İbnü'l-Fârız: et-Tâiyyetü'l-Kübrâ ve İlâhî Aşkın Zirvesi Külliyâtı
Sultânü'l-Âşıkîn Şerefüddîn İbnü'l-Fârız'ın Nazmü's-Sülûk Şaheseri; Aşkın Tevhîdi, Cem' ve Fark Makamları, Hâlet-i Sekr ve Sahv Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma.
FASIL I: Sultânü'l-Âşıkîn Şerefüddîn İbnü'l-Fârız'ın Hayatı, Çilesi ve Hicaz Halveti
İslâm edebiyatı ve tasavvuf irfânında 'Sultânü'l-Âşıkîn' (Âşıkların Sultanı) unvanıyla tebcil edilen Şerefüddîn Ebû Hafs Ömer b. Alî el-Mısrî el-Hamevî, bilinen adıyla İbnü'l-Fârız (576-632 / 1181-1235), Kahire'de dünyaya gelmiştir. Babası miras ve feraiz davalarında mahkemelerde adlî vazife ifa ettiği için 'Fâriz' lakabıyla tanınmış, şair de bu nisbeyle anılmıştır. Küçük yaşlardan itibaren İslâmî ilimlerde derinleşen, hadis ve fıkıh tahsil eden İbnü'l-Fârız, kalbine düşen şiddetli muhabbetullah ve aşk-ı ilahî ateşi sebebiyle zâhirî ilimlerin resmî kalıplarına sığamamış, Kahire'nin doğusundaki Mukattam Dağı eteklerinde halvete çekilmiştir. Ancak ilk halvet tecrübelerinde aradığı manevi fethi bulamamış, bir gün derûnî bir işaretle çarşıda karşılaştığı ihtiyar bir dervişin (Şeyh Ebü'l-Hasan Ali el-Bakkâl) uyarısıyla hicret yoluna koyulmuştur: 'Ey Ömer! Senin fethin Mısır'da değil, Mekke-i Mükerreme'dedir.'
Bu işaret üzerine Hicaz yollarına düşen İbnü'l-Fârız, Mekke-i Mükerreme'de yaklaşık on beş yıl süren eşsiz bir inzivâ ve tecerrüd hayatı yaşamıştır. Kâbe-i Muazzama'nın hareminde, Arafat ve Minâ vadilerinde, vadilerin ıssız kayalıklarında vahşi hayvanlarla ünsiyet ederek geçirdiği bu on beş yıl, onun beşerî benliğinin tamamen fenâ bulduğu, aşkın mutlak tecellîsine mazhar olduğu dönemdir. Bu kutlu inzivâ esnasında ilham olunan şiirler, Arap şiirinin erişilmez zirveleri haline gelmiş; bilahare mürşidinin vefat emri üzerine tekrar Kahire'ye dönmüş ve Ezher Camiî'nde halka irşad meclisleri kurmuştur. 632 yılında Kahire'de dâr-ı bekâya irtihal etmiş ve Mukattam Dağı eteklerindeki Karâfe Kabristanı'na defnedilmiştir.
FASIL II: et-Tâiyyetü'l-Kübrâ (Nazmü's-Sülûk): Eserin Doğuşu ve Tasavvufî Mevkii
İbnü'l-Fârız'ın şaheseri olan 'et-Tâiyyetü'l-Kübrâ', asıl adıyla 'Nazmü's-Sülûk' (Sülûk Yolunun Manzum Nizamı), 760 beyitten müteşekkil, kafiyesi 'Tâ' harfiyle biten muazzam bir irfan kasidesidir. Arap dilinde tasavvufî tecrübeyi ve vahdet şuhûdunu bu derece dakik, musıkî dolu ve felsefî derinlikle terennüm eden ikinci bir manzum eser bulunmamaktadır. Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî, bu kasideyi ilk okuduğunda hayret ve vecd içerisinde kalarak İbnü'l-Fârız'a: 'Keşke bu kasideyi el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ile şerh etmeme izin versen' buyurmuş, İbnü'l-Fârız ise nezaketle: 'Ey Şeyh, sizin Fütûhât'ınız zaten benim kasidemin bâtınî bir şerhidir' cevabını vermiştir.
Kasîde-i Tâiyye, sâlikin seyrüsülûk başlangıcındaki beşerî aşk ve meyledişlerinden başlayarak, nefs mücahedesini, kesret hicranını, fenâfi'r-resûl ve fenâfillâh makamlarını, nihayet cem' ve fark-ı sânî mertebelerinde kemâle erişini nakış nakış işler. Eser, Saîdüddîn Fergânî, Abdürrezzâk el-Kâşânî, Dâvûd-ı Kayserî ve Bûrînî gibi ekberî irfan mektebinin en büyük kutupları tarafından Arapça ve Farsça devasa ciltlerle şerh edilmiş, tasavvufî metafiziğin en temel ders kitaplarından biri olarak kabul görmüştür.
FASIL III: Aşkın İbtidâsı ve İntihâsı: Mecâzî Aşktan Hakîkî Aşka İntikâl
Kasidenin ilk beyitlerinde İbnü'l-Fârız, görünüşte Leylâ, Selma veya Lübnâ gibi beşerî ma'şûklara yazılmış gibi duran lirik ve hicran dolu bir dille söze başlar: 'Sekatnî bi-ke'si'l-hubbi teyhen ve izzetâ...' (Bana gurur ve celâl kadehiyle aşk şarabı sundu). Ancak bu mecâzî örtü, hakikate ulaştıran bir köprüden ibarettir. İbnü'l-Fârız'a göre 'el-Mecâzü kıntaratü'l-hakîka' (Mecaz hakikatin köprüsüdür) fehvasınca, surete meyil aslında o surette tecellî eden Mutlak Cemâl'in farkında olmadan sevilmesidir.
Âşık sülûkünün başında surete bağlanır, hicran çeker ve feryat eder. Fakat riyâzet ve tasfiye ile gözündeki kesret perdesi inceldikçe fark eder ki, Leylâ'nın gözünde parlayan nur da, rüzgârın getirdiği koku da, âşığın döktüğü gözyaşı da tek bir Zât'ın tecellîsidir. Şair bu intikâli şöyle formüle eder: Âşık ma'şûkun suretinden geçip ma'nâsına, sıfatından geçip zâtına ulaştığında beşerî aşk buharlaşır; yerini ezelî ve ebedî Hakîkî Aşk alır. Bu mertebede seven de, sevilen de, aşk da aynı nurun cilvelerinden başka bir şey değildir.
FASIL IV: Sekr ve Sahv: Manevi Sarhoşluktan Hakîkat Ayıklığına Seyir
İbnü'l-Fârız tasavvufunda 'Sekr' (ilahî aşk şarabıyla sarhoş olma) ve 'Sahv' (hakikat bilinciyle ayılma) diyalektiği merkezi bir öneme sahiptir. 'Kasîde-i Hamriyye'sinde (Şarap Kasidesi) bu sırrı eşsiz bir remizle açıklar: 'Şeribnâ alâ zikri'l-habîbi müdâmeten / Sekirnâ bihâ min kabli en yuhleka'l-kerm' (Biz sevgilinin zikriyle öyle kadîm bir aşk şarabı içtik ki, daha üzüm bağı yaratılmadan önce biz onunla sarhoş idik). Buradaki şarap, elest bezminde kula içirilen vahdet mayası ve ilahî marifet feyzidir.
Ancak İbnü'l-Fârız, sekr halini nihaî makam olarak görmez. Sekr, ilk tecellîlerin tesiriyle aklın ve hislerin hayrete düşmesi, sâlikin zâtî kontrolünü kaybetmesidir; bu durum henüz nakıs bir derecedir. Kemâl ise 'Sahv-ı Sânî' (İkinci Ayıklık) mertebesidir. Bu mertebede ârif, ilahî vahdet denizine gark olmuşken aynı zamanda zâhir âleminde şeriatın ahkâmını eksiksiz yerine getiren, kesrette vahdeti, vahdette kesreti müşahede eden 'sahih' bir rehber haline gelir. Ne sarhoşluk ayıklığına mâni olur, ne ayıklık sarhoşluğunu yok eder.
FASIL V: Cem' ve Fark Makamları: İkilik İllüzyonunun Parçalanışı
et-Tâiyyetü'l-Kübrâ'nın en çetin ve felsefî fasılları, sâlikin 'Fark' (ayrılık), 'Cem'' (birlik) ve 'Fark ba'de'l-Cem'' (Birlikten sonraki fark) mertebelerindeki dönüşümünü anlatır. İlk fark makamı, halkı görüp Hakk'ı görememek veya Hakk'ı halktan ayrı bir varlık zannederek ikilik şirki içinde yaşamaktır. Sâlik zikir ve riyâzetle 'Cem'' makamına yükseldiğinde halk gözünden silinir; sadece Hakk'ın zâtı ve kudreti görünür. Bu makamda kul kendi nefsini Hakk'ın vücûdunda fâni bulur; şathiye ve vecd sözleri ekseriya bu makamda sâdır olur.
Lakin İbnü'l-Fârız'ın işaret ettiği zirve makam 'Fark-ı Sânî' yani Cem'ü'l-Cem'dir. Burada kul halkı Hakk'ın mazharı olarak seyreder; ne halk Hakk'ı örter, ne Hakk halkı unutturur. Ârif, hem rubûbiyetin hem ubûdiyetin hakkını aynı anda verir. İbnü'l-Fârız kasidesinde: 'Fe-küllî bi-küllî kâmilün fî kemâlihâ...' diyerek, kendi cüzlerinin sevgilinin küllünde tamamlandığını ve aradaki 'gayriyyet' (başkalaşma) vehminin kökten zâil olduğunu açıklar.
FASIL VI: Hakîkat-i Muhammediyye ve Nûr-ı Ezeliye İntisap
Kasîde-i Tâiyye'nin derûnî omurgasını 'Hakîkat-i Muhammediyye' doktrini teşkil eder. İbnü'l-Fârız'a göre kâinatta zuhûra gelen bütün güzellikler, bütün nübüvvet ve velâyet nurları, Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) ezelî nûrundan akseden şuâlardır. Bütün peygamberler O'nun şeriatının ve marifetinin birer cüzünü tebliğ etmişler, evliyâullah ise O'nun bâtınî zevkine vâris olmuşlardır.
Şair, kendi manevi sülûkünün nihayetinde ulaştığı idraki şöyle tasvir eder: Âşık, kendi rûhunu Hakîkat-i Muhammediyye aynasında fâni kıldığında, hitabın ve kelâmın asıl sahibinin bizzat o kutlu Nûr olduğunu anlar. Bu makamda şairin dili, Nûr-ı Muhammedî'nin tercümanı haline gelir. İbnü'l-Fârız bu tecellîyi şatahat kabilinden değil, kâinatın yaratılış sırrının keşfi olarak takdim eder; zira ilk yaratılan akıl, ilk yaratılan nur ve ilahî sevginin ilk mazharı Fahr-i Âlem Efendimizdir.
FASIL VII: İbnü'l-Fârız Şiirinde Bedîî Sanatlar, Musıkî ve Cinas Sihri
İbnü'l-Fârız sadece bir mutasavvıf değil, aynı zamanda Arap edebiyatının en büyük lügat ve belâgat üstatlarından biridir. et-Tâiyyetü'l-Kübrâ'da sergilediği cinas (tamlama ve harf oyunları), tıbâk (tezat), istîâre ve tevriye sanatları, şiiri bir kuyumcu titizliğiyle işlenmiş lafzî bir mûcizeye dönüştürür. Kasidedeki vezin ve kafiye ahengi, Arapça 'Tâ' harfinin tok, ritmik ve vurucu tınısıyla birleşerek okuyucunun kalbinde adeta bir zikir halkasının zikrini canlandırır.
Fergânî ve Kâşânî'nin de belirttiği gibi, İbnü'l-Fârız'ın kelime seçimleri tesadüfî değildir. Bir kelimenin zâhirî lügat manası ile bâtınî ıstılah manası arasındaki muazzam tenasüp, şiiri hem zâhir ehli edebiyatçılar hem de bâtın ehli ârifler için cazip kılmıştır. Şiirlerinde kullandığı musikî o kadar tesirlidir ki, devrinde Kahire çarşılarında onun beyitlerini okuyan dervişlerin cezbeyle yere düştüğü ve vecd hallerine gark olduğu tarihen sabittir.
FASIL VIII: Ekberî Şârihler ve Tâiyye Geleneği: Fergânî, Kâşânî ve Kayserî
et-Tâiyyetü'l-Kübrâ'nın tasavvuf tarihindeki kalıcılığı, İbnü'l-Arabî mektebinin devâsâ şârihleri tarafından şerh edilmesiyle tahkim edilmiştir. Bu şerhlerin ilki ve en mufassalı, Sadreddîn Konevî'nin talebesi Saîdüddîn Fergânî'nin (ö. 699/1300) kaleme aldığı 'Meşârikü'd-Derârî' (Farsça) ve 'Müntehe'l-Medârik' (Arapça) adlı dev eserlerdir. Fergânî, kasidenin her bir beytini vahdet-i vücûd felsefesinin en çetin kozmolojik meseleleriyle irtibatlandırmış ve kasideyi teorik bir tasavvuf ansiklopedisine dönüştürmüştür.
Bilahare Abdürrezzâk el-Kâşânî ve Osmanlı ilim muhitinin kurucusu Dâvûd-ı Kayserî, Tâiyye'yi şerh ederek İbnü'l-Fârız'ın manzum irfânını Anadolu ve Osmanlı medreselerinin ders halkalarına taşımışlardır. Kayserî'nin şerhi, vahdet-i vücûd ile Ehl-i Sünnet kelâmı arasındaki ahengi kurması bakımından hususi bir ehemmiyete sahiptir. Bu şerhler sayesinde İbnü'l-Fârız, sadece Arap âleminin değil, Osmanlı, İran ve Hint coğrafyasının da ortak manevi mirası haline gelmiştir.
FASIL IX: Aşkın Hukuku ve Edebi: Riyâzet, Mücâhede ve İstiğnâ Sırları
İbnü'l-Fârız tasavvufunda aşk, disiplinsiz ve heveskârane bir duygu patlaması değildir; bilakis en katı şer'î edeb ve nefs mücahedesi üzerine bina edilmiş çileli bir yoldur. et-Tâiyyetü'l-Kübrâ'da âşığın uyması gereken manevi hukuk tavizsiz bir dille beyan edilir: Sevgilinin yolunda can feda etmek bir lütuf değil, aşkın asgarî şartıdır. Âşık, sevgiliden gelen belâ ve cefâyı lütuf ve ihsan gibi kucaklamadıkça davasında sadık sayılamaz.
Şair, sevgilinin 'istiğnâ' (ihtiyaçsızlık ve naz) perdesini aşmanın tek yolunun âşığın 'fakr' (mutlak acziyet ve yokluk) libasına bürünmesi olduğunu vurgular. Kul nefsinin bütün varlık iddialarından soyunup sıfırlandığında, Hakk'ın gınâsı ve kemâli o fakr aynasında tecellî eder. Dolayısıyla İbnü'l-Fârız'ın aşkı, şeriatın sınırlarını aşmak değil, şeriatın getirdiği takva ve ubûdiyeti aşkın hararetiyle eritip saf bir muhabbete tebdil etmektir.
FASIL X: Netice ve Hülâsa: İbnü'l-Fârız'ın İslâm İrfânına Ebedî Mirası
Sultânü'l-Âşıkîn İbnü'l-Fârız'ın et-Tâiyyetü'l-Kübrâ'sı, insan ruhunun kesret zindanından vahdet semâsına yükselişini anlatan ebedî bir sülûk destanıdır. Şair, kelimeleri birer kıvılcıma, mısraları birer meşaleye dönüştürerek, akılla ulaşılamayan zevkî ve keşfî hakikatleri şiirin diliyle ebedileştirmiştir. Mevlânâ Celâleddîn Farsça'da, Yûnus Emre Türkçe'de ne ise, İbnü'l-Fârız da Arap lisanında ilahî aşkın mutlak kutbudur.
O, aşkı varlığın başlangıcı, sülûkün rehberi ve vuslatın ta kendisi olarak tanımlamıştır. Tâiyye'yi okuyan bir sâlik, sadece manzum bir şaheserle karşılaşmaz; aynı zamanda beşerî arzulardan sıyrılarak ilahî sevginin potasında nasıl eritileceğini, Hakk'ta fâni olup Hakk ile nasıl bâkî kalınacağını adım adım gösteren manevi bir mürşidle hemhal olur. İbnü'l-Fârız'ın mirası, asırlardır âşıkların kalbini tutuşturan sönmez bir meşale olarak İslâm irfan katedralinin kubbesinde parıldamaya devam etmektedir.