İbnü'l-Arîf: Mehâsinü'l-Mecâlis ve Vuslat Menzilleri
Kalbin İrfan Makamları, İrade ve Tevekkülün Zirvesi, Fenâ ve Hakîkat Metafiziği Külliyâtı
Meriye Ufkunda Bir Velayet Yıldızı: Ahmed b. el-Arîf
Endülüs'ün Akdeniz kıyısındaki kadim liman kenti Meriye (Almería), 12. yüzyılda İslam dünyasının en parlak irfan ocaklarından biri haline gelmişse, bu şeref şüphesiz Ebü'l-Abbâs Ahmed b. Muhammed b. Atâillâh el-Endelüsî es-Sanhâcî'ye, bilinen adıyla İbnü'l-Arîf'e (481-536 / 1088-1141) aittir.
İbnü'l-Arîf, genç yaşta Kur'an kıraatlerinde, hadiste ve edebiyatta zirveye çıkmış; ancak gönlünü bütünüyle kalbî müşâhedelere, zühde ve muhabbetullah deryasına kaptırmıştır. Onun Meriye'deki meclisleri, Doğu'dan ve Batı'dan gelen binlerce dervişin, fâkihin ve düşünürün manevi susuzluğunu giderdiği bir hikmet pınarıydı.
Çağdaşı İbn Berrecân ile aynı yıl Merakeş'e çağrılıp zehirlenerek şehit edilen İbnü'l-Arîf, geride bıraktığı kısacık fakat paha biçilmez eseri 'Mehâsinü'l-Mecâlis' ile tasavvuf tarihinde derin izler bırakmıştır. Bu eser, Hâce Abdullah el-Ensârî'nin 'Menâzilü's-Sâirîn'i ayarında, hatta bazı konularda onu aşan bir irfan keskinliğine sahiptir.
Mehâsinü'l-Mecâlis'in Yapısı ve İrfanî Metodolojisi
'Mehâsinü'l-Mecâlis' (Meclislerin Güzellikleri), tasavvufi sülûkun basamaklarını klasik bir zahitlik ahlakı olarak değil; kalbin fenâya, fenâdan sonra ise Zât-ı İlâhiyye'ye vuslatına uzanan ontolojik bir miraç olarak kurgular. Eser, avam, havâs ve havâssü'l-havâs mertebelerine göre manevi halleri üçe ayırarak inceler.
İbnü'l-Arîf her makamı tahlil ederken önce o makamın avam için ne anlama geldiğini açıklar; ardından havâssın o makamdaki inceliğini gösterir; en nihayetinde ise havâssü'l-havâs ariflerin o makamı dahi nasıl aşıp 'terk-i terke' ulaştığını hayret verici bir dille beyan eder.
Bu metodoloji, sâlike hiçbir makamda gurura kapılmamayı, hiçbir menzilde takılıp kalmamayı öğretir. Çünkü her menzilin bir üst menzile nispetle bir perde olduğunu bilen arif için nihai maksat makamlar değil, bizzat Makâm-ı Zât'tır.
İrade ve Niyyetin İncelikleri: Kendi İradesini Hak'ta İtlaf Etmek
İbnü'l-Arîf'e göre tasavvuf yoluna giren bir müridin ilk menzili 'irade'dir. Avamın iradesi, günahlardan kaçıp sevaplara yönelmek ve cennet arzusuyla amele sarılmaktır. Havâssın iradesi, dünya menfaatlerini unutup kalbi manevi hallere ve keşiflere hazırlamaktır.
Ancak hakiki ariflerin (havâssü'l-havâs) iradesi nedir? İbnü'l-Arîf burada nefes kesici bir tespitte bulunur: 'Arifin iradesi, kendi cüz'î iradesini Hakk'ın küllî iradesinde yok etmesidir. Arif için artık bir iradeden bahsetmek şirk kokar; çünkü fail yalnızca Hak'tır.'
Arif, rüzgârın önündeki kuru yaprak gibi değil; nehrin suyunda eriyen tuz tanesi gibi Hakk'ın iradesine karışır. Kendi nefsine ait bir talep, bir seçim ve bir arzu kalmadığında, işte o zaman hakiki irade ve kudsî hürriyet doğar.
Zühdün Hakikati: Dünyayı Terk Etmekten Masivâyı Unutmaya
Zühd bahsinde İbnü'l-Arîf, zâhirî dervişlerin dar kalıplarını kökünden sarsar. Avamın zühdü, malı mülkü terk etmek, yamalı hırkalar giymek ve açlıkla nefsini terbiye etmektir. Bu güzel bir başlangıçtır fakat zühdün hakikati değildir.
Havâssın zühdü, insanların övgüsünü ve yergisini bir görmek, makam ve riyaset hırsını kalpten kazımaktır. Peki havâssü'l-havâssın zühdü nedir? İbnü'l-Arîf der ki: 'Hakiki zühd, zühd ettiğini bile görmemektir! Zühdü bir marifet saymak, henüz dünyayı gözünde büyüttüğünün delilidir.'
Kişi dünyayı öyle bir unutmalıdır ki, dünyayı terk ettim iddiası bile aklına gelmemelidir. Eşya, Hakk'ın tecellî aynası olarak görüldüğünde, zühd masivânın zevalini müşahede etmeye ve kalpte sadece Allâh'ın bekāsını bulmaya dönüşür.
Tevekkül ve Rızâ: Sebeplerin İptali ve Kudretin Müşahedesi
Tevekkül menzilinde İbnü'l-Arîf, Endülüs'ün derin metafizik idrakini sergiler. Avamın tevekkülü, sebeplere sarılıp sonucu Allah'a havale etmektir. Havâssın tevekkülü, kalbini sebeplere bağlamaktan men edip rızık endişesini bütünüyle fırlatıp atmaktır.
Havâssü'l-havâssın tevekkülü ise, sebepleri yaratanın da sebepleri işletenin de bizzat Hak olduğunu görerek sebepler ile müsebbib (Allah) arasındaki ikiliği kaldırmaktır. Onlar için 'sebeplere yapışmak' ile 'sebepleri terk etmek' farksızlaşır; çünkü her iki halde de failin yalnız Cenâb-ı Hak olduğunu basiretleriyle görürler.
Rızâ ise tevekkülün meyvesidir. Kadere rızâ göstermek, acıyı tatlıdan ayırt etmemek değil; gelen her tecellîde Dost'un elini ve iradesini görerek her hâle hamdetmektir. Bu makamda sâlikin kalbinde hiçbir itiraz, hiçbir sızlanma barınamaz.
Muhabbet ve Aşk: Seven ile Sevilenin Vahdet Aynası
'Mehâsinü'l-Mecâlis'in kalbi, muhabbet ve aşk fasıllarıdır. İbnü'l-Arîf aşkı tarif ederken lisanın tükendiğini, aklın kadehinin kırıldığını söyler. Aşk, sevenin kendi varlığından soyunup Sevgili'nin hüviyetinde fâni olmasıdır.
İbnü'l-Arîf'e göre aşkın üç derecesi vardır: 1. İhsan muhabbeti (Allah'ın nimetlerine, lütuflarına ve cennetine duyulan sevgi - bu kulun menfaat sevgisidir), 2. Sıfât muhabbeti (Cenâb-ı Hakk'ın kemâl ve cemâl sıfatlarına duyulan hayranlık), 3. Zât muhabbeti (Hiçbir sebep, hiçbir nimet ve hiçbir makam kaygısı olmaksızın, sırf Zât-ı Akdes olduğu için Allah'ı sevmek).
Zât muhabbetine eren âşık, kendisini sevenin de bizzat Hak olduğunu anlar. 'Yuhıbbühüm ve yuhıbbûneh' (Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever) sırrı açılır; seven ile sevilen tek bir aşk tecellîsinde birleşir.
Şevk ve Hayret: Ebedi Susuzluk ve Sonsuz Vuslat
Tasavvuf ehli bilir ki, kavuşunca şevk biter. Fakat İbnü'l-Arîf bu kaideyi tersyüz eder: 'Dünyevi aşklarda kavuşunca şevk diner; fakat İlâhî aşkta vuslat arttıkça şevk ve susuzluk daha da alevlenir!' Çünkü Zât-ı İlâhiyye sonsuzdur, nihayetsizdir.
Arif, Hakk'ı tanıdıkça hayreti artar; hayreti arttıkça şevki katlanır. İbnü'l-Arîf bu hali denizin ortasında susuzluktan yanan bir balığa benzetir. Balık suyun içindedir, suya doyması mümkün değildir; her yudumda susuzluğu daha da büyür.
Bu sebeple kâmil insanın son nefesine kadar zikri, niyazı ve arayışı durmaz. O, ebediyen Hakk'ın cemâline doymayan, 'Hel min mezîd' (Daha yok mu?) diyen bir aşk sarhoşudur.
Fenâ ve Hakîkat: Varlığın İtlafı ve Nûr-ı Mutlak
İbnü'l-Arîf'in eserinin zirve noktası, 'Fenâ ve Hakîkat' makamıdır. Burada dil tamamen sükûta gömülür. Fenâ, sâlikin 'ben' dediği vehmin, zâtî güneşin doğuşuyla bir gölge gibi eriyip kaybolmasıdır.
Güneş doğduğunda yıldızların ışığı nasıl görünmez olursa, Hakk'ın tecellî nûru kalbe vurduğunda da masivânın varlık iddiası öylece zeval bulur. İbnü'l-Arîf der ki: 'Hakîkat tecellî edince rüsûm (bütün izler, şekiller, kayıtlar) silinir; ezel ile ebed tek bir anda cem' olur.'
Bu makama eren arif, artık ne geçmişin hüznünü ne de geleceğin korkusunu taşır. O, 'İbnü'l-vakt' (vaktin oğlu) olmaktan çıkıp 'Ebü'l-vakt' (vaktin babası) olmuştur; zaman ve mekân kayıtları onun ayakları altında birer toz tanesine dönüşür.
Meriye'den Merakeş'e: Şehadet, Zehirlenme ve Ebedi Zafer
İbnü'l-Arîf'in Meriye'deki nüfuzu o kadar büyümüştü ki, Endülüs'ün dört bir yanından gelen dervişler onun bir işaretiyle canlarını feda etmeye hazırdı. Bu durum, tahtından korkan Murâbıtlar hükümdarı Ali b. Yûsuf'u ve saray fakihlerini dehşete düşürdü.
Sultanın emriyle zincirlere vurularak Merakeş sarayına getirilen İbnü'l-Arîf, sarayda yapılan imtihanlarda ulemâyı ilmiyle, vakarıyla ve bâtınî heybetiyle hayran bıraktı. Sultan onun bir suçunun olmadığını anlayıp serbest bırakmak istedi; fakat hasetçi saray çevresi, dönüş yolunda ona zehirli bal şerbeti içirerek şehit ettiler.
İbnü'l-Arîf şehadet şerbetini içerken tebessüm etti ve şu beyti okudu: 'Can feda etmek Dost yolunda bize tatlı gelir / Biz Sevgili'nin vuslatını şehadet kadehinde bulduk.' Onun şehadeti, Endülüs irfanının göğsüne takılmış ebedi bir şeref madalyasıdır.
İbnü'l-Arîf'in İrfanî Mirası ve Sihra Külliyatı'ndaki Yeri
Ebü'l-Abbâs İbnü'l-Arîf'in 'Mehâsinü'l-Mecâlis'i, Doğu'da Gazzâlî ve Kuşeyrî, Batı'da ise İbnü'l-Arabî ve Şâzelî arasındaki en saf ve berrak irfan halkasıdır. İbnü'l-Arabî, Fütûhât'ında İbnü'l-Arîf'ten sık sık 'Endülüs'ün kutbu ve kalplerin tabibi' olarak sitayişle bahseder.
Bu eser, kalbin menzillerini heva ve heves tuzaklarından koruyan bir mihenk taşıdır. Tasavvufu boş laf, keramet avcılığı veya cübbe-sarık gösterisi sananlara karşı; ihlâsın, fenânın ve zâtî aşkın ne kadar çetin ve asil bir yol olduğunu haykırır.
Sihra Külliyatı'nın Kalp Odası'nda ve Sülûk Rehberliği'nde İbnü'l-Arîf'in bu hikmetleri, çağın ruhsal buhranları içinde kıvranan her arayıcıya sönmez bir meşale olarak kılavuzluk etmeye devam edecektir.