Ebû Süleymân ed-Dârânî: Şam Zühd Mektebi, Teheccüd Sırrı, Marifetullah ve Havf-Recâ Metafiziği Külliyâtı
Şam velilerinin reisi, Cüneyd-i Bağdâdî ve Ebû Nuaym el-İsfahânî tarafından 'Reyhânetü'ş-Şâm' olarak tavsif edilen, gece ibadetinin lezzetiyle kalpleri nurlandıran, havf ve recâ terazisinin büyük muallimi Ebû Süleymân Abdurrahman b. Ahmed ed-Dârânî'nin hakikat fasılları.
"Gece ibadetine kalkanların o karanlıktaki lezzeti ve zevki, eğlence ehlinin eğlencelerindeki zevkinden katbekat üstündür. Eğer gece olmasaydı, dünyada kalmayı asla arzu etmezdim. Hak Teâlâ geceleyin kullarının kalplerine öyle nurlar tecelli ettirir ki, o nurlar gündüzün aydınlığını gölgede bırakır."
— Ebû Süleymân ed-Dârânî (k.s.)
§ I. Reyhânetü'ş-Şâm: Ebû Süleymân ed-Dârânî'nin Tarihsel Konumu ve Şam İrfan Mektebinin Doğuşu
İslam tasavvuf tarihinin teşekkül devrinde Horasan, Basra ve Bağdat mektepleri yanında, müstakil zühd ve irfan çizgisiyle temayüz eden dördüncü büyük havza Şam İrfan Mektebi'dir. Bu mektebin kurucu pîri, Hilyetü'l-Evliyâ ve Risâle-i Kuşeyriyye'de hürmetle yâd edilen Ebû Süleymân Abdurrahman b. Ahmed b. Atıyye el-Ansî ed-Dârânî'dir (ö. 215/830). Şam civarındaki Dârayâ köyünde doğup neşvünemâ bulan Dârânî, Tâbiîn'den tevarüs eden zühd anlayışını sistematik bir marifet ve nefis terbiyesi nizamına dönüştürmüştür.
Büyük mürşid Cüneyd-i Bağdâdî onun hakkında; "Ebû Süleymân, Şam diyarının reyhan çiçeğidir; onun kelâmı kalplerdeki gaflet kirini silip süpürür" buyurmuştur. İmam Gazzâlî İhyâ'da, Kuşeyrî Risâle'de ve Ferîdüddin Attâr Tezkiretü'l-Evliyâ'da Dârânî'nin sözlerini tasavvufî epistemolojinin temel ölçüleri arasında kabul etmişlerdir. O, tasavvufu kuru bir çilecilikten çıkarıp, kalbin Nûr-ı İlâhî ile aydınlanması ve gece halvethanesinde Hak ile mülâkât neşvesi haline getirmiştir.
§ II. Kıyamü'l-Leyl ve Gece Metafiziği: Teheccüd Vaktinin Kalbî Sırları
Ebû Süleymân ed-Dârânî denildiğinde İslam irfan hafızasında ilk yankılanan hakikat gece ibadeti (kıyamü'l-leyl) ve teheccüd metafiziğidir. Dârânî'ye göre gece, kesret perdesinin yırtıldığı, masivânın gürültüsünün dindiği ve vahdet tecellilerinin kalplere bardaktan boşalırcasına yağdığı ruhanî bir seyrangâhtır. O, gecenin sırrını şu muazzam kelâmıyla formüle eder:
أَهْلُ اللَّيْلِ فِي لَيْلِهِمْ أَلَذُّ مِنْ أَهْلِ اللَّهْوِ فِي لَهْوِهِمْ، وَلَوْلَا اللَّيْلُ مَا أَحْبَبْتُ الْبَقَاءَ فِي الدُّنْيَا
"Gece ibadet edenlerin gecelerindeki zevk ve sürûru, oyun ve eğlence ehlinin eğlencelerinden katbekat tatlıdır. Eğer geceler olmasaydı, şu dünyada bir an bile kalmak istemezdim."
Dârânî gece ibadetini bir külfet veya mükellefiyet olarak değil, sevgilinin sevgiliyle baş başa kaldığı ilâhî bir visâl demi olarak tarif etmiştir. Talebesi Ahmed b. Ebi'l-Havârî'ye şöyle nasihat etmiştir: "Ey Ahmed! Gece bastırdığında her seven sevdiğiyle tenhada baş başa kalır. Hak Teâlâ'yı seven kullar için geceden daha sevimli bir vakit nasıl olabilir ki? Hak Teâlâ o saatte lütuf nazarıyla tecelli eder, isteyenlere verir, istiğfar edenleri bağışlar."
§ III. Havf ile Recâ Dengesi: İki Kanatlı Kuş Metaforu ve Kalbî Vakar
Ebû Süleymân ed-Dârânî, sâlikin seyr-ü sülûk yolunda muvazeneyi korumasını havf (korku) ile recâ (ümit) dengesine bağlamıştır. Ona göre sadece havf ile hareket eden kimse ümitsizlik (ye's) kuyusuna düşer; sadece recâ ile amel eden ise emniyet ve gaflet tuzağına yakalanır. Dârânî bu dengeyi şöyle izah etmiştir:
"Kalbe havf galip gelirse, o kalp ifsad olmaktan ve nefsin azgınlığından kurtulur. Kalpte recâ galip gelirse, kul Hak Teâlâ'nın rahmetinin genişliğinde ferahlar. Fakat kemâlât, bu iki halin bir kuşun iki kanadı gibi tam dengede olmasıdır. Bir kanat kırılırsa kuş uçamaz, helak olur."
Dârânî aynı zamanda şunu ilave eder: "Gençlik ve sıhhat vaktinde havfın recâya üstün olması evlâdır; zira gençlik nefsi azdırır. Fakat ölüm yaklaştığında ve hastalık geldiğinde recânın havfa galip olması lâzımdır; çünkü kul Rabbine hüsn-i zan ile kavuşmalıdır." Bu ölçü, daha sonra İmam Gazzâlî tarafından tasavvufî ahlâkın temel kaidesi olarak kabul edilmiştir.
§ IV. Marifetullah ve Kalp Aynasının Tasfiyesi: İlim ile İrfan Arasındaki Fark
Dârânî'ye göre zâhirî ilim ile bâtınî irfan (marifetullah) birbirinden farklı mertebelerdir. Zâhirî ilim nakil ve tefekkürle elde edilirken, hakiki irfan ancak nefsin tezkiyesi, mideden haram ve şüpheli lokmanın kesilmesi ve kalbin masivâ kirinden arındırılmasıyla tecelli eder.
O der ki: "Kim nefsini bilirse, Rabbini bilir sözünün sırrı şudur: Kul kendi aczini, fakirliğini ve hiçliğini müşahede ettiği nispette, Cenâb-ı Hakk'ın kudretini, zenginliğini ve celâlini idrak eder." Dârânî ayrıca kalbe doğan ilham ve hatıraların mutlaka Şeriat terazisine vurulması gerektiğini şart koşar:
"Bazen kalbime tasavvuf ehlinin inceliklerinden bir nükte ve ilham doğar. Fakat Kitap ve Sünnet'ten iki adil şahit getirmedikçe o nükteyi kalbime kabul etmem!"
Bu söz, Şam irfan mektebinin Kitap ve Sünnet'e ne derece sımsıkı bağlı olduğunu ve istikametten zerre kadar taviz vermediğini göstermektedir.
§ V. Gözyaşı ve Ağlama Fıkhı: Hüzün ile Kalbin Hayat Bulması
Dârânî'nin meclisleri daima hüzün, gözyaşı ve huşû ile müzeyyendi. O, kalbin katılığını gideren en tesirli devanın Allah korkusu ve muhabbetiyle dökülen samimi gözyaşları olduğunu belirtirdi. Bir gün şöyle buyurmuştur:
"Göz ağlamazsa kalp katılaşır. Kalp katılaşırsa Allah'tan uzaklaşır. Allah'tan en uzak kalp ise kasvet bağlamış, taşlaşmış kalptir. Ağlayamayan kimse hiç olmazsa ağlayamadığına ağlasın; zira bu dahi bir hüzün kapısıdır."
Dârânî'ye göre bu gözyaşları riyâdan fersah fersah uzak olmalıdır. O, insanların yanında ağlamayı hoş görmez, hakiki gözyaşının gece teheccüd vaktinde, kul ile Rabbi arasında kimsenin görmediği tenhalıkta dökülen gözyaşı olduğunu vurgulardı.
§ VI. Dârânî'nin Talebeleri ve Halifeleri: Ahmed b. Ebi'l-Havârî ve Şam Tasavvufunun Yayılışı
Ebû Süleymân ed-Dârânî'nin en gözde ve kâmil talebesi Ahmed b. Ebi'l-Havârî'dir (ö. 230/845). Ahmed, üstadının bütün irfan mirasını kaydetmiş, Şam ve civarında bu mektebin kökleşmesini temin etmiştir. Hatta İmam Yahya b. Maîn gibi hadis otoriteleri dahi Ahmed b. Ebi'l-Havârî'ye hürmet gösterip onun meclislerine iştirak etmişlerdir.
Dârânî, Ahmed'e hitaben şöyle derdi: "Ey Ahmed! Ben bir söz söylerim, sen onu amele dönüştürürsün. Benim ilmimin meyvesi senin amellerindir." Dârânî'nin bu terbiyevi usulü, Horasan'dan ve Irak'tan Şam'a gelen pek çok ârifin feyz almasına vesile olmuş, Şam mektebini İslam dünyasının manevi cazibe merkezlerinden biri haline getirmiştir.
§ VII. Hikmetli Kelâmları, Vecizeleri ve Bıraktığı Ruhanî Miras
Ebû Süleymân ed-Dârânî 215 (m. 830) senesinde Dârayâ'da Rahmet-i Rahmân'a kavuşmuştur. Kabr-i şerîfi asırlar boyunca Şam ehlinin ve âriflerin ziyaretgâhı olmuştur. Onun geride bıraktığı hikmet incilerinden bazıları şunlardır:
- ◈ Lokma ve Basiret: "Kim midesine giren lokmaya dikkat etmezse, onun ibadetinden kalbine bir nur ve basiret doğmaz. Helal lokma kalbi parlatır, şüpheli lokma ise paslandırır."
- ◈ Hakiki Zâhit: "Zühd, dünyayı terk etmek değil; dünyanın kalbi istila etmesine mani olmaktır. Elinde dünya malı olsa bile, kalbinde Allah sevgisinden gayrısına yer vermeyen kimse hakiki zâhittir."
- ◈ Halkın Övgüsü ve Yergisi: "İnsanların övgüsüyle sevinen, yergisiyle üzülen kimse henüz ihlas makamına adım atmamıştır. Muvahhid odur ki, övgü ile yergiyi eşit görür."
- ◈ Son Nefes Vasiyeti: Vefatı yaklaştığında talebeleri: "Bize ne tavsiye edersiniz ey üstad?" dediklerinde: "Rabbinize hüsn-i zan üzere kavuşun. Zira O'nun rahmeti, günahkârların günahlarından sonsuz derece büyüktür" buyurmuştur.