Ebû'l-Abbâs ed-Dîneverî: Dînever ve Semerkant Tasavvuf Mektebi Külliyâtı
Cüneyd ve Ruveym Talebesi, Semerkant İrfanının Kurucusu, Kitâbü'l-Künûz Hikmetleri, Zikir ve Marifetullah Üzerine 10 İrfânî Fasıl
FASIL I: Ebû'l-Abbâs ed-Dîneverî'nin Hayatı, Menşei ve İlim Tahsili
İslam tasavvufunun Bağdat mektebinden Mâverâünnehir topraklarına intikalinde en hayati köprü vazifesini gören büyük imam Ebû'l-Abbâs Ahmed b. Muhammed ed-Dîneverî (ö. 340/951 civarı), 'Müeyyidü'l-Hakīka' unvanıyla anılan abidevi bir mürşiddir. Aslen Cibal bölgesindeki Dînever şehrinde doğmuş, gençliğinde tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerini ikmal etmiştir.
Hakikat ilminin peşinde Bağdat'a giderek Seyyidü't-Tâife Cüneyd-i Bağdâdî, Rüveym b. Ahmed, Semnûn el-Muhib ve Ebû Muhammed el-Cerîrî gibi Bağdat mektebinin önderleriyle diz dize oturmuş, onların hususi terbiyesinden geçmiştir. Dîneverî, hem zâhirî ilimlerde mütebahhir bir fakih, hem de bâtınî marifette derya bir kutup olarak temayüz etmiştir.
FASIL II: Bağdat'tan Semerkant'a İrfân Hicreti: Mâverâünnehir'in İhyâsı
Dîneverî, Bağdat'taki manevi terbiyesini tamamladıktan sonra irşad vazifesiyle Doğu'ya, Mâverâünnehir'in incisi Semerkant'a hicret etmiştir. Bu hicret, tasavvuf tarihinde bir dönüm noktasıdır; zira Irak'ın sistematik ve dakik tasavvuf dili ilk defa Dîneverî vasıtasıyla Semerkant ve Buhara ulemasına takdim edilmiştir.
Semerkant'ta ulema ve halk tarafından büyük bir hürmetle karşılanmış, kurduğu dergâh kısa sürede Türkistan ve Horasan'ın her yerinden gelen hakikat taliplerinin merkezi olmuştur. Dîneverî, burada Mâtürîdî kelâmı ile tasavvufun derunî ahengini tesis ederek sonraki asırlarda Yeseviyye ve Nakşibendiyye gibi büyük ekollerin yeşereceği mümbit toprağı hazırlamıştır.
FASIL III: 'Kitâbü'l-Künûz': Kalp Hazineleri ve Marifet Sırları
Dîneverî'nin tasavvuf literatüründeki en mühim eseri 'Kitâbü'l-Künûz' (Hazineler Kitabı) adıyla zikredilen risalesidir. Bu eserde Dîneverî, kalbin yedi katmanını ve her katmanda gizlenmiş olan ilahî feyz hazinelerini şerh etmiştir: Sadr (İslam hazinesi), Kalp (İman hazinesi), Şegaf (Şefkat hazinesi), Fuâd (Müşahede hazinesi), Habbetü'l-Kalb (Muhabbet hazinesi), Süveydâ (Gayb sırları hazinesi) ve Mühcetü'l-Kalb (Zât tecellîsi hazinesi).
Dîneverî'ye göre bu hazinelerin kilitlerini açacak tek anahtar 'kesintisiz zikir ve kalbî tasfiye'dir. Kalbini masivadan arındırmayan kimse bu hazinelerin kokusunu dahi alamaz.
FASIL IV: Cüneydî Edeb ile Horasan Melâmetinin Telifi
Dîneverî, Bağdat mektebinin 'edeb ve temkin' esası ile Horasan mektebinin 'melâmet ve ihlas' felsefesini mükemmel bir surette bağdaştırmıştır. Cüneyd'den tevarüs ettiği şeriat hassasiyetini, nefsi daima itham altında tutan melâmet terbiyesiyle tahkim etmiştir.
'Edep, kalbin her an Hakk'ın nazargâhı olduğunu bilerek hareket etmektir. Edepsizce hakikat iddiasında bulunan kimse kovulmuş şeytana benzer' demiştir. Semerkant'taki müridlerine daima zâhirde halk ile beraber, bâtında ise Hak ile halvet halinde olmayı (halvet der encümen sırrının öncülünü) tavsiye etmiştir.
FASIL V: Zikrin Mertebeleri: Dilden Kalbe, Kalpten Sırra Urûç
Ebû'l-Abbâs ed-Dîneverî, zikrin mertebeleri üzerine İslam düşüncesindeki en berrak tahlilleri yapmıştır. Zikri üç ana makamda incelemiştir: 1. Lisânî Zikir: Dilin gafletle veya uyanıklıkla zikretmesidir; bu avamın nasibidir. 2. Kalbî Zikir: Kalbin zikredilenden bir an dahi gafil kalmaması, zikrin vücudun bütün zerrelerine sirayet etmesidir. 3. Sırrî Zikir: Zikredenin zikrinde kaybolması (fenâ fi'z-zikr), zikrin de zikredilen Zât'ta yok olmasıdır. Bu makamda zikir biter, mezkûr (Allah) baki kalır.
'Zikirde zikri müşahede etmek gaflettir; zikirde Mezkûr'u müşahede etmek ise hakiki tevhiddir' sözü tasavvuf klasiklerince kanun kabul edilmiştir.
FASIL VI: Marifetullah ve Aşkın Tevhidi: 'Bilen Âşık Olur'
Dîneverî'ye göre marifet ile aşk birbirinden ayrılamaz iki hakikattir. Cenâb-ı Hakk'ı hakkıyla tanımayan (marifet) O'na aşık olamaz; O'na aşık olmayan da marifetin nihayetine eremez.
'Allah'ı tanıdığını iddia edip de O'nun aşkıyla içi yanmayan kimse müddeîdir (yalancıdır). Zira marifet kalpte bir nur yakar; o nurun alevi ise aşktır' buyurmuştur. Dîneverî, marifetin aklî bir bilgi olmadığını, ancak nefsin hevâsından arınmış saf bir kalbe ilahî bir mevhibe olarak ilka edilen ledünnî bir şuhûd olduğunu ifade etmiştir.
FASIL VII: İlim-Amel Münasebeti ve Fıkhî Şahsiyeti
Ebû'l-Abbâs ed-Dîneverî, Semerkant uleması nezdinde büyük bir fıkıh otoritesi olarak da kabul görmüştür. Zâhirî ilimlerde icazet sahibi olmadan tasavvuf yoluna girmeye kalkanları 'yol kesiciler' olarak nitelendirmiştir.
'Şeriatın zâhirini sağlamlaştırmayan kimsenin bâtını viranedir. Amelsiz ilim vebal, ilimsiz amel ise sapıklıktır' demiştir. Semerkant'taki ders halkalarında talebelerine sabahları fıkıh ve tefsir, ikindiden sonra ise tasavvuf ve ahlak dersleri vererek ilim ile irfanın tevhidini bizzat yaşatmıştır.
FASIL VIII: Vakit ve İbnü'l-Vakt Felsefesi: 'Şimdiki Ânın Kıymeti'
Tasavvufun en temel kavramlarından biri olan 'vakit' meselesinde Dîneverî derinleşmiştir. Sûfîyi 'ibnü'l-vakt' (vaktin oğlu) olarak tanımlayan Dîneverî, müridin geçmişin kederiyle veya geleceğin endişesiyle meşgul olarak içinde bulunduğu anı zayi etmesini büyük bir musibet saymıştır.
'Vakit kılıç gibidir; sen onu kesmezsen o seni keser. Vaktin hakiki hakkı, o anda Cenâb-ı Hakk'ın senden istediği ubudiyet emrini yerine getirmendir' demiştir. Müridin her nefeste 'Bu nefeste Rabbimin benden muradı nedir?' sualini nefsine sormasını şart koşmuştur.
FASIL IX: Semerkant Dergâhı Âdâbı ve Talebe Terbiyesi
Dîneverî'nin Semerkant'ta kurduğu tekke, Mâverâünnehir'in ilk intizamlı tasavvuf ocaklarından biridir. Burada sofra adabı, hizmet ahlakı, büyüklerle ve küçüklerle muaşeret kaideleri en ince teferruatına kadar tatbik edilmiştir.
Müridlerine hizmeti ibadetten üstün tutmayı öğütlemiştir: 'Halka hizmet eden kimse, Hakk'ın rızasına nafile namaz ve oruçla varamayacağı bir süratle ulaşır.' Dergâhına gelen her garibin, yolcunun ve muhtacın ihtiyacı derhal görülmüş, tekke aynı zamanda bir hayır ve şefkat kalesine dönüşmüştür.
FASIL X: Vefatı, Semerkant'taki Türbesi ve Mâverâünnehir'e Mirası
Ebû'l-Abbâs ed-Dîneverî, hicri 340 (miladi 951) civarında Semerkant'ta dar-ı bekaya irtihal etmiştir. Vefat ettiği gün Semerkant'ta dükkanlar kapanmış, bütün ulema, ümera ve halk cenazesinde hazır bulunmuştur.
Semerkant'ın mukaddes toprağında defnedilen Dîneverî, ardında bin yıllık bir irfan geleneğinin tohumlarını bırakmıştır. Onun meclislerinden feyiz alan talebeler, Horasan ve Türkistan bozkırlarına yayılarak İslam'ın nurlarını Orta Asya'nın en ücra köşelerine kadar taşımışlardır.