FASIL I: Tarihsel Arka Plan: İkinci Binyılın Başında Hindistan ve Ekber Şah Fitnesi

Hicri onuncu asrın sonları ve on birinci asrın başlarında (Miladi 16. ve 17. yüzyıllar) Hindistan alt kıtası, İslam tarihinin en tehlikeli itikadî krizlerinden birine sahne olmuştur. Babür İmparatoru Celâleddîn Ekber Şah; sarayındaki dalkavuk felsefecilerin ve müsteşrik zihniyetli danışmanların teşvikiyle İslam şeriatını yetersiz görerek, Hinduizm, Zerdüştlük, Hristiyanlık ve Caynizm inançlarını harmanlayan 'Dîn-i İlâhî' (Tevhîd-i İlâhî) adında senkretik, yapay bir din ihdas etmiştir.

Bu sapkın anlayış neticesinde camiler kapatılmış, ezan-ı Muhammedî yasaklanmış, inek kesimi suç sayılmış ve ulema üzerinde ağır bir baskı rejimi kurulmuştur. İşte böyle bir zifiri karanlık dönemde, Serhend kasabasından parlayan bir hakikat güneşi olan İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Şeyh Ahmed Fârûkî es-Serhendî (k.s.), 'Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker' bayrağını açmıştır. Padişah Cihangir'in önünde 'Allah'tan başkasına secde edilmez' diyerek eğilmeyi reddetmiş ve Gwalior Kalesi'nde iki yıl hapis yatmayı göze alarak şeriat-ı garrânın izzetini muhafaza etmiştir.

İmâm-ı Rabbânî'nin mücadelesi yalnızca siyasî veya zâhirî bir fıkıh müdafaası değildir. O, bâtıl akımların tasavvufi kavramların arkasına sığınarak şeriatı lağvetmeye çalışmasını görmüş ve hakiki tasavvufun şeriatın özü ve hizmetçisi olduğunu ispatlamıştır.

FASIL II: Vahdet-i Vücûd ile Vahdet-i Şuhûd Arasındaki Ontolojik Tahlil

Tasavvuf felsefesinin en çetin ve nazik meselesi 'Vahdet' (Birlik) telakkisidir. Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî'nin sistemleştirdiği Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği) mektebi, varlığı tek kabul eder ve 'Lâ mevcûde illallâh' (Allah'tan başka varlık yoktur) prensibini esas alır. Bu mektebe göre mahlukat, Hakk'ın isim ve sıfatlarının aynalardaki tecellîlerinden ibarettir; gölgenin güneşe nispetle varlığı ne ise, kâinatın da Cenâb-ı Hakk'a nispetle varlığı odur.

İmâm-ı Rabbânî ise bizzat kendisinin de gençlik yıllarında Vahdet-i Vücûd makamında uzun yıllar seyr ü sülûk ettiğini, o makamın zevklerini ve vecdlerini tattığını belirtir. Ancak manevi terbiyede daha üst derecelere yükseldikçe, bu makamın nihai menzil değil, bir 'geçiş makamı' (hâl ve sekr menzili) olduğunu müşahede etmiştir. İmâm-ı Rabbânî bu hakikati Vahdet-i Şuhûd (Müşâhedenin Birliği) doktriniyle formüle etmiştir:

"Vahdet-i Vücûd ehli der ki: 'Hemest' (Her şey O'dur).
Biz ise deriz ki: 'Heme ezest' (Her şey O'ndandır).

Güneşin ışığı ile aydınlanan zerreler, güneşin bizzat kendisi değildir; güneşin nurunun eseridir. Kâinat Cenâb-ı Hakk'ın zâtı ile birleşmiş değildir; Cenâb-ı Hak kâinatı 'yoktan var etmiş' (halk ve icad etmiş) ve ona gerçek bir mahlukluk sıfatı bahşetmiştir. Kul ne kadar yükselirse yükselsin ebediyen kuldur; Hâlık ise mahlukatın bütün sıfatlarından sonsuz derecede münezzeh ve mukaddestir."

İmâm-ı Rabbânî'ye göre, sâlik cezbe halinde ve ilahi muhabbetin galebesi altındayken başka hiçbir şeyi görmez hale gelir; bu sarhoşluk (sekr) anında 'Her şey birdir' der. Fakat velayetin zirvesi olan 'sahv' (manevi ayıklık) makamına erdiğinde, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz tenzihini kavrar ve şeriatın emrettiği kulluk (ubûdiyyet) makamına geri döner. En yüce makam, peygamberlerin de bulunduğu 'Kulluk Makamı'dır.

FASIL III: Mektûbât-ı Rabbânî: İrfanî Mektupların Yapısı ve Pedagojisi

İmâm-ı Rabbânî'nin kaleme aldığı 536 mektuptan müteşekkil üç ciltlik Mektûbât-ı Şerîfe, tasavvuf edebiyatının en sistematik rehberidir. Bu mektuplar kuru teorik risaleler değil; her biri devrin vezirlerine, sultanlarına, ordu komutanlarına ve müridlere özel manevi reçeteler sunan yaşayan birer meş'aledir:

  • Cilt I (Dürrü'l-Ma'rifet - 313 Mektup): Bedir ashabının sayısı adedince tertip edilmiş olup, seyr-i sülûkun başlangıç ve orta mertebelerini, nefsin tezkiyesini, mürşid-i kâmilin lüzumunu ve Ehl-i Sünnet akidesinin korunmasını inceler.
  • Cilt II (Nûru'l-Halâik - 99 Mektup): Esmâ-i Hüsnâ adedince olup, derin kelâmî meseleleri, kaza ve kader sırlarını, peygamberliğin velayete üstünlüğünü açıklar.
  • Cilt III (Ma'rifetü'l-Hakâyık - 124 Mektup): 124.000 peygamberin hürmetine 124 mektupla tamamlanmış olup, velayet-i kübrâ, velayet-i ulyâ ve nübüvvet kemâlâtının zılllerini şerh eder.

Mektûbât'ın en mühim vurgularından biri: 'Binlerce keşif ve keramet, Ehl-i Sünnet ulemasının bildirdiği bir fıkıh meselesine veya Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bir sünnetine uymuyorsa, istidraçtan (şeytani tuzaktan) ibarettir' uyarısıdır.

[ Google AdSense - İlgili Külliyat Reklam Alanı 1 ]

FASIL IV: Zikr-i Hafî, Letâif Tasfiyesi ve Murakabe Makamları

İmâm-ı Rabbânî ekolünde müridin eğitimi kalpten başlar. Kalp, insanın manevi hükümdarıdır; o ıslah olursa bütün beden ve azalar ıslah olur. Zikir cehrî (sesli) değil, Zikr-i Hafî (gizli ve kalbî) olarak icra edilir. Dili damağa yapıştırıp nefesi tutarak, kalbin derinliğinde 'Lâ ilâhe illallâh' kelimesinin nefiy ve isbat ameliyesi gerçekleştirilir.

Letâifler (Kalp, Ruh, Sır, Hafî, Ahfâ) zikir nuruyla aydınlandıktan sonra mürid sırasıyla şu yüksek murakabe dairelerine dahil edilir:

  1. Murakabe-i Ahadiyyet: İhlas Sûresi'nin sırrıyla Cenâb-ı Hakk'ın mutlak birliğine ve zatına odaklanma.
  2. Murakabe-i Maiyyet: Hadîd Sûresi 4. âyetinde bildirilen: 'Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir' hakikatinin kalpte zevk haline gelmesi.
  3. Murakabe-i Akrebiyyet: Kâf Sûresi 16. âyetinde beyan buyrulan: 'Biz ona şah damarından daha yakınız' sırrına vuslat.
  4. Murakabe-i Muhabbet: Mâide Sûresi 54. âyetindeki 'Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever' ayetinin karşılıklı aşk cezbesi.

FASIL V: Sonuç ve Günümüz İnsanına Manevi Reçete

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yolu; dünyadan el etek çekip dağlara kaçmayı değil, 'Halvet der encümen' (halkın içindeyken Hakk ile beraber olma) sırrını emreder. Ticaretinde, mesleğinde, ailesinde adalet ve dürüstlükle yaşayan; dilini gıybetten, gözünü haramdan, kalbini masivâdan koruyan ve sünnet-i seniyyeyi hayatının mihveri yapan her mümin, Müceddidiyye yolunun hakiki bir sâlikidir.

إِنَّ الْمُعَامَلَةَ مَعَ الظِّلِّ لَيْسَتْ كَالْمُعَامَلَةِ مَعَ الْأَصْلِ

"Gölge ile olan muamele, aslın kendisiyle olan muamele gibi değildir; varlık Hakk'ın zâtı değil, O'nun kudretinin bir zıllidir (gölgesidir)." (İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât)

FASIL VI: 'Heme Ost' (Her Şey O'dur) ile 'Heme Ez Ost' (Her Şey O'ndandır) Ayrımı

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin Vahdet-i Şuhûd doktrinini zirveye taşıdığı en mühim tefrik, Farsça iki vecizede toplanır: İbnü'l-Arabî mektebinin 'Heme Ost' (Her şey O'dur) ifadesine mukabil, Rabbânî mektep 'Heme Ez Ost' (Her şey O'ndandır) hakikatini vaz' etmiştir.

İmam'a göre kâinat, Hakk'ın aynı veya O'nun zâtının tezahürü değil; Hakk'ın yokluk aynasına vuran sıfât ve esmâsının bir zılli, yani gölgesidir. Bir insanın gölgesi o insanın kendisi olmadığı gibi, âlem de Allah değildir. Vahdet-i Vücûd hali, seyr-i sülûkun orta merhalesinde yaşanan bir 'Sekr' (manevi sarhoşluk) halidir; nihai kemalât ise Peygamberlerin tebliğ ettiği 'Sahv' (manevi ayıklık ve şeriat) makamıdır.

FASIL VII: Sünnet-i Seniyye'ye İttiba ve Bid'atlerle Mücadele Metodolojisi

Mektûbât'ın yüzlerce mektubunda altı çizilen en temel esas, tasavvufun şeriatın bir cüz'ü ve hizmetkârı olduğudur. İmam der ki: 'Binlerce keramet göstersen, havada uçsan, denizde yürüsen; fakat Resûlullâh'ın sünnetinden kıl payı ayrılsan, senin o hallerin istidraçtır ve kıymetsizdir.'

Tasavvufta ihdas edilen bid'at-ı hasene adı altındaki gevşeklikleri şiddetle reddetmiş; asıl kerametin istikamet ve Peygamber ahlakıyla ahlaklanmak olduğunu ferman buyurmuştur. Bu duruş, İslam irfanını felsefi sapmalardan ve zındıklıktan koruyan bir sedd-i a'zam olmuştur.

FASIL VIII: Mektûbât'ta Zikr-i Kalbî ve Fenâ-i Mutlak Yolu

Müceddidî yolunda sülûk, kalbin zikriyle başlar. Zikirde kelime-i tevhidin 'Lâ' kısmıyla masiva (Allah'tan başka her şey) nefyedilir; 'İllallâh' ile kalbe sırf Hak zâtı ispat edilir. Bu ameliye esnasında sâlik kendi varlığını, iradesini ve amellerini tamamen unutup mahvolur (Fenâ-i Mutlak).

Fenâdan sonra gelen Bekâ-billâh makamında, kişi kulluk şuuruna geri döner; namazı, orucu ve şeriatı eskisinden bin kat daha büyük bir aşk ve huşû ile ifa eder. Zira artık o, ibadeti bir mükellefiyet olarak değil, Hakk'ın cemalini temaşa vesilesi olarak görür.

FASIL IX: Müceddidü Elfi Sânî'nin Çağlara Seslenen İrfani Mirası

Hicri ikinci binyılın müceddidi olan İmâm-ı Rabbânî, sadece kendi dönemindeki sapkın din projelerini (Ekber Şah'ın Dîn-i İlâhî teşebbüsünü) akamete uğratmakla kalmamış; modern çağın nihilizm, sekülerizm ve panteizm krizlerine karşı da akıl, şeriat ve irfanı cem eden sarsılmaz bir epistemolojik zemin bırakmıştır.