Ebû Muhammed el-Mürteiş: Vecd, Semâ ve Rızâ İrfânı Külliyâtı
Bağdat Meclisinin Hayret Kutbu: Cüneyd-i Bağdâdî Talebesi Olarak Kalbî Sükûnet, Tevekkül, İlahî Rızâ ve Ruhanî Dinleme Üzerine 10 Fasıllık Büyük Monografi.
FASIL I: Ebû Muhammed el-Mürteiş'in Hayatı, Aslı ve Bağdat İrfanındaki Yeri
Bağdat tasavvuf mektebinin en ince, en rakik ve en derin simalarından biri olan Ebû Muhammed Abdullah (veya Cafer) b. Muhammed el-Mürteiş (ö. 328/940 civarı), Nişabur asıllı olmasına rağmen Bağdat'ta yerleşmiş ve Şûnîziyye Mescidi'nin manevi kandili olmuş büyük bir velîdir. Soylu ve varlıklı bir hanedana mensupken bütün servetini terk ederek fakr ve tecerrüd hırkasını giymiştir.
Mürteiş, devrin tasavvuf pîri Seyyidü't-Tâife Cüneyd-i Bağdâdî'nin en seçkin ve hemdem talebelerindendir. Cüneyd-i Bağdâdî onun hakkında: 'Mürteiş, meclisimizin hayret gözü ve incelik nûrudur' buyurmuştur. Ebû Saîd el-Harrâz, Ebû'l-Hüseyin en-Nûrî ve Rüveym b. Ahmed ile yakın sohbetlerde bulunmuş; Bağdat'ın sahv (uyanıklık) mektebi ile Horasan'ın cezbe ve fütüvvet ruhunu nefsinde meczetmiştir.
FASIL II: Vecd ve Tevâcüd: Kalbin İlahî Vurgunla Titremesi
Mürteiş'in tasavvuf lügatindeki en derin bahislerinden biri, 'vecd' ve 'tevâcüd' hallerinin tahlilidir. Ona göre vecd, kulun kendi iradesiyle elde edebileceği bir kazanım değildir; Hakk'tan kalbe ansızın inen öyle bir şimşektir ki, kulun beşerî vasıflarını bir anda yakıp kül eder.
O der ki: 'Tevâcüd, vecdi celbetmeye çalışmaktır; bu yeni başlayan müridin halidir. Vecd ise kalbin Hak tecellîsi karşısında kendini kaybetmesidir; bu sâlikin halidir. Vücûd ise vecdin de ötesinde, Hakk'ın varlığında tamamen eriyip sükûnete kavuşmaktır; bu ise kâmil arifin halidir.' Mürteiş, vecd anında bağırıp çağıran, kendini yerlere atan ham dervişleri uyarır; hakiki vecdin dışarıya taşkınlık değil, içeriye derin bir sükûnet ve vakar vermesi gerektiğini beyan ederdi.
FASIL III: Semâ-i Rûhânî ve Kalbin İlahî Nağmelerle Arınması
Mürteiş, semâ meclislerinin en seçkin erbabındandı. Ancak onun semâı, alelade şiirler veya dünyevî besteler dinlemek değil; kâinattaki her seste, her nefeste 'Elest Bezmi'nin hitabını (Elestü bi-Rabbiküm) işitmekti.
Mürteiş semâ hakkında şöyle demiştir: 'Semâ, kalbinde Hakk'ın sırrı bulunan kimse için bir can bağıdır; kalbi gafletle mühürlü kimse için ise nefsin azgınlığıdır. Semâ meclisine giren kimse, dünyayı kapıda bırakmalı, mecliste yalnız Hakk'ın kelâmına kulak kesilmelidir.' Onun bulunduğu meclislerde semâ icra edildiğinde öyle bir manevi heybet hasıl olurdu ki, kimse yerinden kımıldayamaz, gözlerden sessizce yaşlar boşalırdı.
FASIL IV: Rızâ Makamı: 'Hakk'ın Kazasına İtirazsız Teslimiyet'
Mürteiş'in tasavvufi ahlâkında en yüksek zirvelerden biri 'Rızâ' makamıdır. O, rızâyı sabrın çok ötesinde bir kemal olarak görürdü. Sabırda bir zorlanma ve nefse baskı varken, rızâda ilahî takdire karşı mutlak bir gönül ferahlığı ve sevinç vardır.
Bir gün Mürteiş'e: 'Rızâ nedir?' diye sorulduğunda şu muazzam cevabı vermiştir: 'Rızâ, cehennem azabı üzerine dökülse dahi, 'Rabbim böyle murad etti' diyerek kalbinde zerre kadar bir itiraz veya burukluk hissetmemendir.' O, hayatı boyunca maruz kaldığı fakirlik, hastalık ve musibetler karşısında daima şükür ve tebessümle durmuş; 'Hakk'ın takdir ettiği her şey güzeldir' demiştir.
FASIL V: Tevekkül-i Mutlak ve Esbâbın İfnâsı
Mürteiş'in tevekkülü, sebepler perdesini yırtıp doğrudan Müsebbib'i müşâhede etme makamıdır. O, hac için çöle çıktığında yanına ne azık ne de su kabı alırdı. 'Yolculukta Allah'tan gayrısına güvenmek, tevhid davasında yalancılıktır' derdi.
Rivayet edilir ki sahrada günlerce aç susuz kalmış, dudakları çatlamışken bir bedevi ona su ikram etmek istemiş; Mürteiş bedeviye bakarak: 'Sen bu suyu kimin emriyle getirdin?' diye sormuş. Bedevi 'Merhametimden' deyince Mürteiş: 'Kendi nefsinin merhametiyle gelen sudan Allah'ın dostu içmez; ben Rabbimin takdirine teslimim' diyerek suyu reddetmiştir. Bu yüksek istiğna, onun tevekküldeki sarsılmaz sebatını gösterir.
FASIL VI: Şûnîziyye Mescidi İrfanı: Bağdat'ın Manevi Üniversitesi
Bağdat'ın batı yakasında bulunan Şûnîziyye Mescidi, erken dönem tasavvufunun merkeziydi. Mürteiş, ömrünün büyük kısmını bu mescidde itikaf, ibadet ve sohbetle geçirmiştir. Cüneyd-i Bağdâdî'nin vefatından sonra bu mescidin manevi riyaseti ve dervişlerin terbiyesi fiilen Mürteiş'e kalmıştır.
Şûnîziyye Mescidi'nde her gün fıkıh, hadis ve zikir halkaları kurulurdu. Mürteiş müridlerine hem şeriatın zâhirî ahkâmını öğretir hem de kalbin hastalıklarını tedavi ederdi. Mescidin kapısında: 'Dünyayı terk etmeyen bu kapıdan içeri girmesin' yazılı bir manevi levha gibi duran Mürteiş, Bağdat'ın fukara ve ehl-i irfanına melce olmuştur.
FASIL VII: Kalbin Ahvâli: Hayret, Gaybet ve Fenâ
Mürteiş'e göre arifin nihai hali 'Hayret'tir. Marifet arttıkça kulun Cenâb-ı Hakk'ın azameti ve celâli karşısındaki hayreti katbekat büyür. 'Allah'ı en iyi tanıyan, O'nun huzurunda en çok hayrette kalan kimsedir' derdi.
Gaybet halini ise zihnin yaratılmışlardan bütünüyle kopup melekût nurlarına gark olması olarak tanımlardı. Bir defasında namaz kılarken mescidin duvarı çökmüş, cemaat kaçışmış; fakat Mürteiş namazını bozmamıştır. Namazdan sonra 'Fark etmedin mi?' diye soranlara: 'Ben namazda iken Rabbimden gayrı bir şeyin varlığını hissetseydim, o namazı namaz saymazdım' cevabını vermiştir.
FASIL VIII: Fakr ve Mülksüzlük: 'Yarın İçin Endişelenmeyen Derviş'
Mürteiş, dervişliğin temel şartını mutlak mülksüzlük olarak vazetmiştir. Bir dervişin ertesi gün için evinde bir lokma ekmek veya bir dirhem para saklamasını tevekküle hıyanet sayardı.
'Gerçek derviş, sabah kalktığında akşama, akşam yattığında sabaha ne yiyeceğini düşünmeyen kimsedir. Gelecek endişesi kalbi karartır ve rızık verici olan Rezzâk-ı Zülcelâl'e olan güveni sarsar' buyururdu. Kendisine bir hediye verildiğinde onu derhal oradaki en fakir dervişe verir, akşama cebinde tek bir pul bile bırakmazdı.
FASIL IX: Cüneyd-i Bağdâdî ile İrfan Sohbetleri ve Hâtıraları
Mürteiş, üstadı Cüneyd-i Bağdâdî'nin meclislerindeki hikmetleri en veciz şekilde hafızasında tutan ve nakleden ravidir. Cüneyd ile aralarındaki rabıta, mürid-mürşid münasebetinin ötesinde iki ruhani deryanın birleşmesi gibiydi.
Cüneyd ona sık sık en çetin tevhid meselelerini açar, Mürteiş'in fehmine hayran kalırdı. Bir defasında Cüneyd hastalandığında Mürteiş başucunda beklemiş ve: 'Ey Üstad! Hastalığın nasıl?' diye sormuş. Cüneyd: 'Dosttan gelen her şey şifadır' buyurmuş; Mürteiş de: 'O halde şifa da hastalık da aynı kaynaktandır' diyerek üstadının sözünü ikmal etmiştir.
FASIL X: Vefatı, Şûnîziyye'deki Kabri ve Ebedî Tesiri
Ebû Muhammed el-Mürteiş, hicri 328 (m. 940) senesinde Bağdat'ta, ömrünü adadığı Şûnîziyye Mescidi'nde dâr-ı bekāya irtihal etmiştir. Vefat anında yanında bulunan dervişler onun dudaklarının zikirle kıpırdadığını ve yüzünün dolunay gibi aydınlandığını müşahede etmişlerdir.
Kabri, üstadı Cüneyd-i Bağdâdî ve Sırrî-i Sakatî'nin kabirlerinin yakınında, Şûnîziyye kabristanındadır. Sülemî, Kuşeyrî ve Hucvirî onun sözlerini tasavvuf edebiyatının incileri olarak nakletmişlerdir. Mürteiş'in vecd, semâ ve rızâ irfanı; kalbin ilahî muhabbetle mutmain olduğu, itirazsız ve tertemiz bir tevhid ufkunu insanlığa hediye etmiştir.