FASIL I: Şeyhü'l-Ekber'in Terminolojisinin Önemi ve Hususiyeti

İslam tasavvuf tarihinin en büyük arifi ve metafizik üstadı olan Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî (v. 638/1240); ardında bıraktığı 500'ü aşkın risale ve özellikle Fütûhât-ı Mekkiyye ile Fusûsü'l-Hikem'de, daha önce hiçbir arifin kullanmadığı derecede zengin, şifreli ve kavramsal bir dil inşa etmiştir.

Şeyhü'l-Ekber bizzat şöyle ihtar eder: 'Bizim terimlerimizi (ıstılahlarımızı) bilmeyen, bizim kitaplarımızı mütalaa etmesin; zira zahir lügat manalarına takılarak ya bizi tekfir eder ya da kendisi sapıklığa düşer.' Çünkü onun dilinde 'vücud', 'adem', 'tecelli', 'berzah' ve 'kaza' gibi kelimeler sıradan kelâmcıların ve felsefecilerin yüklediği dar manaların çok ötesinde kozmik hakikatlere işaret eder.

FASIL II: Varlık ve Metafizik Dairesi İstılâhâtı

1. Vahdet-i Vücûd (Varlığın Birliği):
Hakiki, zâtî ve mutlak varlığın yalnızca Cenâb-ı Hakk'a ait olduğunu; yaratılmış bütün kâinatın ise O'nun isim ve sıfatlarının aynalardaki tecellîlerinden, gölgelerinden ve nurlarından ibaret olduğunu beyan eden temel doktrindir. Kesinlikle panteizm değildir; zira Yaratan mahlukata hulûl etmemiş, mahlukat O'nun kudret tecellîsiyle varlık sahasında tutulmuştur.
2. A'yân-ı Sâbite (Ezeli Sabit Özler):
Bütün mahlukatın, insanların ve eşyanın yaratılmadan önce Allah'ın ezeli ilminde bulunan hakikatleri, ilmî suretleri ve potansiyel kodlarıdır. Onlar dış dünyada 'vücud kokusu almamış'tır; ilahi ilimde sabittirler. Kâinatta vuku bulan her şey, bu A'yân-ı Sâbite'nin ilahi feyizle dış dünyada zuhur etmesidir.
3. Tecellî (İlahi Nurların Zuhuru):
Cenâb-ı Hakk'ın gayb perdelerini aralayarak isim ve sıfatlarıyla mahlukatın kalplerinde ve kâinatta görünür olmasıdır. Kural şudur: 'Lâ tecerrî fi't-tecellî' (Tecellîde tekrar yoktur). Allah Teâlâ hiçbir varlığa iki defa aynı tecellî ile tecellî etmez; her an, her nefes yepyeni bir yaratılış ve iş üzeredir (Rahmân 29).
4. Âlem-i Misâl ve Berzah:
Maddi ve kesif dünya (Âlem-i Şehâdet) ile saf ruhaniyet âlemi (Âlem-i Gayb/Melekût) arasında yer alan ara boyuttur. Bu boyutta manalar cisimleşir, cisimler latifleşir. Rüyalar, yakazalar, keşifler ve kabir hayatı Âlem-i Misâl'de cereyan eder.

FASIL III: İnsânî Kemâlât ve Seyr-i Sülûk İstılâhâtı

5. İnsân-ı Kâmil (Kusursuz İnsan Aynası):
Cenâb-ı Hakk'ın bütün Esmâ-i Hüsnâ'sını kendi nefsinde ve kalbinde cem eden, kâinatın manevi ruhu, Arş'ın yeryüzündeki halifesi olan insandır. Başta Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) olmak üzere bütün peygamberler ve her asrın kutbu İnsân-ı Kâmil'dir.
6. Fenâ fillâh ve Bekâ billâh:
Fenâ: Kulun kendi nefsani benliğini, iradesini ve sıfatlarını ilahi nur denizinde yok etmesi, damlanın okyanusa düşüp kaybolması halidir.
Bekâ: Fenâ makamından sonra kulun ilahi ahlak ile yeniden dirilerek kâinata Hakk'ın gözüyle bakması ve insanları irşad etmek üzere cemiyetin içine dönmesidir.
7. Hazerât-ı Hams (Beş İlahi Mertebe):
Varlığın beş büyük tenezzül mertebesidir: Âlem-i Lâhût (Zât tecellîsi), Âlem-i Ceberût (Sıfat ve kudret tecellîsi), Âlem-i Melekût (Ruhlar ve melekler), Âlem-i Misâl (İmgeler ve berzah) ve Âlem-i Mülk/Şehâdet (Fiziksel kâinat).
[ Google AdSense - İlgili Külliyat Reklam Alanı ]

FASIL IV: Zât, Sıfât ve Esmâ Mertebelerinin Mukayesesi

İbnü'l-Arabî'nin tecellî hiyerarşisinde en yüce ve idrak olunamaz mertebe Zât-ı Bâht (Mutlak Zât / Gayb-ı Mutlak / Lâ Taayyün) mertebesidir. Bu mertebede hiçbir isim, sıfat, kayıt veya mahlukat tasavvur edilemez; 'O var idi ve O'nunla beraber hiçbir şey yok idi' hadisinin hakikatidir.

İkinci mertebe Taayyün-i Evvel (İlk Beliriş / Vâhidiyyet öncesi Ehadiyyet); Cenâb-ı Hakk'ın kendi Zâtını Kendi kemâlâtıyla bilmesidir. Üçüncü mertebe Taayyün-i Sânî (Vâhidiyyet); Esmâ ve Sıfatların ilahi ilimde mütemeyyiz (birbirinden ayrılmış) hale geldiği makamdır. Kâinattaki bütün mevcudat, bu üçüncü mertebedeki isimlerin zuhurundan ibarettir.

FASIL V: Fütûhât-ı Mekkiyye'de Seyr-i Sülûk Durakları Sözlüğü

Kabz ve Bast:
Müridin kalbinde tecelli eden iki zıt haldir. Kabz, nefsin sıkışması ve ilahi celâl heybetiyle daralma haliyken; Bast, kalbin ilahi cemâl ve ümit nurlarıyla genişleyip ferahlamasıdır. Her ikisi de ruhun tekâmülü için gece ve gündüz gibi zaruridir.
Heybet ve Üns:
Cenâb-ı Hakk'ın celâlini müşahede eden kalpte dehşet ve ürperti (Heybet) doğar; cemâlini ve lütfunu müşahede eden kalpte ise yakınlık ve dostluk huzuru (Üns) meydana gelir.
Vakt ve İbnü'l-Vakt:
Arif, geçmişin kederi veya geleceğin kaygısıyla oyalanmaz. O, içinde bulunduğu anın (vaktin) gerektirdiği ilahi emri ve kulluk edebini yerine getiren 'Vaktin Çocuğu'dur (İbnü'l-Vakt).