Ebû Türâb en-Nahşebî: Mutlak Tevekkül, Horasan Fütüvveti ve Nefis Riyâzeti Külliyâtı
Horasan Sahrasının ve Çöl İrfanının Büyük Kutbu: Hakiki Tevekkülün Esasları, Açlık ve İffet, Nefse Muhalefet ve Rızaullah Üzerine 10 Fasıllık Büyük Monografi.
FASIL I: Ebû Türâb en-Nahşebî'nin Hayatı, Sahra Yolculukları ve Şahsiyeti
İslam tasavvufunun erken dönem Horasan mektebinde tecerrüd, tevekkül ve fütüvvetin en celâlli timsali Asker b. Husayn (veya İbn el-Hasen) Ebû Türâb en-Nahşebî'dir (ö. 245/859). Maveraünnehir'in kadim Nahşeb (Nesef) beldesinde doğmuş, ömrünün büyük kısmını çöllerin, sahraların ve Hicaz yollarının tecerrüd ikliminde geçirmiştir. Ebû Türâb, hiçbir azık ve binek almaksızın kızgın çölleri yaya olarak aşan, rızkını doğrudan Rezzâk-ı Zülcelâl'den bekleyen sahra ariflerinin pîridir.
Hadis ilminde devrinin büyük muhaddislerinden rivayetlerde bulunmuş, Ahmed b. Hanbel ve Yahyâ b. Maîn gibi hadis otoriteleriyle görüşmüştür. Ahmed b. Hanbel, Ebû Türâb'ın zühd ve takvasını bizzat methederek 'Onun yüzüne bakmak insana Allah'ı ve ahireti hatırlatır' buyurmuştur. Şakîk-i Belhî ve Ebû Hafs el-Haddâd gibi Horasan büyüklerinin meclisinde bulunmuş, tasavvufun yalnızca kitaplardan değil, çölün meşakkatli riyazetinden öğrenileceğini hayatıyla ispat etmiştir.
FASIL II: Mutlak Tevekkül Nazariyesi: Azıksız Çöl Yolculuğu ve Rezzâk'a İtimat
Ebû Türâb en-Nahşebî, tasavvuf tarihinde 'mutlak tevekkül' (sebepleri kalpten bütünüyle silme) anlayışının en tavizsiz öncülerindendir. Birçok insan tevekkülü dilde bir temenni olarak telakki ederken, Ebû Türâb onu hayatın merkezine koymuştur. Çöle çıkarken yanına su ve ekmek almaması bir intihar veya cehalet değil; bilakis Cenâb-ı Hakk'ın her yerde ve her anda kulu rızıklandırmaya kadir olduğuna dair sarsılmaz yakîninin bir tezahürüdür.
Ebû Türâb'a 'Tevekkül nedir?' diye sorulduğunda şu muhteşem cevabı vermiştir: 'Tevekkül, bedenini kulluğa adamak, kalbini rubûbiyyete bağlamak, eldeki mevcutla yetinmek ve bulunmayana rıza göstermektir. Rızkın gelirse şükretmek, kesilirse sabretmektir.' O, bir defasında günlerce aç kaldıktan sonra çöl ortasında karşısına çıkan bir kervanın ikramını dahi 'nefsim arzuladı' diyerek ilk anda reddedecek kadar ince bir tevekkül terbiyesine sahipti.
FASIL III: Nefisle Cihat ve Şehvetlerin İradesi: 'Nefsin Arzularına Muhalefet'
Ebû Türâb'ın irfan felsefesinde nefis, kul ile Rabbi arasındaki en karanlık perdedir. Nefsin her istediği şey, ruhun zehridir. Ebû Türâb, nefsi terbiye etmenin tek yolunun ona arzuladığı şeyleri vermemek ve istemediği şeyleri zorla yaptırmak olduğuna inanırdı.
O şöyle buyurmuştur: 'Nefsim kırk yıldır benden sıcak bir ekmeği yumurtaya batırıp yememi istedi; fakat ben ona bu lezzeti tattırmadım.' Bu tavır, basit bir perhiz değil; iradenin nefsani zaaflar karşısında çelikleşmesi mücadelesidir. Nefsini terbiye edemeyen kimsenin başkalarına mürşidlik taslaması en büyük aldanıştır. Ebû Türâb'a göre nefis bir vahşi ata benzer; aç bırakıp meşakkat yüklemedikçe dizginleri senin eline geçmez.
FASIL IV: Horasan Fütüvveti: Başkasını Nefsine Tercih Etme (Îsâr) Ahlâkı
Ebû Türâb en-Nahşebî, Horasan fütüvvet (cömertlik, civanmertlik ve fedakârlık) mektebinin de en büyük kurucularındandır. Fütüvvet, sadece malı dağıtmak değil; kendi nefsini daima diğer mümin kardeşlerinden aşağıda görmek ve kardeşinin ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmektir (îsâr).
Ebû Türâb fütüvveti şöyle tarif eder: 'Fütüvvet, bir mümin kardeşinin kusurunu gördüğünde onu ayıplamamak, bilakis o kusuru kendi nefsinde aramak ve kardeşini nefsine tercih etmektir.' Ebû Türâb'ın meclisinde bulunan dervişler, bir lokma ekmeği dahi birbirlerine ikram etmeden yemezlerdi. Kendisi açken yanındaki kardeşini doyurmak, fütüvvet ehlinin en lezzetli gıdasıydı. Bu ahlak, Horasan'dan Anadolu'ya kadar uzanan Ahîlik teşkilatının da manevî temelini teşkil etmiştir.
FASIL V: Ebû Türâb'ın Üç Büyük Ârifi Teşhisi: 'Ârifin Üç Alâmeti'
Ebû Türâb en-Nahşebî'nin marifetullah hakkındaki veciz kelamları, tasavvuf kitaplarının baş köşesinde yer alır. Ona 'Gerçek arif kimdir?' diye sorulduğunda, arifin üç temel vasfını şöyle sıralamıştır:
1. 'Hiçbir şey onu kederlendirmez ve bulandırmaz; fakat her şey onunla safiyet ve huzur bulur.' (Toprak gibi; üzerine her türlü kir atılır ama bağrından güller ve sümbüller fışkırır). 2. 'Hiçbir mahluktan bir şey beklemez; bütün ümidini ve recasını yalnız Hâlık'a bağlar.' 3. 'Kendini hiçbir kimseden üstün görmez; yeryüzündeki bütün insanları kendisinden daha hayırlı kabul eder.' Bu üç vasıf, arifin kalbindeki kibrin, riyanın ve hasedin bütünüyle yandığının şahididir. Ebû Türâb'a göre bu mertebeye erişmeyen kimse, bin cilt kitap ezberlese dahi marifet kokusunu alamaz.
FASIL VI: Açlık ve Sükût Riyâzeti: 'Açlık Hikmetin Mayasıdır'
Horasan meşâyihinin riyazet anlayışında açlık (cû') ve sükût (sessizlik), kalbin pasını silen iki büyük cevherdir. Ebû Türâb en-Nahşebî, açlığın bedeni zayıflatırken ruhu ve basireti nasıl parıldattığını derin tecrübeleriyle anlatmıştır.
Ebû Türâb şöyle der: 'Midesi tıka basa dolu olan kimsenin kalbinde hikmet nurları barınamaz. Açlık, Allah Teâlâ'nın yeryüzündeki hususi ziyafetidir; onu ancak sevdiklerine tattırır.' Tokluk gafleti, şehveti ve tembelliği celbederken; meşru ölçülerdeki açlık ve oruç, kalbi inceltir, gözyaşını artırır ve ilahî fısıltıları işitmeye hazır hale getirir. Sükût ise gevezeliğin ve boş iddiaların önünü keserek zihni daimi bir tefekküre sevk eder.
FASIL VII: İbadette Sıdk ve İhlas: Amelleri İnsanların Gözünden Gizleme
Ebû Türâb, riyanın ve gösterişin her türlüsünden şiddetle kaçınan bir ihlas abidesidir. O, nafile ibadetlerin, gece namazlarının ve oruçların asla halkın gözü önünde sergilenmemesi gerektiğini savunurdu. Bir amele insanların övgüsü karıştığı an, o amelin bereketi uçar gider.
Ebû Türâb şöyle ikaz ederdi: 'İbadetini insanların görmesinden lezzet alan kimse, Allah'a değil, insanların takdirine ibadet etmektedir.' O, çöllerin ıssız gecelerinde tek başına saatlerce secdeye kapanır, gözyaşlarıyla toprağı ıslatır, fakat sabah insanların arasına karıştığında sanki hiçbir şey yapmamış gibi tebessümle ve vakarla dururdu. Gizli amel, kıyamet gününde kulun en sağlam sığınağı olacaktır.
FASIL VIII: Fakr ve Kanaat: Dünya Metaının Kalpteki Değersizliği
Ebû Türâb en-Nahşebî'ye göre dünya, gölgeden ibarettir. Gölgeliğin peşinden koşan kimse onu asla yakalayamaz; fakat güneşe doğru yürüyenin arkasından gölge kendiliğinden gelir. Fakr, cebin boş olması değil; kalbin dünyaya karşı doymuş ve müstağni olmasıdır.
Ebû Türâb'ın dünyalığı bir hırka ve bir su kabından ibaretti. Bir defasında kendisine büyük bir hükümdar tarafından hediye ve altınlar gönderildiğinde, hediyeleri getiren elçiye bakarak: 'Beni Rabbimin kapısından kovmak mı istiyorsunuz? Bu altınları götürün, kalbi altınla tatmin olanlara verin' diyerek geri çevirmiştir. Kanaat, tükenmez bir hazinedir; kanaat sahibi bir derviş, dünyayı fetheden krallardan daha zengindir.
FASIL IX: Şakîk-i Belhî ve Ebû Hafs ile Mülakatları: Çöl İrfânının Zirvesi
Ebû Türâb en-Nahşebî'nin Horasan arifleriyle olan sohbetleri, tasavvuf mektebinin en derin derslerini barındırır. Nişâbur'a gittiğinde Ebû Hafs el-Haddâd ile karşılaşmış ve iki veli günlerce tek kelime konuşmaksızın yalnızca birbirlerinin manevî haline nazar ederek sükût sohbeti yapmışlardır.
Şakîk-i Belhî ile yaptığı bir mülakatta tevekkülün sınırları konuşulurken, Ebû Türâb'ın derin teslimiyeti Şakîk'i hayretler içinde bırakmıştır. Şakîk: 'Biz bulunca şükreder, bulamayınca sabrederiz' deyince; Ebû Türâb: 'Horasan'ın köpekleri de aynısını yapar! Biz bulursak dağıtır ve îsâr ederiz, bulamazsak şükreder ve seviniriz' demiştir. Bu tarihi kelâm, tasavvufî ahlakın çıtasını beşerî hudutların ötesine taşımıştır.
FASIL X: Ebû Türâb en-Nahşebî'nin Vefatı, Sahradaki Şehadeti ve Ebedi Mirası
Ebû Türâb en-Nahşebî'nin vefatı da hayatı gibi sahrada, tecerrüd ve tevekkül içinde vuku bulmuştur. Hicrî 245 (m. 859) yılında, Basra ile Mekke arasındaki Teymâ sahrasında tek başına yolculuk ederken ruhunu Rahmân'a teslim etmiştir. Menkıbelerde nakledildiğine göre, vefatından yıllar sonra cesedi bir kum tepesinin üzerinde, kıbleye yönelmiş, elindeki asâsına yaslanmış ve hiçbir vahşi hayvanın dokunmadığı taptaze bir halde bulunmuştur.
Ebû Türâb'ın bu şehadeti, onun mutlak tevekkülünün Hak katında nasıl kabul gördüğünün açık bir kerameti olarak telakki edilmiştir. Onun tevekkül, fütüvvet ve riyazet prensipleri, Kuşeyrî Risalesi ve Keşfü'l-Mahcûb gibi temel tasavvuf klasiklerinde birer kanun olarak işlenmiş; aradan geçen bin küsur yıla rağmen hakiki dervişliğin safiyet timsali olarak parıldamaya devam etmiştir.