaflarıyla ve fıkhî inceliklerle zenginleştirmiştir. Molla Ali el-Kārî ise eserdeki her rivayetin hadis kriterlerini incelemiş ve Kâdî İyâz'ın muhaddislik dirayetine hayranlığını dile getirmiştir. Eş-Şifâ, bir kütüphane değil; Resûlullah'a adanmış bir sevgi anıtıdır.
FASIL X: Günümüz İnsanı İçin Nebevî Ahlak, Edep Mizanı ve Aşk-ı Resûlullah Rehberi
Endülüs ve Mağrip allâmesi Kâdî İyâz'ın ölümsüz şaheseri eş-Şifâ; Şemail-i Şerîf, nübüvvet delilleri, ismet-i enbiyâ, hissî ve mânevî mucizeler ile Nebevî muhabbet ahlakı.