Hâtem-i Asamm: Horasan'ın Lokman'ı ve Dört Ölüm Sırrı
Nefsi Öldüren Dört Manevi Ölüm, Şakîk'ın 33 Yıllık Sohbet Meyvesi ve Sarsılmaz Tevekkül Esasları
FASIL I: Belh Diyarının Bilgesi: Hâtem b. Unvân ve Neden 'Asamm' (Sağır) Denildiği
Hicrî üçüncü asrın başında Horasan'ın kadim medeniyet beşiği Belh şehrinde parlayan Ebû Abdirrahmân Hâtem b. Unvân el-Asamm (v. 237 / m. 851), üstün ahlakı, kusursuz edebi ve tevekkülün zirvelerini temsil eden şahsiyetiyle İslâm irfanında 'Horasan'ın Lokman'ı' (Lokmân-ı Horasân) olarak tesmiye edilmiştir.
Onun 'el-Asamm' (sağır) lakabıyla meşhur olmasının ardında yatan hadise, İslâm ahlak ve edep tarihinin en zarif menkıbelerinden biridir. Bir gün bir kadıncağız Sehl'e (Hâtem'e) dinî bir mesele sormak üzere huzuruna gelmişti. Kadın sualini arz ederken, gayriihtiyarî olarak kendisinden utanç verici bir ses (yellenme) sadır oldu. Kadın mahcubiyetinden yerin dibine geçmiş, yüzü kıpkırmızı kesilmişti.
Hâtem-i Asamm, kadının bu dayanılmaz utancını derhal hissetti ve hiçbir şey olmamış gibi elini kulağına götürerek yüksek sesle bağırdı: 'Ey hanım kardeşim! Sesini yükselt, daha yüksek sesle söyle! Zira benim kulağım sağırdır, fısıltıları ve kısık sesleri hiç işitmem!' Kadın, Hâtem'in o sesi duymadığını, kulağının ağır işittiğini zannederek derin bir nefes aldı ve ferahladı.
'Hâtem, o kadının mahcubiyetini korumak için, kadın vefat edinceye kadar tam kırk yıl boyunca sağırmış gibi davrandı; insanların sözlerini tekrar ettirdi ve bu sırrı kimseye açmadı. İşte bu sebeple ona «Asamm» (Sağır) denildi.' — Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü'l-Evliyâ
Bir din kardeşinin ayıbını örtmek (setr-i uyûb) uğruna kırk yıl boyunca sağırlığı nefsine giydiren bu muazzam edep, Hâtem'in velayet mertebesinin ahlakî temeltaşı olmuştur.
FASIL II: Şakîk-ı Belhî'nin Talebesi Olmak: 33 Yıllık Sohbetin Özü Olan Sekiz Mesele
Hâtem-i Asamm, Horasan tasavvufunun ilk büyük piri ve tevekkül nazariyesinin kurucusu olan Şakîk-ı Belhî'nin (v. 194 / m. 810) en seçkin talebesi ve halifesidir. Şakîk ile Hâtem arasında cereyan eden meşhur 'Sekiz Mesele' (el-Mesâilü's-Semâniyye) imtihanı, tasavvuf eğitiminin özünü teşkil eder.
Bir gün mürşidi Şakîk-ı Belhî ona sordu: 'Ey Hâtem! Kaç yıldır benimle sohbet edip derslerime devam edersin?' Hâtem cevap verdi: 'Otuz üç yıldır efendim.' Şakîk: 'Peki bu otuz üç yıl içinde benden ne öğrendin?' dedi. Hâtem: 'Yalnızca sekiz mesele öğrendim üstadım' deyince Şakîk şaşırdı: 'İnnâ lillâh! Ömrüm seninle geçti de benden yalnız sekiz mesele mi tahsil ettin?!' Hâtem: 'Evet efendim, fazlasını istemedim; zira bu sekiz mesele dünyada da ahirette de bana kafidir' dedi.
Şakîk: 'Söyle bakalım, o sekiz mesele nedir?' buyurunca Hâtem-i Asamm hikmet incilerini birer birer dökmüştür. Şakîk bu cevapları dinledikten sonra gözyaşları içinde: 'Ey Hâtem! Ben Tevrat'ı, İncil'i, Zebûr'u ve Furkân'ı (Kur'an) inceledim; bütün ilahî kitapların bu sekiz mesele etrafında döndüğünü gördüm. Bu sekiz meseleyi hayatına tatbik eden, dört kitabın ahkamıyla amel etmiş gibidir!' diyerek talebesini takdis etmiştir.
FASIL III: Şakîk'ın Onayladığı Sekiz Hikmet Meclisi
Hâtem-i Asamm'ın 33 yıllık sülûkten çıkardığı ve bütün semavî kitapların özü sayılan sekiz hayat prensibi şunlardır:
- 1. Hakiki Dostu Seçmek: Baktım ki herkesin bir sevgilisi var; kimi mezara kadar, kimi defnedilinceye kadar onunla gidiyor, sonra yalnız bırakıp dönüyor. Ben kabirde ve mahşerde beni terk etmeyecek bir dost aradım ve sâlih amelleri kendime sevgili edindim.
- 2. Hevaya Muhalefet: Allah Teâlâ'nın «Nefsini hevasından menedenin barınağı cennettir» (Nâziât 40-41) buyruğunu gördüm; nefsimin peşinden koşmayı bıraktım ve onu Hakk'ın tâatine hapsettim.
- 3. Bâkî Olanı Biriktirmek: İnsanların dünyalıkları biriktirdiğini gördüm. Halbuki âyette: «Sizin yanınızdaki tükenir, Allah'ın katındaki ise bâkidir» (Nahl 96) buyruluyordu. Elime geçen kıymetli ne varsa Allah rızası için infak edip O'nun katında emanete bıraktım.
- 4. Gerçek İzzet Takvadadır: Baktım ki insanlar izzeti soylulukta, makamda ve malda arıyor. Allah ise: «Allah katında en üstününüz, en çok takva sahibi olanınızdır» (Hucurât 13) buyuruyor. Ben de izzeti yalnız takvada aradım.
- 5. Hasedi Terk Etmek: İnsanların birbirinin malına, mevkiine haset ettiğini gördüm. Âyette: «Onların dünyadaki geçimliklerini Biz taksim ettik» (Zuhruf 32) fermanını okudum. Taksimatın Allah'a ait olduğunu bilince hasedi kökünden söküp attım.
- 6. Hakiki Düşmanı Bilmek: İnsanların birbirine düşmanlık ettiğini gördüm. Oysa Allah Teâlâ: «Şüphesiz şeytan sizin apaçık düşmanınızdır, öyleyse onu düşman tutun!» (Fâtır 6) buyurmaktadır. İnsanlarla kavgayı bıraktım, yalnız şeytana savaş açtım.
- 7. Rızk İçin Alçalmamak: İnsanların rızık için zilletten zillete düştüğünü gördüm. Âyette: «Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın» (Hûd 6) teminatını gördüm ve rızk endişesinden kurtulup ibadetime odaklandım.
- 8. Yalnızca Allah'a Tevekkül: İnsanların kimi ticaretine, kimi sanatına, kimi sıhhatine güveniyordu. Ben ise: «Kim Allah'a tevekkül ederse O, ona kafidir» (Talâk 3) âyetine sarıldım ve yalnız Allah'a dayandım.
FASIL IV: Dört Manevi Ölüm Sırrı: Mevt-i Ebyaz, Esved, Ahmar ve Ahzar
Hâtem-i Asamm'ın tasavvuf metafiziğine armağan ettiği en derin sülûk nazariyesi 'Dört Manevi Ölüm' (el-Mevtü'l-Erbaa) doktrinidir. Ona göre hakiki hayata ve marifetullah diriliğine kavuşmak isteyen sâlik, henüz bedeni ölmeden evvel bu dört ölümü bizzat tatmalıdır ('Mûtû kable en temûtû' - Ölmeden önce ölünüz sırrı):
1. Mevt-i Ebyaz (Beyaz Ölüm)
Açlık ve Oruç: Nefsin şehvet ve oburluk damarlarını açlıkla kurutmaktır. Açlık bedenin içini nûra boğduğu ve kalbi parlattığı için buna 'beyaz ölüm' denilmiştir.
2. Mevt-i Esved (Siyah Ölüm)
Halkın Ezâsına Sabır: İnsanlardan gelen kınama, iftira, hakaret ve haksızlıklara karşı nefsini savunmamak, intikam almamak ve sabırla karşılamaktır.
3. Mevt-i Ahmar (Kızıl Ölüm)
Hevaya Muhalefet: Nefsin gayrimeşru arzularına ve süflî heveslerine karşı kılıç çekmek, her daim nefsin istediğinin zıddını yaparak onu kanatıp öldürmektir.
4. Mevt-i Ahzar (Yeşil Ölüm)
Kanaat ve Yamalı Hırka: Gösterişli elbiseleri, lüks ve debdebeyi terk edip bir tek yamalı hırkayla yeşillikler gibi sade ve tabii bir kanaat içinde yaşamaktır.
Hâtem der ki: 'Bu dört ölümü tatmayan kimse, hakiki velayet hayatının zevkine varamaz. Beyaz ölümle nefsini terbiye eder, siyah ölümle sabrı öğrenir, kızıl ölümle nefis putunu devirir, yeşil ölümle de kanaat tacını başına takar.'
FASIL V: Dört Büyük Tevekkül Temeli: Sarsılmaz İlahî İtimat
Hâtem-i Asamm'a bir gün sordular: 'Ey Ebû Abdirrahmân! Tevekkülünü hangi sağlam temeller üzerine bina ettin de dünya seni asla sarsamıyor?' Hâtem şu dört muazzam esası zikretti:
- 1. Rızkın Taksimi: 'Bildim ki benim rızkımı benden başkası yiyemez; başkasının rızkı da bana nasip olmaz. Bunu kesin olarak idrak edince nefsim telaşı bıraktı ve kalbim mutmain oldu.'
- 2. Amelin Aidiyeti: 'Bildim ki Allah Teâlâ'nın bana farz kıldığı amelleri benden başkası edâ edemez. Başkası benim yerime namaz kılamaz, oruç tutamaz. Bunu anlayınca bütün himmetimi bizzat kendi amellerime sarf ettim.'
- 3. Ecelin Yakınlığı: 'Bildim ki ecel beni ansızın yakalayacak bir pusudadır. Nerede ve ne zaman geleceği meçhuldür. Bunu bilince her nefesimi son nefesim bilerek ecele hazırlandım.'
- 4. Allah'ın Murakabesi: 'Bildim ki ben yerin altında da olsam, göğün üstünde de olsam Rabbimin nazarı altındayım; O beni her an görmektedir. Bunu idrak edince O'na isyan etmekten ve huzurunda edepsizlik yapmaktan haya ettim.'
FASIL VI: Hac Seferi ve Çöl İmtihanı: Azıksız Yola Çıkış ve İlahî Güven
Hâtem-i Asamm'ın tevekkülü yalnız nazarî bir felsefe değil, bizzat çölde yaşanan bir varoluş imtihanıydı. Hac farizasını eda etmek istediğinde evinde çocuklarının nafakasını temin edecek hiçbir dünyalık yoktu. Çocuklarına: 'Ben hacca gidiyorum, izin verir misiniz?' dediğinde hanımı ve büyük çocukları: 'Bizi kime emanet edip gidiyorsun, ne yiyip içeceğiz?' diye sızlandılar.
O esnada küçük kızı söze karıştı: 'Babamın gitmesine izin verin! Zira babam rızık veren (Rezzâk) değil, rızkı yiyendir. Rızık yiyen gitse bile, rızkı yaratan ve veren Rezzâk-ı Âlem olan Allah bakidir!' Bu söz üzerine hane halkı ikna oldu ve Hâtem tek kuruş azık almadan çöle doğru yola çıktı.
Hâtem gittikten birkaç gün sonra evdeki yiyecek tükendi. Aile küçük kızı kınamaya başladı. Tam o esnada Belh Emîri ve maiyeti avdan dönerken Hâtem'in evinin önünden geçtiler. Emîr susadı ve kapıyı çalarak su istedi. Küçük kız kapıya çıkıp buz gibi bir tas su ikram etti. Emîr suyu içip lezzetini görünce: 'Bu ev kimindir?' diye sordu. 'Horasan bilgesi Hâtem-i Asamm'ın evidir, kendisi hacca gitti' dediler.
Bunun üzerine Emîr: 'Böyle bir zatın evine biz yük olduk, borcumuzu ödemek gerekir' diyerek belindeki altın yaldızlı kemeri çözüp evin avlusuna attı ve maiyetine: 'Beni seven kemerini atsın!' dedi. Bütün askerler altın kemerlerini attılar ve evin içi bir anda altın deryasına döndü. Hane halkı sevince boğulurken küçük kız ağlamaya başladı. Annesi: 'Neden ağlıyorsun, Allah bize zenginlik verdi?' deyince kız şu hikmeti haykırdı: 'Dün geceye kadar Allah'tan başka kimsemiz yoktu; şimdi ise yaratılmış bir kul bize bir nazar etti diye sevindik! Ya ezelî ve ebedî Rabbimiz bize rahmetiyle nazar ederse halimiz nice olur?!'
FASIL VII: İmam Ahmed b. Hanbel ile Karşılaşması ve Bağdat Alimlerine İrfan Dersi
Hâtem-i Asamm, hac dönüşünde hilafet merkezi Bağdat'a uğradı. Bağdat'ta ehl-i sünnetin büyük imamı Ahmed b. Hanbel'in meclisini ziyaret etti. İmam Ahmed, Hâtem'in şöhretini ve tevekküldeki makamını biliyordu; ona büyük bir hürmetle yer gösterdi ve sordu:
'Ey Ebû Abdirrahmân! Bize dünyanın şerrinden ve insanlardan nasıl selamet bulacağımızı anlatır mısın?'
Hâtem-i Asamm şu muazzam cevabı verdi: 'Ey İmam! Şu üç haslet sende bulunmadıkça dünyadan ve insanlardan asla selamet bulamazsın:
1. İnsanlar senin malından istifade edecek, sen ise onların malından hiçbir şey beklemeyeceksin.
2. Sen insanların haklarını eksiksiz eda edeceksin, fakat onlar senin hakkını çiğnese bile onlardan hak talep etmeyeceksin.
3. Sen insanların eza ve cefasına sabredeceksin, fakat kendin onlara zerre kadar eza vermeyeceksin.'
İmam Ahmed b. Hanbel bu cevabı işitince derin bir nefes aldı ve parmaklarını ısırarak şöyle dedi: 'Haza hüve'l-emrü's-sa'b! (İşte en zor, en çetin mesele budur!) Vallahi bu ahlaka ancak peygamberler ve sıddîklar takat getirebilir!'
FASIL VIII: Gazve Meydanlarında Hâtem: Cihad ve İçsel Murakabenin Tevhidi
Hâtem-i Asamm, köşesine çekilip dünyadan el etek öpen pasif bir zâhid değildi. O, İslâm sınırlarını korumak üzere Horasan ve Türkistan hudutlarında gazvelere (cihada) katılan bir alp-eren, bir gazi mürşiddi.
Savaş meydanlarında kılıç şakırtıları ve ok yağmurları altında dahi kalbî murakabesini zerre kadar kaybetmezdi. Bir gazvede Türk hakanının ordusuyla karşılaştıklarında, meydanda dev cüsseli bir düşman süvarisi Hâtem'in üzerine at sürdü ve onu yere yıkarak göğsünün üzerine oturdu. Hançerini Hâtem'in boğazına dayamıştı.
Tam o anda Hâtem'in yüzünde en ufak bir korku, telaş veya yalvarma emaresi görülmedi. Aksine gözlerini semaya dikmiş, derin bir huzur ve tebessümle bekliyordu. Düşman savaşçısı hayretler içinde kaldı ve hançerini durdurarak sordu: 'Ey ihtiyar! Boğazını kesmek üzereyim, sen neden hiç korkmuyorsun, kime bakıp tebessüm ediyorsun?'
Hâtem cevap verdi: 'Ben senin elindeki hançere değil, o hançeri tutan elin Sahibine bakıyorum! Eğer O benim ecelimi takdir ettiyse senin elinle canımı alacaktır ve bu benim için şereftir. Şayet O benim ecelimi takdir etmediyse, bütün dünya birleşse senin hançerin boğazımı kesemez!' Bu sarsılmaz tevekkül karşısında donakalan süvari hançerini fırlatıp atmış ve: 'Senin taptığın Rabbe iman ettim!' diyerek Müslüman olmuştur.
FASIL IX: Vefatı, Re'sü'l-Kûh Zirvesi ve Belh'e Kalan Manevi Miras
Ömrü boyunca dille tevekkül iddia edenlere karşı bizzat ameliyle ve ahlakıyla yaşayan Hâtem-i Asamm, hicrî 237 (m. 851) senesinde Tirmiz yakınlarında, Ceyhun Nehri kenarındaki Re'sü'l-Kûh dağında şehadet ve vuslat mertebesine ermiştir.
Vefat etmeden önce müridlerine son vasiyeti şu olmuştur: 'Kabre girdiğinizde münker ve nekir size Rabbinizi sorduğunda telaşlanmayın. Onlara deyin ki: «Beni yaratan Rabbim beni bir an bile unutmadı ki, ben O'nu burada unutayım!» Hayatınızı şöhretten ve riyadan koruyun. Amelinizi insanların görmesi için yapan kimse, altınlarını denize atan ahmak gibidir.'
Mübarek kabri Re'sü'l-Kûh mevkiinde bir ziyaretgâh olmuş; Horasan, Mâverâünnehir ve Anadolu tasavvufu onun tevekkül ahlakını asırlar boyunca baş tacı etmiştir.
FASIL X: Tasavvufta Tevekkül Zirvesi Olarak Hâtemü'l-Asamm Ekolü
Hâtem-i Asamm, tasavvuf tarihinde tevekkül kavramını tembellik, acziyet ve sorumluluktan kaçış olarak anlayan bütün bâtıl fırkalara karşı en kesin kalkanı oluşturmuştur. Onun tevekkülü; sebeplere sarılmakla beraber sebeplere asla bel bağlamamak, kalbi yalnızca Sebeplerin Sebebi olan Müsebbibü'l-Esbâb'a bağlamaktır.
Onun 'Dört Ölüm' (Beyaz, Siyah, Kızıl, Yeşil) nazariyesi, nefsin basamaklarını aşmak isteyen her sâlik için vazgeçilmez bir manevi haritadır. Hâtem-i Asamm'ın açtığı bu edep ve tevekkül çığırı, Horasan'dan kalkıp Anadolu'ya gelen Hacı Bektâş-ı Velî'ye, Ahî Evran'a ve Yûnus Emre'ye kadar uzanan fütüvvet ruhunun en saf mayası olmuştur.
Horasan'ın Lokman'ı Hâtem; bir kadının hicabını örtmek için kırk yıl sağırlığı kuşanan edebiyle, çölde açlıkla sınanırken dahi kalbini Rezzâk-ı Zülcelâl'e rapteden tevekkülüyle İslâm medeniyetinin parıldayan kutup yıldızı olarak yaşamaya devam etmektedir.