Ebû Osman el-Mağribî: Haremeyn Şeyhi, Sıdk ve Tecerrüd Külliyâtı
Kâbe Mücavirliği, Sahrâ Çileleri, Vahdet-i Şuhûd, Kalp Tasfiyesi ve Fenâ Makamı Üzerine 10 İrfânî Fasıl
FASIL I: Ebû Osman Saîd b. Sellâm el-Mağribî'nin Hayatı ve Menşei
Kuzey Afrika'nın Kayrevan topraklarında doğup Haremeyn ve Horasan semalarında parıldayan Ebû Osman Saîd b. Sellâm el-Mağribî (ö. 373/983), dördüncü asrın en büyük velilerinden ve seyyah ariflerindendir. Genç yaşta ilim tahsili için Mağrip'ten yola çıkmış, Mısır, Şam, Bağdat ve Hicaz mekteplerini dolaşarak zahirî ve batınî kemalata ermiştir.
Ebû Ali el-Kâtib, Ebû Ali er-Rûzbârî ve devrinin diğer büyük şeyhleriyle sohbetlerde bulunmuştur. Onun zühdü, insanın aklını hayrete düşürecek derecede çetin riyazetlerle yoğrulmuş; nefsini terbiye etmek için yıllarca çöllerde tek başına vahşi hayvanlarla bir arada yaşamıştır.
FASIL II: Sahrâ Çileleri ve Vahşi Tabiatla Ünsiyet Sırrı
Ebû Osman el-Mağribî, yirmi yılı aşkın bir süre insanlardan tamamen uzlet ederek sahra ve dağlarda riyazet yapmıştır. Rivayet olunur ki, sahrada kaldığı yıllarda vahşi hayvanlar onun etrafında toplanır, ona hiçbir zarar vermezdi.
Ona 'Ey Ebû Osman! Yırtıcı hayvanlardan korkmaz mısın?' diye sorulduğunda şu muazzam cevabı vermiştir: 'Ben sadece Allah'tan korkarım. Bir kimse kalbinde Allah korkusunu kemale erdirirse, yeryüzündeki bütün mahlûkat ondan heybet duyar ve ona boyun eğer. Hayvanlardan korkan kimse, aslında kalbinde Allah'tan gayrisine yer açtığı için korkar.'
FASIL III: Mekke-i Mükerreme ve Haremeyn Mücavirliği
Sahrâ çilelerinden sonra Mekke-i Mükerreme'ye yerleşen Mağribî, uzun yıllar Kâbe-i Muazzama'nın gölgesinde 'mücavir' (komşu) olarak yaşamıştır. Mekke sûfîlerinin riyaseti ona intikal etmiş, devrinin bütün arifleri hac mevsiminde onun meclisine koşmuştur.
Kâbe'yi tavaf ederken sergilediği vecd ve huşû dillerde destan olmuştur. 'Kâbe taştan ve örtüden ibaret değildir; o, Beytü'l-Ma'mûr'un yeryüzündeki gölgesi, tecelli-i ilahiyenin mihrabıdır. Kâbe'yi tavaf eden kalp, aslında Arş'ın etrafındaki melekler gibi tavaf etmelidir' buyurmuştur.
FASIL IV: Mekke'den Çıkış Sebebi ve Nişabur Hicreti
Ebû Osman el-Mağribî, Mekke'deki uzun mücavirliğinin ardından beklenmedik bir kararla Horasan'ın ilim merkezi Nişabur'a hicret etmiştir. Bu hicretin sebebi sorulduğunda son derece derin bir tasavvufi edebi dile getirmiştir: 'Harem-i Şerîf'te kalışım uzadıkça Kâbe'ye alışmaktan ve O'na karşı hürmetimin kalbimde zayıflamasından korktum. Zira mukaddes mekânlarda ülfet (alışkanlık), heybet perdesini yırtar. Ayrılık hasreti, ülfet gafletinden evladır.' Nişabur'a vardığında Ebû Amr b. Nüceyd ve Ebû'l-Hasan el-Bûşencî gibi Horasan uleması onu krallar gibi karşılamıştır.
FASIL V: Sıdk Makamı: İhlasın ve Doğruluğun Zirvesi
Mağribî, sülûkün temelini 'sıdk' (özde ve sözde tam doğruluk) olarak ilan etmiştir. 'Sıdk, kılıç gibidir; neyin üzerine vursa onu ikiye böler' demiştir. Sıddîkıyet makamını nübüvvetten sonraki en yüce mertebe sayar.
Ona göre sıdk, insanın yalnız kaldığında da kalabalıklar arasında olduğu gibi Allah'ın murakabesinde yaşamasıdır. 'İçi harabe, dışı mamur olan kimse mürid olamaz; hakiki derviş, içi dışından daha parlak ve nurlu olan kimsedir.'
FASIL VI: Tecerrüd ve İnkıtâ: Masivadan Tamamen Soyunmak
Tecerrüd, Mağribî'nin irfanında sadece elbiseyi veya malı terk etmek değil; kalbin Allah'tan gayrı her türlü düşünceden (masiva) tamamen arınmasıdır. İnkıtâ ise mahlûkattan ümidi kesip yalnızca Hâlık'a bağlanmaktır.
'Sen masivayı kalbinden çıkarmadıkça marifet nurları kalbine inmez. Bir kap iki ayrı şeyle aynı anda doldurulamaz; kalbini dünyayla dolduran, ahiretin ve Hakk'ın feyzini nasıl barındırabilir?' diyerek tecerrüdün zaruretini vurgulamıştır.
FASIL VII: Fenâ ve Bekâ Sırrı: Varlık Vehmini Eritmek
Ebû Osman el-Mağribî, fena fillâh (Allah'ta yok olma) ve beka billâh (Allah ile baki kalma) bahsinde Bağdat mektebinin ölçülü dilini benimsemiştir. O, fena halini aklın zevali veya şeriatın düşmesi olarak gören mülhidleri şiddetle reddetmiştir.
'Fenâ, kulun kendi aczini, cehlini ve yokluğunu idrak edip Hakk'ın kemal ve bekasında fani olmasıdır. Hakiki arif, fena makamından beka makamına döndüğünde şeriatın emirlerine sıradan insanlardan yüz kat daha titiz sarılan kimsedir.'
FASIL VIII: Sohbet ve Uhuvvet Edebi: Dervişlerin Birbirine Aynalığı
Mağribî, müridlerin birbirleriyle olan ilişkilerini de bir ibadet ve ayna vazifesi olarak görmüştür. 'Kardeşinin ayıbını gören kimse, aslında kendi kalbindeki kiri o aynada seyretmektedir' buyurmuştur.
Sohbet meclislerinde riyadan, gıybetten ve nefsin gösterişinden kaçınmayı emrederdi. 'Dervişler meclisi dünya kelamı konuşulacak yer değildir; orası kalplerin diriltildiği, ilahi sırların terennüm edildiği bir cennet bahçesidir.'
FASIL IX: Ebû Osman el-Hîrî ile Manevi İrtibat ve Mukayese
Horasan mektebinin büyük kutbu Ebû Osman el-Hîrî ile Saîd el-Mağribî isim benzerliği sebebiyle sık sık bir arada anılmıştır. Hîrî 'edeb ve sünnet' ağırlıklı bir mektep inşa ederken, Mağribî 'sıdk, sahra zühdü ve celâlî vecd' kutbu olmuştur.
İki büyük Osman'ın mirası Horasan irfanında birleşmiş; Nişabur halkı Mağribî'nin meclislerinde Hîrî'nin kokusunu bulmuş ve ona derin bir tazim göstermiştir.
FASIL X: Vefatı, Nişabur'daki Kabri ve İrfânî Tesirleri
Ebû Osman el-Mağribî, hicri 373 (miladi 983) yılında Nişabur'da Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Cenazesine Nişabur'un bütün uleması, kadıları ve binlerce halk katılmıştır. Kabri, Nişabur'da Ebû Osman el-Hîrî'nin türbesinin yakınında olup asırlarca ziyaretgâh olmuştur.
Kuşeyrî Risâlesi'nde onun veciz sözleri geniş yer tutar. İbnü'l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye'sinde Mağribî'nin Haremeyn keşiflerinden övgüyle bahseder. Onun hayatı, çöllerden Kâbe'ye, oradan Horasan'ın ilim meclislerine uzanan muhteşem bir seyrüsülûk destanıdır.