Hasan-ı Basrî: Basra İrfân Mektebi, Zühd ve Murâkabe Külliyâtı
Tâbiîn Asrının Seyyidi ve Tasavvufun İlk Büyük Mimarı: Basra Mescidi İlim Meclisleri, Hüzün Metafiziği, Vera', Havf ve Recâ Dengesi ile Emevî Halifelerine Yazılan Tarihî Hakikat Mektupları Üzerine 10 Fasıllık Büyük Monografi.
FASIL I: Tâbiîn Asrının Kutbu Hasan-ı Basrî'nin Doğumu, Nebevî Muhiti ve Yetişmesi
İslam irfan ve zühd tarihinin kök hücresi, ashâb-ı kirâmın canlı mirasını sonraki asırlara aktaran en haşyetli köprüsü Ebû Sa'îd el-Hasan b. Ebi'l-Hasan Yesâr el-Basrî'dir (ö. 110/728). Hicretin yirmi birinci yılında, Hz. Ömer'in (r.a.) hilafetinin son demlerinde Medine-i Münevvere'de dünyaya geldi. Annesi Hayre, Ümmü'l-Mü'minîn Ümmü Seleme'nin (r.anhâ) azatlısı ve can yoldaşıydı. Rivayet olunur ki annesi bir ihtiyacı için dışarı çıktığında ağlayan minik Hasan'ı, bizzat Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) pak zevcesi Ümmü Seleme kucağına alır, kendi göğsüne bastırarak teskin ederdi; bu nebevî şefkatin bereketiyle Hasan'ın kalbine daha beşikteyken hikmet ve mehabet tohumları ekildi.
Hasan'a ismini koyan ve onun için 'Allah'ım! Onu dinde fakih kıl ve insanlara sevdir' diye dua eden bizzat Hz. Ömer'dir. Henüz çocuk yaşta Medine sokaklarında Hz. Osman'ı, Hz. Ali'yi, Übey b. Ka'b'ı, İbn Abbas'ı ve yüzlerce Bedir gazisini müşahede etti; Kur'an'ın nazil olduğu atmosferin saf ruhunu doğrudan sahâbenin ahlâkından teneffüs etti. Sıffîn ve Cemel hadiselerinden sonra ailesiyle Basra'ya göç etti. Burada hem derin bir lügat, fıkıh ve hadis birikimi edindi hem de devrin fetih ordularına katılarak Horasan sınırlarına kadar gazada bulundu. Ancak o, fani dünyanın saltanat kavgalarından şiddetle kaçınarak Basra Cami-i Kebîr'inde ilim ve irfan kürsüsünü kurdu.
FASIL II: Basra İlim ve Zühd Mektebi: Erken Dönem Tasavvufunun Doğuş Yurdu
İslam coğrafyasında fıkhî ve siyasî merkez Kûfe ve Şam iken, kalbî derinleşmenin, nefis muhasebesinin ve zühdün merkezi Basra olmuştur. Basra, fetihlerle gelen muazzam servet, ganimet ve lüks hayatın ortasında, maneviyatın çöl sıcağında serin bir vahası gibiydi. Hasan-ı Basrî'nin etrafında teşekkül eden ilim ve irfan meclisi, 'Basra Zühd Mektebi' olarak tarihe geçti. Bu mecliste bir taraftan fıkıh, tefsir ve hadis tahkik edilirken, diğer taraftan kalbin halleri, nefsin hileleri, şeytanın vesveseleri ve ahiret kaygısı tahlil ediliyordu.
Hasan-ı Basrî'nin meclisi elitist bir akademi değil; kölesinden valisine, tüccarından dervişine kadar her zümreyi kucaklayan bir arınma katedraliydi. Mâlik b. Dînâr, Sabit el-Bünânî, Eyyûb es-Sahtiyânî, Ferkad es-Sebahî ve Muhammed b. Vâsi' gibi velâyet kutupları bu kaynaktan beslendi. Basra mektebinin temel şiarı 'Kavlün bi-lâ amelin ve amîlün bi-lâ ihlâsin lā şey'' (Amelsiz söz ve ihlâssız amel bir hiçtir) düsturuydu. Tasavvuf ıstılahları henüz kitaplaşmamışken, Hasan-ı Basrî'nin kürsüsünde marifet, tevekkül, rızâ, havf ve recâ mefhumları billurlaşmaktaydı.
FASIL III: Hüzün Metafiziği ve Ahiret Şuuru: Dâimî Mütefekkirâne Keder
Hasan-ı Basrî irfanının en mümeyyiz vasfı 'Hüzün'dür. O, hüznü pasif bir melankoli veya yeis olarak değil; insanın gurbette olduğunu, asıl vatanından ayrı düştüğünü ve yarın Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda vereceği hesabın dehşetini idrak etmesinden doğan ulvî bir uyanıklık hali olarak görürdü. Çağdaşları onu anlatırken şöyle derlerdi: 'Hasan'ı ne zaman görseniz, sanki az önce annesini kaybetmiş gibi kederli; sanki Cehennem sadece onun için yaratılmış gibi korku içindeydi. Bir tebessüm etse ardından hemen istiğfar ederdi.'
Hasan-ı Basrî'ye göre ahiret yakîni ile kalbi dolan bir kimsenin dünyada laubali bir neşe içinde ömür tüketmesi akıl kârı değildir. O şöyle haykırırdı: 'Ey Âdemoğlu! Sen ancak sayılı günlerden ibaretsin. Bir günün geçtiğinde, senin bir parçan da kopup gitmiştir.' Bu hüzün metafiziği, nefsin azgın arzularını kıran en keskin kılıçtır. Dünya nimetlerinin geçiciliğini tefekkür eden insan, fani şehvetlerin esiri olmaktan kurtulur; kalbi rikkat kazanır, gözyaşı pınarları açılır ve ruhu ilâhî tecellîlere hazır hale gelir.
FASIL IV: Nefis Muhasebesi ve Murâkabe: Kalbin Korunması Sanatı
Basra pîrinin manevî taliminde 'Murâkabe' ve 'Muhâsebetü'n-Nefs', seyrüsülûkün omurgasıdır. Hasan-ı Basrî, müminin her saniye kendini teftiş altında tutması gerektiğini savunurdu: 'Mümin, nefsinin bekçisidir; onu Allah için hesaba çeker. Dünyada nefsini amansızca hesaba çekenlerin kıyamet günündeki hesabı hafif olur.' Murâkabe, Allah Teâlâ'nın her ân kulunu gördüğü, kalbindeki en gizli fısıltılardan dahi haberdar olduğu idrakinde sabitlenmektir.
Hasan-ı Basrî, nefsin arzuları ile amel etmeyi zehirli bala benzetirdi. Bir amele başlamadan önce niyetin kime ait olduğunu sorgulamak esastır: 'Kul bir işe niyetlendiğinde durur; eğer o iş Allah içinse devam eder, nefsi veya halk içinse derhal geri çekilir.' Kalp, etrafı yırtıcı canavarlarla çevrili bir kale gibidir; eğer kapısındaki bekçi (murâkabe) bir an uykuya dalarsa, heva ve heves kaleye girerek imanın cevherlerini yağmalar.
FASIL V: Dünyanın Hakîkati ve Zühd: Aldanış Yurduna Karşı Tecerrüd
Hasan-ı Basrî'nin vaaz ve risalelerinde dünya tasviri eşsiz bir fesahat ve vukûfiyetle işlenir. O dünyayı, dışı altın yaldızla süslenmiş fakat içi yılan ve akreplerle dolu bir kuyuya benzetir. 'Dünya bir rüyadır; onda kazanılanlar uykuda görülen hayaller gibidir. İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar.' Zühd, Hasan-ı Basrî'ye göre malı mülkü bütünüyle çöpe atmak değil; kalbi mala mülke bağlamamaktır. Elde olan dünyaya sevinmemek, elden çıkan dünyaya üzülmemektir.
Zühdün üç basamağı vardır: Birincisi haramlardan kaçınmak (avamın zühdü), ikincisi helal olan şeylerin fazlasından ve şüphelilerden kaçınmak (havâssın zühdü), üçüncüsü ise Allah'tan gayrı her şeyden kalben yüz çevirmek (ahassu'l-havâssın zühdü). Hasan-ı Basrî şöyle derdi: 'Sizden önceki öyle erlere yetiştim ki, onlar dünyalığa kavuştuklarında sizden birinizin başına bela geldiğinde üzüldüğü gibi üzülürler; dünyalık ellerinden çıktığında ise ferahlarlardı.'
FASIL VI: İlim ve Amel Bütünlüğü: Zâhir Uleması ile Gerçek Fakih Ayrımı
Hasan-ı Basrî devrinde 'Fakih' kavramının içinin boşaltılmaya başlandığını görerek şiddetli bir tecdid hamlesi başlattı. Bir gün bir adam kendisine bir mesele sorup 'Bizim fakihlerimiz böyle söylüyor' deyince, Hasan celallenerek tarihe geçen şu cevabı verdi: 'Yazık sana! Sen ömründe hiç hakiki fakih gördün mü? Hakiki fakih, dünyaya meyletmeyen, ahirete bütün varlığıyla yönelen, dininde basiret sahibi olan, Rabbine ibadette devamlılık gösteren ve Müslümanların ırzına, malına el uzatmayan kimsedir.'
Ona göre ilim, dille söylenen kuru bir nakil değil, kalbe nüfuz eden ve uzuvlarda amele dönüşen ilâhî bir ışıktır. Dilde kalıp amele yansımayan ilim, kıyamet gününde kulun aleyhine şahitlik edecek bir hüccetten ibarettir. Bu sebeple Hasan-ı Basrî meclisinde talebelerine sadece hadis rivayet etmeyi değil; o hadislerin ahlâkıyla nurlanmayı ve amelde ihlâslı olmayı şart koşardı.
FASIL VII: Halife Abdülmelik'e Yazılan Kader Risâlesi ve İtidal Çizgisi
Emevîler döneminde ortaya çıkan ve siyasi iktidarın zulümlerini 'kaderimiz böyleymiş' diyerek meşrulaştırmaya çalışan Cebriyye fırkasına karşı Hasan-ı Basrî, tarihin ilk müstakil itikadî metinlerinden biri olan 'Kader Risâlesi'ni kaleme aldı. Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân'ın mektubuna cevaben yazılan bu şaheser, insanın irade ve mesuliyetini Kur'an âyetleriyle ispat eden muazzam bir tefsir abidesidir.
Hasan-ı Basrî, Allah Teâlâ'nın kullarına asla zulmetmeyeceğini, kötülükleri emretmediğini, insanın kendi fiillerinin faili ve sorumlusu olduğunu beyan etti. Ancak o, daha sonra ortaya çıkacak aşırı Mu'tezilî kader inkârcılığına da kapı aralamamış; ilâhî ilim ve takdir ile beşerî irade arasındaki hassas Ehl-i Sünnet dengesinin tohumlarını ekmiştir. Bu risale, irfan ehlinin zulme karşı pasif bir teslimiyet değil, adalet ve hürriyet temelli bir ahlâkî tavır takınması gerektiğinin en açık belgesidir.
FASIL VIII: Siyasi Otoriteye Karşı Tavır: Haccâc-ı Zâlim'e Karşı Hakkın Sesi
Hasan-ı Basrî, sadece mescitte zikir çeken bir zâhid değil, zalim idarecilerin yüzüne hakkı haykırmaktan çekinmeyen bir adalet şahididir. Irak valisi Haccâc-ı Zâlim'in Vâsıt şehrinde yaptırdığı debdebeli sarayı gezip halka övünmesi üzerine Hasan-ı Basrî halkın arasına girerek şu hutbeyi irad etti: 'Pislik pislik üzerine bina edilmiş! Firavun da böyle saraylar dikti ama Allah onu helak etti. Haccâc bilsin ki gök ehli ondan nefret etmekte, yer ehli ise ona lanet okumaktadır!'
Bu sözleri duyan Haccâc, cellatlarını gönderip kılıcını biletmişti. Hasan-ı Basrî saraya girdiğinde dudakları kıpırdayarak gizlice dua etti; heybeti karşısında titreyen Haccâc ayağa kalktı, onu yanına oturttu, hürmetle meseleler sordu ve hediyelerle uğurladı. Dışarı çıktıklarında nöbetçi 'Cellatlar hazırken ne okudun da Haccâc sana ram oldu?' diye sorunca Hasan şöyle dedi: 'Dedim ki: Ey nimetimin sahibi ve sıkıntımdaki sığınağım! Nemrud'un ateşini İbrahim'e serin ve selamet kıldığın gibi, Haccâc'ın gazabını da bana serin ve selamet kıl!'
FASIL IX: Havf ve Recâ Dengesi: İki Kanatlı Ruh Uçuşu
Tasavvuf yolunda kalbin sağlığı havf (korku) ile recâ (ümit) dengesine bağlıdır. Hasan-ı Basrî'ye göre bu iki kanattan biri kırılırsa ruh helak olur; sadece korku yeise (ümitsizliğe), sadece ümit ise şımarmaya ve emniyete (ilâhî azaptan emin olmaya) sürükler. Ancak o, gençlik ve sıhhat vaktinde havfın recâya galip olması gerektiğini, ölüm döşeğinde ise recânın öne geçirilmesini tavsiye ederdi.
O şöyle derdi: 'Bazı insanlar var ki mağfiret hülyaları onları aldattı; amelsizce 'Biz Allah'a hüsn-i zan besliyoruz' diyerek ömürlerini tükettiler. Yalan söylediler! Eğer gerçekten hüsn-i zan besleselerdi, amellerini de güzel yaparlardı.' Korku, insanı günah bataklığından koruyan bir kırbaç; ümit ise amelde gayreti artıran bir ışıktır. Hasan-ı Basrî, bu iki hakikatin cem olduğu bir kalbi hakiki velâyetin makarrı olarak kabul ederdi.
FASIL X: Vefatı, Basra'nın Gözyaşları ve İslam İrfanına Ölümsüz Mirası
Hicretin yüz onuncu yılı Receb ayının başında (728 yılı), seksen dokuz yıllık ömrünü hakikate, ilme ve zühde vakfetmiş olan bu ulu çınar fani aleme gözlerini yumdu. Hasan-ı Basrî'nin cenazesi o güne kadar Basra tarihinde görülmemiş bir mahşerî kalabalığa sahne oldu. Bütün Basra halkı, şehrin valisinden en fakir dervişine kadar cenaze namazı için saflar tuttu; öyle ki o gün Basra Cami-i Kebîr'inde ikindi namazı cemaatle kılınamadı, çünkü herkes mezarlıkta tabutun peşindeydi. Bu hadise İslam tarihinde bir ilkti.
Hasan-ı Basrî arkasında ciltlerle kitap bırakmadı; o arkasında diri kalpler, sahâbe ahlâkını taşıyan müridler ve sonraki asırlarda teşekkül edecek bütün tasavvuf silsilelerinin (Kādiriyye, Nakşibendiyye, Rifâiyye, Şâzeliyye, Halvetiyye) pîr kabul edeceği bir irfan mektebi bıraktı. O, İslam tasavvufunun 'Zühd Asrı'ndan 'İrfan ve Aşk Asrı'na geçişindeki en muhkem köprü, Kur'an ve Sünnet'e sımsıkı bağlı nebevî ahlâkın sönmeyen kandilidir.