Ebû'l-Hasan Harakânî: Nûru'l-Ulûm ve Anadolu Fütüvvet İrfânı Külliyâtı
"Bu dergâha her kim gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız. Zira Allah katında can taşımaya layık olan herkes, Ebû'l-Hasan'ın sofrasında bir lokmaya elbette layıktır."
FASIL I: Harakan Köyünden Doğan Güneş: Ali b. Ahmed'in Menşei
Horasan irfan mektebinin en müstesna şahsiyetlerinden biri olan Ebû'l-Hasan Ali b. Ahmed b. Ca'fer el-Harakânî, hicrî 352 (m. 963) senesinde Hazar Denizi'nin güneyinde, Bistam civarındaki Harakan köyünde bir köylü ailesinin evladı olarak dünyaya gelmiştir. Zahirde ümmî bir çiftçi olarak hayatını idame ettiren Harakânî hazretleri, saban arkasında tarlasını sürerken dahi kalbi semavî tecellîlerin menbaı haline gelmiş bir tevhid ummanı idi.
Harakânî'nin doğumu, kendisinden yaklaşık bir asır önce vefat eden büyük mutasavvıf Bâyezîd-i Bistâmî tarafından manevi bir keşifle haber verilmiştir. Menâkıbnâmelerde rivayet olunduğuna göre Bâyezîd hazretleri Harakan civarından geçerken durmuş, göğsünü açarak koklamış ve müridlerine şöyle demiştir: "Bu köyden bir er kokusu alıyorum. Benden yüz yıl sonra Ali adında bir civanmerd zuhûr edecek; derecesi benden üstün olacak, halkı Hakk'a irşad edecektir."
FASIL II: Bâyezîd-i Bistâmî Rûhâniyetinden Terbiye: Üveysî Seyr-i Sülûk
Ebû'l-Hasan Harakânî, zahirî bir mürşidden el almamış; doğrudan doğruya Bâyezîd-i Bistâmî'nin rûhâniyetinden feyz alarak sülûkunu tamamlamıştır. Bu sebeple tasavvuf silsilelerinde Harakânî, Üveysî meşrebin en azametli temsilcisi kabul edilir. Gençlik yıllarında her yatsı namazından sonra Harakan'dan çıkıp üç fersah mesafedeki Bistam'a yaya yürür, Bâyezîd'in türbesinde sabaha kadar murakabe ve zikirle meşgul olur, sabah namazında tekrar Harakan camiine yetişirdi.
On iki yıl süren bu çetin riyazet ve gaybî rabıta neticesinde, Bâyezîd'in rûhâniyeti ona manevi hırkayı giydirmiş, fenâfillah ve bekābillah sırlarını kalbine ilham etmiştir. Bâyezîd'in cezbe ve sekr halini cem' eden Harakânî, bu hali fütüvvet ve hizmet ahlakıyla yoğurarak cemiyetin hizmetine sunmuştur.
FASIL III: Nûru'l-Ulûm Risalesi ve İrfânî Doktrini
Harakânî hazretlerinin tasavvufî kelâm ve hikmetlerini ihtiva eden en mühim eser, talebeleri tarafından Farsça olarak derlenen Nûru'l-Ulûm risalesidir. Eserin British Museum'da bulunan yegâne yazma nüshası, Harakânî'nin tevhid, mârifetullah, nefs tezkiyesi ve fütüvvet anlayışını bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer.
Eserde ilim ikiye ayrılır: Satır ilmi ve sadır ilmi. Harakânî'ye göre gerçek âlim, kitap ezberleyen değil, kalbini masivadan temizleyip doğrudan Hakk'ın nûrundan ilim tahsil eden kimsedir. Şöyle buyurur: "Altmış yıldır Allah Teâlâ ile beraberim, O'ndan başka hiçbir şeyi görmedim ve bilmedim." Bu söz, Vahdet-i Şuhûd zevkinin en berrak ifadesidir.
FASIL IV: Evrensel Fütüvvet Manifestosu: Dergâhın Kapısındaki Levha
Ebû'l-Hasan Harakânî'nin insanlık tarihine ve İslâm medeniyetine kazandırdığı en muazzam ahlakî ilke, Harakan'daki dergâhının kapısına yazdırdığı meşhur fütüvvet düsturudur:
"Her kim bu dergâha gelirse ekmeğini veriniz, inancını sormayınız. Zira Allah Teâlâ katında can taşımaya lâyık olan herkes, Ebû'l-Hasan'ın sofrasında bir lokmaya elbette lâyıktır."
Bu muazzam ifade, modern dünyanın ancak 20. yüzyılda insan hakları beyannamelerinde aradığı kuşatıcı merhamet ve adaleti, 11. yüzyılın başında Horasan bozkırında hayata geçirmiştir. Harakânî'nin dergâhında Müslüman, Hristiyan, Mecûsî, zengin veya fakir ayrımı yapılmaksızın her yaratılmışa Hâlık'ın bir tecellîsi nazarıyla bakılmış, sofra herkese bila-bedel açılmıştır.
FASIL V: İbn Sînâ ile Tarihî Mülâkat: Aklın İrfan Karşısındaki Aczi
Ortaçağ İslâm düşüncesinin dahi filozofu ve tabibi İbn Sînâ (Ebu Ali Şeyhü'r-Reis), Harakânî'nin şöhretini işiterek onu bizzat imtihan etmek ve felsefî aklın gücünü göstermek üzere Harakan köyüne gelmiştir. Eve vardığında Harakânî'nin odun kesmek için ormanda olduğunu öğrenmiş; ormana gittiğinde Harakânî'nin bir aslanın sırtına odunları yüklemiş, elinde bir yılanı kamçı gibi tutarak köye doğru geldiğini görmüştür.
Harakânî filozofa tebessüm ederek şu meşhur dersi vermiştir: "Biz Hakk'ın emirlerine boyun eğip nefsimizin vahşi hayvanını itaat altına aldığımız için, Cenâb-ı Hakk da tabiatın yırtıcı aslanını ve zehirli yılanını bize musahhar kıldı." İbn Sînâ bu manzara karşısında mantık ve kıyaslarının sustuğunu itiraf etmiş, akıl ile kalbî keşfin mertebe farkını bizzat müşahede ederek Harakânî'nin meclisinden derin bir teslimiyetle ayrılmıştır.
FASIL VI: Sultan Gazneli Mahmud ile Karşılaşma ve Tacın Eğilişi
Hindistan fâtihi ve devrin en kudretli hükümdarı Sultan Gazneli Mahmud, Harakan civarına geldiğinde Harakânî'yi huzuruna çağırmış, ancak Şeyh hazretleri: "Bizim meşguliyetimiz çoktur, sultanın işi varsa o buyursun gelsin" diyerek gitmemiştir. Bunun üzerine gururlanan Sultan Mahmud, derviş elbisesi giyip hizmetkârını kendi yerine geçirerek Harakânî'yi denemek maksadıyla dergâha girmiştir.
Dergâha girdiğinde Harakânî sahte sultanı değil, arkada derviş kılığında duran gerçek Gazneli Mahmud'u selâmlamış; "Padişahım, hırkanın altındaki kibir kokusunu saklayamazsın" demiştir. Sultan Mahmud Şeyh'ten nasihat istediğinde Harakânî: "Dört şeye dikkat et: Takva, cemaatle namaz, cömertlik ve halka şefkat!" buyurmuştur. Sultan ayrılırken ayağa kalkan Harakânî, sebebini soran sultana: "Geldiğinde sultanlık gururuyla gelmiştin, ayağa kalkmadım; giderken ise dervişlik edebi ve tevazu ile gidiyorsun, bu hürmet senin dervişliğinedir" diyerek hükümdara hakiki adalet ve edep dersi vermiştir.
FASIL VII: Anadolu Kapılarına Hicret ve Kars Fütühatı
Ebû'l-Hasan Harakânî, sadece dergâh köşesinde zikreden bir zâhid değil, İslâm fütüvvetini gaza ve cihat ruhuyla birleştiren bir Alperen pîridir. Selçuklu Türklerinin batıya doğru akın ettiği ve Anadolu'nun henüz fetholunmadığı bir devirde, müridleri ve dervişleriyle birlikte Horasan'dan yola çıkarak Kafkasya ve Doğu Anadolu hudutlarına vasıl olmuştur.
Hicrî 425 (m. 1033) senesinde Kars civarındaki Yahniler Dağı eteklerinde Bizans ve Gürcü kuvvetlerine karşı yapılan çetin bir gazaya bizzat iştirak etmiştir. Bu muharebede kılıç kuşanarak en ön safta cenk eden Harakânî hazretleri, aldığı ok yaralarıyla yetmiş küsur yaşında şehadet makamına erişmiştir. Mübarek na'şı Kars Kalesi surlarının dibindeki mevkiye defnedilmiş ve asırlardır serhat şehrimiz Kars'ın manevi muhafızı olarak türbesi ziyaretgâh-ı enam olmuştur.
FASIL VIII: Melâmet Neşvesi, Fenâfillah ve Gaybî İstiğrâk
Harakânî'nin manevi hali, Horasan melâmetinin zirvesidir. O, amellerine asla güvenmez, nefsini yerin dibine batırır ve daima Hakk'ın lütfuna sığınırdı. "Sabahleyin kalkan kimse malını veya ilmini artırmayı düşünür; Ebû'l-Hasan ise bir mü'minin kalbinden hüznü nasıl kaldıracağını düşünür" buyurarak tasavvufun gayesini mahlûkata merhamet olarak tayin etmiştir.
Vahdet-i Vücûd ve fenâfillah sahasındaki istiğrâk halleri, Ferîdüddîn Attâr'ın Tezkiretü'l-Evliyâ'sında uzun uzadıya nakledilir. Bir defasında şöyle demiştir: "Keşke bütün insanların yerine ben ölseydim de kıyamet günü hiçbir kul cehennem azabı görmeseydi! Keşke bütün günahkârların hesabını benden sorsalardı da kimse mahcup olmasaydı!" Bu dua, Nübevî şefkatin velâyet aynasındaki en berrak yansımasıdır.
FASIL IX: Anadolu'nun Mayalanmasında Harakânî Mektebinin Yeri
Malazgirt Zaferi'nden (1071) yaklaşık kırk yıl önce Kars toprağına düşen Harakânî'nin mübarek kanı, Anadolu'nun İslâmlaşması ve Türkleşmesinin manevi tohumudur. Ondan sonra gelen Ahmed Yesevî dervişleri, Hacı Bektâş-ı Velîler, Mevlânâlar ve Yûnus Emreler, Harakânî'nin açtığı bu fütüvvet ve merhamet yolundan yürümüşlerdir.
Kars Kalesi'nin fethinden sonra Sultan Alparslan, Harakânî'nin kabr-i şerifini bizzat ziyaret ederek türbe ve mescid inşa ettirmiş; Osmanlı padişahları III. Murad ve Lala Mustafa Paşa ise bu makamı genişletip külliye haline getirmişlerdir. Evliya Çelebi Seyahatnâme'sinde Harakânî Külliyesi'ni ve feyzini sitâyişle tavsif etmiştir.
FASIL X: Günümüze Mesajlar: Ötekileştirmeyen Sevgi ve Hizmet Ahlakı
Fikir ayrılıkları, kutuplaşmalar ve nefret diliyle sarsılan günümüz dünyası için Ebû'l-Hasan Harakânî'nin mektebi, yegâne şifa reçetesidir. İnsana mezhebine, meşrebine, ırkına veya inancına göre değil, sırf "can taşıdığı ve Allah'ın yarattığı" için değer vermek, fütüvvet medeniyetinin temelidir.
Harakânî bize şunu fısıldamaktadır: Hakk'a ulaşmanın yolu medrese münazaralarından veya riyakâr zühd gösterilerinden değil; bir yetimin başını okşamaktan, bir açı doyurmaktan ve kalbini her türlü kin ve kibirden arındırarak cümle yaratılmışı Yaratan'dan ötürü kucaklamaktan geçer.