Ebü'l-Hasan en-Nûrî: Makâmâtü'l-Kulûb ve Îsâr Şehâdeti
Zulmetten Doğan Nur, Celladın Önünde Dostu Tercih Eden Fedakârlık ve Kalbin Dört Derin Boyutu
FASIL I: Ebü'l-Hüseyin Ahmed b. Muhammed en-Nûrî: Bağdat'ın Nûrani Kandili
Hicrî üçüncü asrın (ö. 295 / m. 908) en parlak, en coşkulu ve en fedakâr sûfîlerinden biri olan Ebü'l-Hüseyin (veya Ebü'l-Hasan) Ahmed b. Muhammed en-Nûrî el-Bağdâdî, İslâm tasavvuf tarihinde 'Kamerü's-Sûfiyye' (Sûfîlerin Ayı) unvanıyla anılır. Aslen Horasan'ın Bagevür bölgesinden olup Bağdat'ta doğup büyüyen Nûrî, Seyyidü't-Tâife Cüneyd-i Bağdâdî ve Serî es-Sakatî'nin akranı ve en yakın manevi sırdaşıdır.
Ona 'Nûrî' (Nurlu) lakabının verilmesi hususunda kaynaklarda iki mühim rivayet zikredilir. Birincisi; karanlık bir gecede halvethanesinde vecd ve murakabe halinde otururken kalbinden ve yüzünden öyle bir nur zuhur ederdi ki bütün odayı gündüz gibi aydınlatır, dışarıdan bakanlar meşale yandığını zannederlerdi. İkincisi ve daha derini ise; muhatabının kalbindeki en gizli düşünceleri, nefsani düğümleri ve vesveseleri ilahî bir basiret nûruyla keşfedip adeta bir ayna gibi yüzüne okumasından ötürü bu isimle anılmıştır.
Cüneyd-i Bağdâdî onun hakkında şöyle demiştir: «Ebü'l-Hasan en-Nûrî vefat ettiğinden beri Bağdat meclislerinde hakiki tevhidi onun gibi açık, coşkulu ve perdesiz ifade edebilen kimse kalmamıştır.»
FASIL II: Makâmâtü'l-Kulûb: Kalbin Dört Manevi Katmanı ve Ruhsal Anatomi
Ebü'l-Hasan en-Nûrî'nin İslâm psikolojisine ve kalp tasavvufuna kazandırdığı en abidevî eser, Makâmâtü'l-Kulûb (Kalplerin Makamları) adını taşır. Nûrî bu risalesinde insan kalbini tek parça bir et parçası olarak değil, iç içe geçmiş dört nuranî saray veya mertebe olarak tahlil eder:
- 1. Sadr (Göğüs / Dış Avlu): İslâm'ın, şeriatın ve zâhirî amellerin makamıdır. Zümer Sûresi 22. âyette geçen 'Allah kimin sadrını İslâm'a açmışsa...' beyanı buraya işaret eder. Şeytanın vesveseleri sadrın kapısına kadar gelir; amelle ve zikirle defedilir.
- 2. Kalp (Hakiki Merkez): İmanın, teslimiyetin, havf ve recânın makamıdır. Hucurât Sûresi 7. âyetteki 'Allah imanı size sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi' hitabı kalbe aittir. Kalp, melekût ilhamlarının tecelli ettiği yerdir.
- 3. Fuâd (İç Göz / Basiret Merkezi): Marifetullahın, ilahî müşahedenin ve rü'yetin tecelli ettiği derin ocaktır. Necm Sûresi 11. âyetteki 'Gözün gördüğünü fuâd yalanlamadı' sırrı buradadır. Fuâd mertebesine ulaşan kul, eşyanın perde arkasındaki melekûtunu görür.
- 4. Lübb (Özün Özü / Sırr-ı Hakîkî): Tevhidin, fenâfillâhın ve mutlak vahdet nurlarının karargâhıdır. Kur'an'da 'Ülü'l-Elbâb' (Lübb sahipleri) olarak zikredilen seçkinlerin makamıdır. Buraya ne nefis, ne heva, ne de melek nüfuz edebilir; sırf Zât-ı İlahî'nin hususi tecelligâhıdır.
Nûrî bu dört tabakayı bir kaleye benzetir: Sadr kalenin surları, kalp surların içindeki şehir, fuâd şehrin ortasındaki köşk, lübb ise köşkteki padişahın tahtıdır. Padişah korunmadıkça tahtın nuru bütün kaleye yayılamaz.
FASIL III: Gulâm Halîl Fitnesi ve Tarihin En Büyük Îsâr Şehâdeti
Tasavvuf tarihinde Ebü'l-Hasan en-Nûrî'nin adını ölümsüzleştiren en sarsıcı hadise, hicrî 264 senesinde Bağdat'ta vuku bulan ve tarihe 'Gulâm Halîl Fitnesi' olarak geçen sûfîlerin muhakemesidir. Ahmed b. Hanbel'in zâhirî takipçisi olduğunu iddia eden vaiz Gulâm Halîl, Abbâsî halifesi Mu'temid-Alellâh'a giderek: «Bağdat'ta zındıklar zuhur etti; onlar Allah ile aşk konuştuklarını iddia edip şeriatı iptal ediyorlar. Onları katletmek zındıkları öldürmekten daha efdaldir!» diyerek Nûrî, Şiblî, Rakkâm ve arkadaşları hakkında idam fermanı çıkartır.
Sûfîler halifenin divanına getirilip celladın önüne dizilirler. Cellat kılıcını bileyip ilk olarak kime vuracağını sorunca, Ebü'l-Hasan en-Nûrî bir an bile tereddüt etmeden öne fırlar ve celladın kılıcının altına neşeyle boynunu uzatır!
Cellat ve divandakiler dehşete kapılarak sorarlar: «Ey kişi! Bütün insanlar ölümden kaçarken sen nasıl kılıcın altına ilk olarak koşarsın? Senin sıran henüz gelmedi!» Nûrî tebessüm ederek tarihe geçen şu cevabı verir:
'Benim yolum îsâr (kardeşini nefsine tercih etme) yoludur. Dünyada kalan şu kardeşlerimin benden sonra birkaç nefes daha fazla yaşayıp Allah'ı zikretmelerini, benim birkaç nefes fazla yaşamama tercih ettim. Canımı onlara feda ediyorum ki onlar biraz daha Hak için amel edebilsinler!' — Ebü'l-Hasan en-Nûrî
Bu akıllara durgunluk veren fedakârlık karşısında celladın eli titrer, kılıç yere düşer. Halife Mu'temid durumu Bağdat başkadısı İsmâil b. İshâk'a havale eder. Kadı Nûrî'yi imtihan eder ve aldığı derin fıkhî ve kelâmî cevaplar karşısında ağlayarak halifeye şu fetvayı yazar: «Eğer bu insanlar zındıksa, yeryüzünde Allah'a inanan tek bir muvahhid yoktur; derhal serbest bırakılsınlar!» Böylece Nûrî'nin canını ortaya koyduğu îsâr ahlâkı bütün dostlarının hayatını kurtarır.
FASIL IV: Tasavvufun Tarifi: 'Tasavvuf Ne Resimdir Ne İlimdir, O Ahlâktır'
Nûrî, tasavvufun lafızlardan, özel derviş kıyafetlerinden (hırka, külah) veya kuru kelâmî münakaşalardan ibaret görülmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Bağdat uleması ona tasavvufun ne olduğunu sorduğunda şu veciz tarifi yapmıştır:
'Tasavvuf ne merasimler ve kisvelerdir (resim), ne de kitaplardan ezberlenen malumatlardır (ilim). Eğer o merasim olsaydı şekilperestlikle elde edilirdi; eğer o ilim olsaydı ders çalışmakla kazanılırdı. Bilakis tasavvuf bütünüyle ahlâktır; ilahî ahlâk ile ahlâklanmaktır.' — Ebü'l-Hasan en-Nûrî
Nûrî'ye göre tasavvuf: «Nefsin bütün hazlarından el çekip kalben Hak ile sükûn bulmak ve halka karşı şefkatle kanat germektir.» O, hakiki dervişi tarif ederken: «Hiçbir şeye malik olmayan ve hiçbir şeyin de kendisine malik olamadığı kimsedir» buyurarak köleleştiren mülkiyet ve şöhret bağlarını kökten reddetmiştir.
FASIL V: Nûrî'nin Semâ ve Cezbe Hali: Kâinattaki Her Seste Hakk'ı İşitmek
Cüneyd-i Bağdâdî'nin 'sahv' (uyanıklık, temkin) merkezli mizacına mukabil Ebü'l-Hasan en-Nûrî, Hallâc ve Şiblî gibi 'sekr' (manevi sarhoşluk, coşkun cezbe) kutbuna yakındı. Nûrî için kâinattaki her ses, rüzgarın uğultusu, suyun çağıltısı, bir değirmen taşının gıcırtısı dahi Hakk'ın zikrinden ve hitabından başka bir şey değildi.
Bir gün Bağdat sokaklarında bir delikanlının okuduğu bir beyit üzerine öyle bir cezbe ateşine tutulur ki kendini kaybederek günlerce çöller ve sahiller boyu dolaşır. Nûrî'nin semâı, nefsi coşturan bir raks değil; ruhun Elest bezmindeki 'Elestü bi-Rabbiküm' nağmesini hatırlayıp kafesinden fırlamak isteyen bir kuş gibi çırpınmasıydı.
FASIL VI: Kamışlıktaki Vecd ve Vefatı: Aşk Ateşiyle Vuslat
Ebü'l-Hasan en-Nûrî'nin vefatı da hayatı gibi aşk ve cezbe içinde vuku bulmuştur. Hicrî 295 senesinde bir semâ ve zikir meclisinde duyduğu bir ilahî beyit üzerine şiddetli bir vecd haline kapılmış; kendinden geçerek Dicle kenarındaki yeni kesilmiş sivri kamışların (kasabiyye) bulunduğu bataklığa doğru koşmuştur.
Kamışların sivri kökleri ayaklarını ve bacaklarını parçalarken Nûrî acıyı hiç hissetmeden vecd ile dönmüş ve gece boyu: «Lebbeyk Allahümme Lebbeyk!» diyerek Hakk'ı çağırmıştır. Sabah olduğunda kan kaybından yere yığılmış; dostları onu bulup başını kucakladıklarında tebessüm ederek ruhunu Melek-i Âlâ'ya teslim etmiştir.
Haberi alan Cüneyd-i Bağdâdî hıçkırıklarla ağlayarak: «Bugün tevhîd ilminin yarısı göğe çekildi; aramızdan hakiki sıdk ve muhabbet eri gitti!» diyerek dostunun ardından taziyede bulunmuştur.
FASIL VII: Ebü'l-Hasan en-Nûrî'nin İrfânî Mirası ve Çağımıza Işığı
Ebü'l-Hasan en-Nûrî; canı canana kurban etmenin, kardeşini kendine tercih etmenin ve kalbi masivadan arındırıp sırf Hakk'ın tecelligâhı kılmanın tarihteki en abidevî temsilcisidir. Onun Makâmâtü'l-Kulûb'da çizdiği ruhsal harita, bugün modern psikiyatrinin ve psikolojinin henüz ulaşamadığı kalp derinliklerini sekiz asır evvelden keşfetmiştir.
Bencilliğin, menfaatperestliğin ve bireyciliğin insanlığı yalnızlaştırdığı bu çağda, celladın karşısına dostu için atılan Nûrî'nin îsâr ruhu; yaralı gönüllere şifa, tükenen kardeşlik duygularına ebedi bir diriliş nefesidir.