Ebû Sa'îd Ebü'l-Hayr: Esrârü't-Tevhîd ve Horasan Melâmeti Külliyâtı
Horasan Tasavvufunun Coşkun Pîri; Hânkâh Âdâbı, Fütüvvet, Cömertlik, Vecd, Semâ ve Zâhir-Bâtın Tevhîdi Üzerine 10 Fasıllık Büyük Monografi.
FASIL I: Ebû Sa'îd Ebü'l-Hayr'ın Doğumu, Meyhene Muhiti ve İlk Çilesi
İslam tasavvufunun Horasan ekolünde cezbe, muhabbet, vecd ve hânkâh hayatının kurucu pîrlerinden olan Ebû Sa'îd Fazlullâh b. Ebi'l-Hayr el-Meyhenî (357-440 / 967-1049), bugün Türkmenistan sınırlarında kalan kadim Horasan beldesi Meyhene'de dünyaya geldi. Babası attar olup sufilerin meclislerine devam eden salih bir zat idi. Küçük yaşta zâhirî ilimleri, Şâfiî fıkhını, hadis ve edebiyatı Nîşâbûr ve Merv medreselerinde devrin en büyük allâmelerinden tahsil etti.
Zâhir ilimlerinde icazet aldıktan sonra içine düşen ilâhî aşk ateşiyle Nîşâbûr'da Ebü'l-Fazl Hasan es-Sarahsî ve Ebü'l-Abbas el-Kassâb gibi kâmil mürşitlerin terbiyesine girdi. Yıllarca Meyhene çöllerinde, viranelerde akıllara durgunluk veren bir riyâzet ve mücâhede hayatı yaşadı. Kendini kuyuya baş aşağı asarak Kur'an hatmettiği, çölde aç ve susuz günlerce zikrullah ile meşgul olduğu menâkıb kitaplarında teferruatıyla nakledilir. Bu çetin çile devresinin ardından 'fenâ fi't-tevhîd' sırrına ererek halkın arasına döndü ve irşad kapısını açtı.
FASIL II: Esrârü't-Tevhîd fî Makâmâti'ş-Şeyh Ebî Sa'îd: Eserin Edebî ve Tarihî Kıymeti
Ebû Sa'îd bizzat kendisi müstakil bir risale kaleme almamış; 'Ben kitap yazmadım, zira kitap yazmak bir varlık iddiasıdır' buyurmuştur. Ancak onun vefatından yaklaşık yüz otuz yıl sonra torunlarından Muhammed b. el-Münevver, dedesinin menkıbelerini, sözlerini, mektuplarını ve hânkâh kaidelerini Fars edebiyatının şaheseri sayılan 'Esrârü't-Tevhîd fî Makâmâti'ş-Şeyh Ebî Sa'îd' adlı eserde cem etmiştir.
Bu eser, sadece bir biyografi veya kerametler mecmuası değildir; 11. yüzyıl Horasan'ının toplumsal, dinî, iktisadi ve kültürel hayatını tasvir eden emsalsiz bir tarihî vesikadır. Esrârü't-Tevhîd, üç ana bölüme ayrılır: Şeyhin gençliği ve çilesi, şeyhlik devresinde zuhur eden kerametleri ve ziyafetleri, vefatı ve vasiyetleri. Eser, sufi nesrinin Farsça'daki en zarif, sade ve büyüleyici örneklerinden biri kabul edilir.
FASIL III: Hânkâh Nizâmı ve İlk Tasavvufî Kurallar: On Esas
Ebû Sa'îd Ebü'l-Hayr, tasavvuf tarihinde dervişlerin bir çatı altında teşkilatlanarak yaşadığı 'hânkâh' (tekke/dergâh) müessesesinin ilk nizamnâmesini yazan kişidir. Meyhene ve Nîşâbûr'da kurduğu hânkâhlarda dervişlerin uyması gereken on temel prensibi (Âdâb-ı Hânkâh) vazetmiştir:
1. Birbirleriyle karşılaştıklarında ilk olarak selâm vermek ve musafaha etmek. 2. Otururken ve kalkarken edebe riayet etmek, büyüklere hürmet göstermek. 3. Mümkün mertebe dâimî abdestli bulunmak. 4. Cemaatle namaza devam etmek ve cemaati kaçırmamak. 5. Gece teheccüd namazını kılmak ve seher vaktinde zikirle meşgul olmak. 6. Sofrada edepli olmak, kendinden önce kardeşini doyurmak. 7. Dervişlerin sırlarını ifşa etmemek, kusurlarını örtmek. 8. Hizmette bulunmayı cana minnet bilmek, kimseden hizmet beklememek. 9. Şeyhin izni olmadan hiçbir yere gitmemek ve tasarrufta bulunmamak. 10. Fakirliği ve fütüvveti en büyük nimet bilip kimseye minnet etmemek.
FASIL IV: Cömertlik, İsar ve Sofra İrfânı: 'Bizim İşimiz Yedirmektir'
Ebû Sa'îd'in tasavvuf anlayışının en belirgin vasfı, akıl almaz bir cömertlik ve sofra bereketidir. Dergâhına gelen her misafire, fakire, hatta gayrimüslimlere zengin ziyafetler çeker, elinde avucunda ne varsa infak eder, borçlanır fakat kimseyi aç göndermezdi. Bir gün kendisine, 'Ya Şeyh, senin amelin nedir?' diye sorulduğunda, tebessüm ederek meşhur cevabını vermiştir: 'Bizim amelimiz insanlara yemek yedirmek ve gönüllerini hoş tutmaktır.'
Onun nazarında fütüvvet, sadece kılıç kuşanmak veya zâhidâne bir hırkaya bürünmek değildir; asıl fütüvvet 'îsâr'dır, yani kendi nefsi muhtaç iken kardeşini nefsine tercih etmektir. Bir dirhemin hesabını yapmayan, kasasını dervişlere ve yoksullara açan Ebû Sa'îd, mülkiyet duygusunu kalpten söküp atmanın en pratik yolunun ikram ve infak olduğunu fiilen göstermiştir.
FASIL V: Semâ, Vecd ve Şiir: Horasan Coşkunluğunun Metafiziği
Ebû Sa'îd, tasavvuf tarihinde semâ meclislerini en coşkulu şekilde icra eden ve meclislerinde ilahîler, rubâîler okutan ilk pîrlerdendir. Zâhir ulemasının semâ ve mûsikîye yönelttiği itirazlara karşı o, semâın nefsânî bir raks değil, rûhun elest bezmindeki 'Elestü bi-Rabbiküm' hitabını hatırlayıp kanatlanması olduğunu savunmuştur.
Semâ esnasında hırkasını parçalayıp fakirlere ve müzisyenlere dağıtması meşhurdur. Kendisine nispet edilen pek çok Farsça rubâî, vahdet-i vücûdun aşk dolu ilk terennümleridir: 'Ey aşk, seninle öyle bir hale geldim ki, varlığım senin varlığında eridi gitti. Artık bana sen kimsin diye sorma, zira ben senim, sen de bensin.' Ebû Sa'îd'in semâ anlayışı, iki asır sonra Konya'da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin kurumsallaştıracağı Mevlevî semâının ruhanî tohumu olmuştur.
FASIL VI: İbn Sînâ ile Tarihî Buluşma: 'Benim Gördüğümü O Biliyor, Onun Bildiğini Ben Görüyorum'
İslam düşünce tarihinin en büyüleyici sahnelerinden biri, Meşşâî felsefesinin zirvesi İbn Sînâ (Avicenna) ile tasavvuf ve keşf ehlinin kutbu Ebû Sa'îd Ebü'l-Hayr'ın Nîşâbûr civarında bir hânkâhta bir araya gelmesidir. Kaynakların ittifakla naklettiğine göre bu iki dev şahsiyet üç gün üç gece baş başa bir odaya çekilmiş, zâhir ve bâtın ilimlerini, aklın hudutlarını ve keşfin hakikatini müzakere etmişlerdir.
Görüşmenin ardından İbn Sînâ'ya şeyh hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, felsefe dâhisi şu veciz sözü söylemiştir: 'Benim akılla bildiğim, delille ispatladığım her şeyi o keşf ve basîret gözüyle bizzat görüyor.' Ebû Sa'îd'e İbn Sînâ hakkında sorulduğunda ise o arifâne bir nezaketle şöyle buyurmuştur: 'Benim keşf ve müşâhede ile gördüğüm her şeyi o aklî burhanlarla biliyor.' Bu buluşma, İslam medeniyetinde akıl (burhan) ile kalp (irfan) arasındaki ezeli diyaloğun en kâmil sembolüdür.
FASIL VII: Melâmet Neşvesi: Şöhretten Kaçış ve Benliğin Sıfırlanması
Ebû Sa'îd, Horasan Melâmetiyye ekolünün ruhunu en derinden yaşayan bir ariftir. O, halkın övgüsünden zehir gibi kaçmış, riyâ ve gösteriş tehlikesine karşı nefsini daima zelil kılacak tavırlar sergilemiştir. Kendisine keramet izafe edenlere, 'Kuşlar da havada uçar, balıklar da suda yüzer, şeytan da bir anda şarktan garba gider; hüner havada uçmakta değil, halkın içinde bir kul gibi yaşayıp kimseden bir şey beklememekte ve kimseyi incitmemektedir' derdi.
Benlik davasını tasavvufun en büyük engeli gören Ebû Sa'îd, müridlerine şu meşhur ölçüyü vermiştir: 'Tasavvuf nedir bilir misin? Kafandaki vehimleri ve iddiaları atmak, elindekini infak etmek ve başına gelen musibetlerden dolayı kimseye şikayette bulunmamaktır.' İnsanın kendi 'ben'liğini aradan çıkarmasını tevhîdin ilk şartı saymıştır.
FASIL VIII: Nîşâbûr Müftüsü ve Zâhir Ulemasıyla Münazaralar
Ebû Sa'îd'in semâ meclisleri düzenlemesi, hânkâhında şarkılar okutması ve dervişleriyle olan coşkun halleri, Nîşâbûr'un mutaassıp fakihleri ve Kādî'l-kudâtı tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Hatta Şâfiî ve Hanefî uleması birleşerek Gazneli Mahmud'un oğlu Sultan Mes'ûd'a mektup yazmış, Ebû Sa'îd'in gençleri yoldan çıkardığını, zındıklık yaydığını iddia etmişlerdir.
Sultan'ın gönderdiği teftiş heyeti karşısında Ebû Sa'îd, fevkalade bir fıkıh vukûfiyeti ve edep sergileyerek şeriatın hiçbir emrini ihlal etmediğini, aksine talebelerine fıkıh ve hadis okuttuğunu ispatlamıştır. Ulemanın en katı temsilcileri dahi onun manevi heybeti, zekası ve kalpleri teshir eden muhabbeti karşısında af dileyerek müridi olmuşlardır. O, zâhir ulemasını hasım olarak görmemiş, onları tevazu ve ihsanla fethetmiştir.
FASIL IX: Kerâmet-i Mâneviyye: Kalpleri Okuma ve Keşf-i Kubûr
Esrârüt-Tevhîd'de Ebû Sa'îd'e yüzlerce keramet atfedilir. Ancak onun en bariz kerameti, insanların gönüllerinden geçen düşünceleri okuması ('firâset-i kalbiyye') ve manevi dertleri teşhis etmesidir. Yanına gelen bir kimsenin hangi niyetle geldiğini, içinde gizlediği kibri veya hasedi yüzüne vurmadan, latif bir hikaye veya nükteyle ona hissettirirdi.
Kabir ehline olan hürmeti, dualarının kabule karin olması ve çölde kaybolan yolculara rehberlik etmesi menkıbelerde sıkça geçer. Fakat Ebû Sa'îd, harikulade hallere asla kıymet vermemiş; 'Hakiki keramet, nefsin bir arzusunu ayaklar altına almaktır; zira o arzu seni cehenneme çeker, kerametin ise sana bir dirhem faydası olmaz' diyerek müridlerinin zihnini olağanüstülüklerden amele yöneltmiştir.
FASIL X: Vefatı, Meyhene Türbesi ve İslam Tasavvufundaki Ebedî İzi
Ebû Sa'îd Ebü'l-Hayr, hicrî 440 (m. 1049) yılında seksen üç yaşında doğduğu Meyhene beldesinde Hakk'a vuslat etti. Vefat etmeden önce dervişlerine şu vasiyette bulundu: 'Kabrimin üzerine kubbe yapmayın, üzerime taş dikmeyin, beni fakirlerin ayak bastığı toprağa gömün. Gelen geçen bana bir Fâtiha hediye etsin kâfidir.' Ancak halk ve hükümdarlar onun hatırasına hürmeten Meyhene'de muazzam bir türbe inşa etmişlerdir.
Ebû Sa'îd, Horasan tasavvufunun katı riyâzetten aşk, vecd, semâ ve hizmete geçişini sağlayan en büyük köprü şahsiyettir. Ahmed-i Gazâlî, Senâî, Attâr ve Mevlânâ gibi dev arifler, onun rubâîleriyle coşmuş ve onun aşk meşrebini sürdürmüşlerdir. Onun hânkâh nizamı, bugün dahi tekkelerin sofra ve hizmet ahlâkının altın kuralı olarak yaşamaktadır.