İmâm-ı Rabbânî: İsbâtü'n-Nübüvve, Akıl-Vahiy Diyalektiği ve Peygamberlik Hakikati Külliyâtı
Ekber Şah Devrinin Felsefî ve İtikadî Bunalımına Karşı Kaleme Alınan Reddiye; Tavr-ı Verâi'l-Akl, Mûcize Epistemolojisi ve Risâlet Felsefesi Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma Monografisi.
İsbâtü'n-Nübüvve Risalesinin Tarihî ve Felsefî Arka Planı
İmâm-ı Rabbânî Şeyh Ahmed Sirhindî'nin henüz yirmi yaşlarındayken kaleme aldığı 'İsbâtü'n-Nübüvve' (Peygamberliğin İspatı) risalesi, sarsıcı bir tarihî zaruretin mahsulüdür. Bâbürlü hükümdarı Ekber Şah'ın sarayında toplanan ve aralarında Ebü'l-Fazl el-Allâmî ve Feyzî-i Hindî gibi rasyonalist, felsefeci ve heretik şahsiyetlerin bulunduğu çevre; aklı yegâne hakikat mizanı ilan etmiş, vahyi ve peygamberliği tarihe karışmış bir mitoloji olarak yaftalamaya yeltenmiştir. Sarayda 'Bin yıllık İslâm devri bitti, artık akıl ve barış çağı başladı' propagandasıyla 'Dîn-i İlâhî' adı altında nefsanî bir inanç sistemi kurulmaya çalışılıyordu. Böylesi buhranlı bir dönemde genç Ahmed Sirhindî, kelâm, felsefe, mantık ve tefsir ilimlerinin bütün inceliklerini kuşanarak meydana atılmış; peygamberlik müessesesinin lüzumunu, insan aklının yapısal kifayetsizliğini ve Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) risâletinin evrensel hakikatini sarsılmaz aklî ve naklî burhanlarla ispat eden bu muazzam risaleyi telif etmiştir. Eser, sığ bir polemik metni değil; Gazzâlî'nin el-Munkız'daki epistemolojik derinliğini aşan bir nübüvvet felsefesidir.
Epistemolojik Temel: Aklın Sınırları ve 'Tavr-ı Verâi'l-Akl' Mertebesi
İsbâtü'n-Nübüvve'nin felsefî omurgasını, aklın bilgi üretmedeki yetki sınırlarının tayini teşkil eder. İmâm-ı Rabbânî, aklı asla inkâr etmez; aklı inkâr etmenin dini ve fıtratı inkâr etmek olduğunu bilir. Fakat o, aklın 'mutlaklaştırılmasına' ve her şeyin ölçüsü haline getirilmesine şiddetle karşı çıkar. Tıpkı duyu organlarının (görme, işitme, tatma) belirli frekans aralıklarıyla sınırlı olması gibi, aklın da idrak sahası sonlu, zaman ve mekânla mukayyettir. İmâm-ı Rabbânî, insanın idrak tekâmülünü katman katman tahlil eder: Temyiz devresi hislerin ötesine geçer; akıl devresi hislerin yanıldığı yerleri tashih eder ve küllî mefhumları kavrar. Lakin aklın da üzerinde bir başka idrak tavrı (merhalesi) mevcuttur ki buna 'Tavr-ı Verâi'l-Akl' (Aklın Ötesindeki Merhale) denir. İşte nübüvvet, bu tavrın ta kendisidir. Aklın kavramaktan âciz kaldığı âhiret halleri, melekût nizamı, gaybî hakikatler ve Allah'ın Zât ve Sıfâtı ancak bu nebevî gözle idrak edilebilir. Gözün kulağın işini yapamayacağı gibi, aklın da vahyin yerine geçmesi muhaldir.
Peygamberliğin Varlık ve Medeniyet Açısından Zorunluluğu
İmâm-ı Rabbânî risalesinde, peygamberlerin insanlık için lüks veya tesadüfi bir hadise değil; insan türünün hem ferdî hem de içtimaî bekası için vazgeçilmez bir varoluşsal zorunluluk (vücûb) olduğunu delillendirir. İnsan fıtratı medenîdir; cemiyet halinde yaşamak mecburiyetindedir. Fakat nefislerdeki bencillik, hırs, zulüm ve şehvet; insanlar arasında çatışmayı, haksızlığı ve anarşiyi kaçınılmaz kılar. Bu kaosu önleyecek olan kanundur. Ancak bu kanunu koyan bir insan olursa, diğer insanlar ona boyun eğmek istemez ve kanun koyucunun adaleti şüpheye düşer. Kanunun mutlak itaate mazhar olabilmesi için, yaratıcı olan Allah Teâlâ'nın otoritesine dayanması ve bu ilâhî nizamı insanlara bizzat Allah'tan aldığını ispat eden elçilerin (peygamberlerin) tebliğ etmesi zaruridir. Peygamberler olmasaydı insanlık ahlâkî, hukukî ve manevi açıdan vahşi hayvanlar derekesine düşerdi.
Mûcizenin Hakikati ve Tabiat Kanunlarının İzafiyeti
Rasyonalist filozofların ve Ekber Şah sarayındaki mülhidlerin peygamberliği inkâr etmelerinin en büyük dayanağı 'mûcizenin imkânsızlığı' iddiasıydı; zira onlara göre sebep-sonuç (illiyet) kanunları değişmezdi. İmâm-ı Rabbânî, İslâm kelâmının ve Gazzâlî'nin sebep-sonuç eleştirisini mükemmel bir şekilde işlemiştir. Tabiatta gördüğümüz deterministik sebep-sonuç ilişkileri, eşyanın zâtî ve zorunlu bir vasfı değil; Cenâb-ı Hakk'ın 'Âdetullâh' (Sünnetullâh) üzere yarattığı iradî bir nizamdır. Ateşe yakma kudretini veren Allah, dilediğinde bu kudreti askıya alabilir (Hz. İbrâhîm kıssasında olduğu gibi). Mûcize, tabiat kanunlarının anlamsızca ihlali değil; tabiatı yaratan Yüce Kudret'in, elçisini doğrulamak üzere âdetini değiştirmesidir. Peygamberin elinde zuhur eden mûcize, adeta padişahın elçisine 'Kulum doğru söylüyor' diyerek tahtından ayağa kalkması gibidir.
Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Nübüvvetinin Aklî ve Tarihî Bürhanları
İsbâtü'n-Nübüvve risalesinde İmâm-ı Rabbânî genel nübüvvet ispatından sonra hususi nübüvvete (Nübüvvet-i Hâssa) geçer ve Hâtemü'l-Enbiyâ Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) risâletini inkârı imkânsız delillerle sergiler. Bir hekimin hekimliği nasıl hastaları tedavi etmesinden, reçetelerinin şifa vermesinden anlaşılırsa; bir peygamberin peygamberliği de insanlığın rûhî ve ahlâkî hastalıklarını tedavi etmesinden anlaşılır. Cahiliye Arabistan'ında putlara tapan, kız çocuklarını diri diri gömen, kan davalarıyla parçalanmış vahşi bir toplumu alıp; yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede dünyanın en adil, en ahlâklı, en faziletli ve ilme âşık medeniyeti (Asr-ı Saadet) haline getiren kudret, beşerî bir zekânın veya felsefî bir teorinin eseri olamaz. Resûl-i Ekrem'in ümmî oluşu, önceki kitapları okumamışken Tevrat ve İncil'in tahrifatını ortaya koyması, gaybî haberler vermesi ve Kur'ân-ı Kerîm gibi ebedî bir mûcize getirmesi; O'nun nübüvvetinin güneş gibi parlak şahitleridir.
Kur'ân-ı Kerîm'in Ebedî İ'câzı ve Beşer Sözünden Farkı
İmâm-ı Rabbânî, hissî mûcizelerin (ayın yarılması, parmaklardan su akması) o ana şahit olan kavimler için geçerli olduğunu, fakat kıyamete kadar gelecek bütün nesiller için kalıcı mûcizenin Kur'ân-ı Kerîm olduğunu belirtir. Kur'ân'ın i'câzı sadece edebî fesahat ve belâgatında değildir; onun getirdiği kanunların evrenselliğinde, insan psikolojisine nüfuzunda, gayb âlemlerini tasvirindeki kusursuzluğunda ve hiçbir çelişki barındırmamasındadır. Arap belâgatının zirvede olduğu bir çağda, Kur'ân müşriklere 'Onun benzeri bir sûre getirin' diye meydan okumuş (tahaddî), fakat en meşhur şairler bile bu meydan okuma karşısında âciz kalarak kılıca sarılmak zorunda kalmıştır. Eğer Kur'ân'ın bir benzerini yazmak mümkün olsaydı, müşrikler canlarını ve mallarını tehlikeye atmaz, birkaç satır sözle İslâm davasını çürütürlerdi. Bu ebedî acziyet, Kur'ân'ın beşer kelâmı değil, Hâlık-ı Zülcelâl'in hitabı olduğunun kat'î delilidir.
Şüphecilerin ve Felsefî Rasyonalizmin Çürütülmesi
İsbâtü'n-Nübüvve'nin en çarpıcı bölümlerinden biri, Ekber Şah'ın sarayında türeyen ve 'Akıl her şeye yeter, peygambere ne hacet var?' diyen felsefî zındıklara verilen yanıtlardır. İmâm-ı Rabbânî, felsefecilerin kendi aralarındaki bitmek tükenmek bilmeyen ihtilaflarını gözler önüne serer. Eğer akıl her şeye yetseydi, Aristo Eflâtun'u, Fârâbî Aristo'yu, İbn Sînâ Fârâbî'yi cerh etmez; felsefe tarihi birbirini yalanlayan zıt nazariyeler mezarlığına dönmezdi. Akıl, metafizik sahada mutlak rehber olamaz; zira aklın tabiatında zan, şüphe, vehim ve nefis tesiri vardır. Oysa peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatler; Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e (s.a.v.) kadar tevhid, âhiret ve ahlâk zemininde tek bir çizgi üzerinde kemâle ermiştir. Bu ittifak, kaynağın beşer aklı değil, vahiy olduğunu ispatlar.
Tıp ve Nübüvvet Analojisi: Bedenî Şifa ile Ruhanî Şifa Mukayesesi
İmâm-ı Rabbânî risalede Gazzâlî'den mülhem çok tesirli bir benzetme yapar: Tıp ilmi ve peygamberlik. Tıp ilmindeki ilaçların hangi bitkilerden, hangi dozda alınacağını insan aklı tek başına apriori olarak bilemez; bunların çoğu ya tecrübe ya da ilâhî ilhamla keşfedilmiştir. Bir hekim hastaya 'Şu ottan üç dirhem içersen şifa bulursun' dediğinde, hasta aklıyla o otun kimyasal terkibini çözemese bile hekimin uzmanlığına güvenir ve ilacı içer. Aynı şekilde amellerin, ibadetlerin, namaz rekâtlarının ve zikirlerin de ruh üzerinde esrarlı ve metafizik tesirleri vardır. Sabah namazının iki, öğle namazının dört rekât olmasının hikmetini akıl tek başına keşfedemez. Peygamberler, ruhların hekimleridir (Etıbbâ-yı Kulûb). Onların sunduğu reçeteler (şeriat ahkâmı), insanın ebedî felaketini önleyen ve ruhunu cennet saadetine hazırlayan manevi ilaçlardır. Akıl, reçetenin içeriğini anlamasa dahi hekime teslim olmak zorundadır.
Ekber Şah'ın 'Dîn-i İlâhî' Fitnesine İndirilen Fikrî Darbe
İsbâtü'n-Nübüvve, sadece teorik bir risale değil; Hindistan'da İslâm'ın varlığını tehdit eden bâtıl bir siyasî projeye indirilen öldürücü bir fikrî darbedir. Ekber Şah, bütün dinleri tek bir potada eriterek kendisini de bu yeni dinin ruhanî lideri ilan etmeye kalkışmıştı. İmâm-ı Rabbânî, hak ile bâtılın, tevhid ile şirkin asla uzlaştırılamayacağını ilan etmiştir. Peygamberlik son bulmuştur (Hatm-i Nübüvvet). Hz. Muhammed'den (s.a.v.) sonra hiçbir kimse vahiy alamaz, yeni bir din kuramaz veya şeriatın hükümlerini değiştiremez. İmâm-ı Rabbânî'nin bu tavizsiz duruşu ve İsbâtü'n-Nübüvve'deki çelik gibi burhanları, saray entelektüellerinin felsefî büyüsünü bozmuş; ulemanın ve Müslüman halkın yeniden sünnet-i seniyye etrafında kenetlenmesini sağlamıştır.
İsbâtü'n-Nübüvve'nin Modern Çağa Mesajı ve Ebedî Değeri
İsbâtü'n-Nübüvve risalesi, günümüzün modern deizm, agnostisizm, pozitivizm ve dinde reform iddialarına karşı da en güçlü panzehirdir. Bugün de 'Tanrı var ama peygamberlere ve vahye ihtiyaç yok' diyen modern deist anlayış, 17. yüzyıl Hindistan'ındaki Ekber Şah felsefecileriyle aynı mantıkî yanılgıyı paylaşmaktadır. İmâm-ı Rabbânî'nin bu eseri; aklı inkâr etmeden aklın haddini bildiren, bilimi reddetmeden vahyin rehberliğine teslim eden muazzam bir denge anıtıdır. İnsanlık aklıyla gökyüzünü fethedebilir, atomu parçalayabilir; fakat 'Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Yaratıcımın benden muradı nedir?' sorularına peygambersiz hiçbir cevap bulamaz. İsbâtü'n-Nübüvve, insanlığın ebediyen muhtaç olduğu nebevî meşaleyi en parlak delillerle selamlamaktadır.