Ebü'l-Hasan el-Müzeyyin: Haremeyn Mücavirliği, Mekke İrfânı, Tevekkül ve Edeb Külliyâtı
Harem Şeyhi; Sehl b. Abdullah et-Tüsterî ve Cüneyd Mirası, Beytullah Edebi, Tavaf Sırları ve Tecerrüd Üzerine 10 İrfânî Fasıl
FASIL I: Ebü'l-Hasan el-Müzeyyin'in Hayatı, Şahsiyeti ve Haremeyn'e Hicreti
Ebü'l-Hasan Ali b. Muhammed el-Müzeyyin (ö. 328/940), erken dönem tasavvuf tarihinde 'Mekke meşâyihinin reisi' ve 'Haremeyn mücavirlerinin kutbu' olarak tanınan abidevi bir şahsiyettir. Aslen Bağdatlı olup Cüneyd-i Bağdâdî, Ebü'l-Hüseyn en-Nûrî ve Ruveym b. Ahmed gibi Bağdat pirlerinin meclislerinde yetişmiş; ayrıca Basra ekolünün ulu imamı Sehl b. Abdullah et-Tüsterî'nin de sohbetlerinde bulunarak iki büyük ırmağın irfanını nefsinde birleştirmiştir.
Gençlik yıllarında berberlik (müzeyyin) yaparak geçindiği için bu lakapla anılmış; elinin emeğiyle helal rızık kazanmayı velâyetin ön şartı saymıştır. Ancak kalbindeki Kâbe aşkı ve Beytullah'a yakın olma arzusu onu Mekke-i Mükerreme'ye hicret etmeye sevk etmiştir. Ömrünün son kırk yılını Harem-i Şerif'te mücavir (komşu) olarak geçirmiş, Kâbe'nin gölgesinde dervişlerin terbiyesiyle meşgul olmuştur.
Sülemî ve Kuşeyrî, onun hakkında: 'Mekke'de mücavir olan meşâyih içinde onun kadar heybetli, edep dairesinde titiz ve hürmete layık bir kimse görülmemiştir' derler.
FASIL II: Harem-i Şerif Mücavirliği ve Kâbe Edebi: Mukaddes Mekân Şuuru
Ebü'l-Hasan el-Müzeyyin'e göre Kâbe-i Muazzama'nın komşusu olmak, büyük bir lütuf olduğu kadar muazzam bir mesuliyettir. Harem'de işlenen bir günahın cezasının da, yapılan bir taatin sevabının da kat kat olduğunu bilen el-Müzeyyin, Kâbe'nin harem sınırları içinde olağanüstü bir haşyet ve edeb sergilemiştir.
Rivayet edilir ki el-Müzeyyin, Mekke'de kaldığı yıllar boyunca Kâbe'ye sırtını dönmemiş, Harem-i Şerif'te asla ayaklarını uzatmamış ve dünya kelamı konuşmamıştır. 'Burası Melikü'l-Mülk'ün kapısıdır; sultanın kapısında bekleyen kulun gözü kapıda, eli göğsünde, boynu bükük olmalıdır' buyururdu.
Onun mücavirlik anlayışı, hac ve umre için gelen binlerce müminin sadece zahiri tavafı değil, kalbî tavafı ve ihlası öğrenmelerine rehberlik etmiştir.
FASIL III: Tavafın Bâtınî Sırları ve Arş Etrafındaki Melekût Seyri
el-Müzeyyin'in tavaf hakkındaki irfani izahları, tasavvuf metafiziğinin en zarif sayfalarını teşkil eder. Ona göre Hacerü'l-Esved'i istilâm etmek, ezel bezmindeki ahdi tazelemektir. Kâbe etrafında dönmek ise sadece taş bir yapının etrafında dönmek değil, Arş-ı A'zam etrafında dönen Kerrûbiyyûn melekleriyle hem-hâl olmaktır.
el-Müzeyyin der ki: 'Tavaf eden kimse bedenini Kâbe'nin, kalbini ise Kâbe'nin Rabbinin etrafında tavaf ettirmelidir. Beden Kâbe'yi tavaf ederken kalp mâsivâda dolaşıyorsa, o kimse Kâbe'ye değil, kendi hayallerine tavaf etmiştir.'
O, geceleri herkes uykuya daldığında tek başına tavafa çıkar; her şavtta ayrı bir esmâ tecellisine mazhar olarak gözyaşlarıyla Mültezem'e yapışırdı. Mültezem'deki niyazları, ümmet-i Muhammed'in affı ve kalplerin dirilişi içindi.
FASIL IV: Tevekkülün Zirvesi: Çöl Yolculuklarında Sebepleri Yırtmak
Ebü'l-Hasan el-Müzeyyin, tasavvuftaki 'tevekkül-i mutlak' anlayışının en tavizsiz uygulayıcılarındandı. Gençliğinde Bağdat'tan Mekke'ye defalarca çölü yürüyerek, hiçbir zahiri azık ve su tulumu almadan geçmiştir.
Bir defasında çölde susuzluktan helak olma noktasına geldiğinde nefsine: 'Ey nefis! Eğer senin ecelin burada yazılmışsa teslim ol; yok eğer rızkın varsa seni kimse öldüremez' demiş ve kuma uzanmıştır. Çok geçmeden bir devenin başucuna geldiğini ve semerindeki suyun yüzüne damladığını müşahede etmiştir.
Ancak el-Müzeyyin, bu tür tecerrüd hallerini avama tavsiye etmemiş; 'Bu yol ancak kalbi Hakk ile mutmain olmuş sıddîkların harcıdır; zayıf olan kimse sebeplere sarılmalıdır ki helak olmasın' diyerek şer'î hikmeti elden bırakmamıştır.
FASIL V: Sehl b. Abdullah et-Tüsterî'nin Manevi Mirası: Zikr-i Kalbî
el-Müzeyyin'in irfani terbiyesinde Sehl b. Abdullah et-Tüsterî'nin tesiri çok büyüktür. Sehl'den aldığı 'Allah benimledir, Allah bana bakmaktadır, Allah beni görmektedir' zikr-i dâimini müridlerine talim etmiştir.
el-Müzeyyin şöyle buyurur: 'Kim her an Allah'ın kendisini gördüğü şuuruyla yaşarsa (ihsan makamı), onun kalbine şeytan vesvese sokamaz. Harem'de olmak ile çölde olmak onun için birdir; zira o her yerde Rabbinin huzurundadır.'
Tüsterî'nin helal lokma ve nefis riyazeti prensipleri, el-Müzeyyin'in Mekke'deki dergâhında en sıkı şekilde tatbik edilmiştir.
FASIL VI: Hacılara ve Dervişlere Hizmet Edebi (Fütüvvet-i Harem)
Mekke'de mücavir olan dervişlerin en büyük ibadeti, uzak diyarlardan gelen hacılara ve gariplere hizmet etmekti. el-Müzeyyin, Harem-i Şerif'te hasta olan, parası biten veya çöl yolunda perişan olan dervişleri bizzat arar bulur, onları yıkar, yaralarını sarar ve karınlarını doyururdu.
O derdi ki: 'Hacıya hizmet etmek, nâfile tavaftan efdaldir. Zira Beytullah Allah'ın evidir, müminin kalbi ise Allah'ın tecelligâhıdır. Evin sahibine yakın olmak isteyen, O'nun misafirlerine ikram etsin.'
Bu fütüvvet anlayışı, Mekke'yi sadece bir ibadet mekânı değil, kardeşliğin, sevginin ve fedakarlığın zirveye ulaştığı evrensel bir irfan yuvası haline getirmiştir.
FASIL VII: İbn Hafîf ve Ebû Bekir el-Kettânî ile Dostluğu
el-Müzeyyin'in Mekke'deki en yakın irfani hemdemleri, Şîraz'ın ulu mürşidi İbn Hafîf ve Haremeyn'in kandili Ebû Bekir el-Kettânî idi. Bu üç büyük imam, Kâbe'nin Rükn-i Yemânî köşesinde oturur, sabahlara kadar tevhid, fena, bekâ ve muhabbet bahislerini müzakere ederlerdi.
İbn Hafîf şöyle der: 'Mekke'de el-Müzeyyin'in meclisinde oturduğumda hissettiğim heybet ve feyzi dünyanın hiçbir yerinde hissetmedim. Onun sükûtu bile insana ders verirdi.'
Bu üç kutbun meclisleri, Horasan'dan Endülüs'e kadar bütün İslam coğrafyasından gelen ilim ve irfan taliplerinin feyizlendiği muazzam bir akademi hüviyeti taşımıştır.
FASIL VIII: Keramet Karşısında İstikamet ve Mahviyet
el-Müzeyyin'den nakledilen pek çok zahiri keramet bulunmasına rağmen (uzak mesafeleri tayy-i mekân ile aşması, gaybî rızıklara mazhar olması gibi), o bu hallere zerre kadar kıymet vermemiştir. Müridlerine kerameti gizlemeyi, keramete güvenmemeyi tembihlemiştir.
O şöyle buyurur: 'Keramet, bazen kulun ayağını kaydıran bir imtihandır. Asıl keramet, nefsini ayaklar altına alabilmek, kibirden arınmak ve şeriatın caddesinden bir adım bile ayrılmamaktır.'
Kendisine hürmet gösteren kalabalıklardan kaçmış, tavafını tenha vakitlerde yapmış, dervişler arasında kendini en hakir fert olarak görmüştür.
FASIL IX: Vefatı ve Cennetü'l-Muallâ'daki Ebedi İstirahatgâhı
Ebü'l-Hasan el-Müzeyyin, hicrî 328 (miladi 940) yılında, ömrünü adadığı Mekke-i Mükerreme'de Kâbe'nin gölgesinde son nefesini vermiştir. Vefat ânında yanında bulunan talebeleri, onun son sözlerinin: 'Lebbeyk Allâhümme lebbeyk... Huzuruna geldim yâ Rabbi' olduğunu naklederler.
Cenazesi, Kâbe'de kılınan namazın ardından ashâb-ı kirâmın, ezvâc-ı tâhirâtın ve evliyâullahın medfun bulunduğu mübarek Cennetü'l-Muallâ kabristanına defnedilmiştir.
Onun kabri, asırlar boyunca hacıların ve umrecilerin feyiz aldığı mübarek bir ziyaretgâh olarak muhafaza edilmiştir.
FASIL X: Ebü'l-Hasan el-Müzeyyin'in Günümüz Hacısına ve İrfan Taliplerine Mesajı
el-Müzeyyin'in mirası, hac ve umre ibadetini sadece turistik ve zahiri bir seyahat olarak gören modern anlayışa karşı sarsıcı bir tecdit çağrısıdır. Kâbe'ye gitmenin taş ve toprağı görmek değil, ezelî ahde sadakat bildirmek olduğunu haykırır.
Onun Beytullah edebi, her müminin kendi kalbini de bir beytullah bilerek günahlardan, riyadan ve kirden temizlemesi gerektiğini en veciz biçimde hatırlatır.