Risâle fi'l-Aşk'ın Telif Bağlamı ve İbn Sînâ'nın Felsefî Muhiti
İslâm felsefe tarihinin en büyük zirvesi olan eş-Şeyhü'r-Reîs İbn Sînâ (v. 428/1037), genellikle katı mantıkî kıyasları, titiz Meşşâî epistemolojisi ve Kitâbü'ş-Şifâ ile el-Kānûn fî't-Tıbb gibi devasa ansiklopedik eserleriyle tanınır. Ancak onun külliyâtı derinlemesine incelendiğinde, varlığın nihai gayesini ve kozmik nizamın hareket ettirici muharrik gücünü açıkladığı en latif eserinin Risâle fi'l-Aşk (Aşk Risalesi) olduğu görülür.
İbn Sînâ bu risaleyi, dönemin önde gelen fıkıh bilgini ve dostu Ebû Abdullah el-Ma'sûmî'nin talebi üzerine kaleme almıştır. Eser, aşkı sıradan bir beşerî his, nefsanî bir arzu veya melankolik bir illet olarak değil; cansız atomlardan gök feleklerine, melekûtî akıllardan Vâcibü'l-Vücûd'a kadar bütün mevcudatın özünde kaynayan kozmik bir ontolojik çekim kanunu olarak temellendirir.
«Her bir mevcudun zâtında, kendi kemâlini arzulayan ve kendi hayrına meyleden fıtrî bir aşk (el-ışku'l-fıtrî) mündemiçtir. Eğer bu ilâhî çekim olmasaydı, varlık dairesi bir an bile ayakta kalamaz, kesret âlemi adem karanlığına yuvarlanırdı.» — İbn Sînâ, Risâle fi'l-Aşk
İbn Sînâ, Meşşâî ontolojiyi Yeni-Eflâtuncu sudûr nazariyesi ve saf İslâmî tevhid şuuru ile mezcederek, aşkı fiziğin ve metafiziğin ortak dili haline getirmiştir.