Ebû İshâk el-Müstamlî el-Buhârî: Şerh-i Ta'arruf (Nûrü'l-Mürîdîn), Mâverâünnehir Tasavvufu ve Kelâm-Sûfî Sentezi Külliyâtı
Kelâbâzî'nin Şârihi, Ehl-i Sünnet İtikadı ile Tasavvufun Tevhidi, Mârifet ve Nûrü'l-Mürîdîn Üzerine 10 İrfânî Fasıl
FASIL I: Ebû İshâk el-Müstamlî'nin Hayatı, Buhara İlim Havzası ve Mâverâünnehir Tasavvufu
İslam irfan coğrafyasının en köklü ilim merkezlerinden biri olan Buhara, hicri dördüncü ve beşinci asırlarda hem fıkıh ve kelâmın hem de tasavvufî tefekkürün zirve noktalarından biri haline gelmiştir. Bu velûd topraklarda neşvünemâ bulan en kudretli şahsiyetlerden biri, Ebû İshâk İbrâhim b. Muhammed el-Müstamlî el-Buhârî'dir (ö. 434/1043). Kendisine 'el-Müstamlî' denilmesi, hadis ve ilim meclislerinde muhaddislerin ve fakihlerin sözlerini cemaate yüksek sesle imlâ ettiren, vukufiyeti ve hafızası yüksek bir âlim olmasından kaynaklanmaktadır.
Buhara mektebi, Bağdat ve Horasan tasavvufundan farklı olarak fıkıh, hadis ve Mâtürîdî kelâmıyla sımsıkı kenetlenmiş bir tasavvuf anlayışı geliştirmiştir. Ebû İshâk el-Müstamlî, işte bu şer'î hassasiyeti ve bâtınî derinliği şahsında mezceden bir kutuptur. O, devrinin en büyük Hanefî-Mâtürîdî ulemasıyla hemhâl olmuş, tasavvufun İslâm akidesinden zerre kadar sapmadığını, bilakis Ehl-i Sünnet omurgasının kalbî ve ruhî derûnunu teşkil ettiğini kanıtlamaya ömrünü adamıştır.
FASIL II: et-Ta'arruf Şerhi (Nûrü'l-Mürîdîn): İslam Tarihinde İlk Tasavvuf Şerhi Geleneği
Ebû İshâk el-Müstamlî'nin İslam kültür mirasına bıraktığı en muazzam şaheser, Ebû Bekir el-Kelâbâzî'nin (ö. 380/990) meşhur eseri et-Ta'arruf li-mezhebi ehli't-tasavvuf'una yazdığı devâsâ şerhtir. Bu şerh, yalnızca et-Ta'arruf'un ilk ve en kapsamlı şerhi olmakla kalmaz; aynı zamanda İslam tasavvuf tarihinde kaleme alınmış ilk ansiklopedik şerh metni hüviyetindedir. 'Nûrü'l-Mürîdîn ve Fazîletü'l-Muvahhidîn' adıyla da anılan bu abidevî külliyat, Farsça nesrin ve Türk-İslam coğrafyasındaki tasavvuf dilinin kurucu metinlerindendir.
Kelâbâzî metnindeki her bir terimi, âyeti, hadisi ve meşâyih sözünü derinlemesine tahlil eden Müstamlî, tasavvuf ıstılahlarını lügat, fıkıh, kelâm ve sülûk açılarından dört boyutlu bir vukufiyetle şerh etmiştir. Eser, Mâverâünnehir bölgesinde yüzyıllar boyunca tekkelerde, medreselerde ve irfan meclislerinde başucu kitabı olarak okutulmuş; Hücvîrî, Ferîdüddin Attâr, Mevlânâ ve Molla Câmî gibi zirvelere ilham kaynağı olmuştur.
FASIL III: Ehl-i Sünnet İtikadı ve Tasavvufun Tevhidi: Mâtürîdî-Hanefî Çizgide Sûfî Akidesi
Müstamlî'nin Şerh-i Ta'arruf'taki en mühim gayelerinden biri, sûfiyyenin itikadî meselelerde Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat caddesinden kıl payı ayrılmadığını ispat etmektir. O, İmam Ebû Hanîfe'nin Fıkh-ı Ekber'i ve İmam Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin Kitâbü't-Tevhîd'indeki akide esaslarını tasavvufî keşf ve müşâhede diliyle yeniden tefsir etmiştir.
Ona göre hakiki tevhid; Allah Teâlâ'yı zâtında, sıfatlarında ve ef'âlinde hiçbir mahluka benzetmeksizin (tenzih) ve hiçbir sıfatını iptal etmeksizin (ispat) birlemektir. Müstamlî, hulûl, ittihad ve tenasüh gibi sapkın felsefî cereyanları kesin delillerle çürütmüş; sâlikin ulaştığı fenâ makamının zâtî bir birleşme değil, iradenin ve sıfatların Hakk'ın iradesine teslim oluşundan ibaret olduğunu haykırmıştır. Tevhid-i Hakîkî, kulu şeriat dairesinden çıkarmaz; bilakis şeriatın her bir hükmündeki ilahî hikmeti temaşa ettirir.
FASIL IV: Mârifetullah ve İlim Hiyerarşisi: Kesbî İlimden Vehbî Marifete Yükseliş
Müstamlî'nin bilgi teorisinde (epistemoloji) ilim ile mârifet arasında çok hassas bir mertebe farkı vardır. İlim; akıl, nakil ve duyular vasıtasıyla tahsil edilen, delil ve burhanla elde edilen 'kesbî' bir idraktir. Mârifet ise; zühd, riyâzet, tezkiye ve ihlâs neticesinde kalbe doğan, doğrudan Hakk'ın bir lütfu olan 'vehbî' ve 'şuhûdî' bir nûrdur.
Müstamlî şöyle buyurur: 'İlim kapıyı gösterir, mârifet ise kapıdan içeri sokup Zât-ı Zülcelâl'in huzurunda durdurur.' Ancak Müstamlî, ilimsiz mârifet iddia eden cehalet ehlini şiddetle tenkit eder. Şer'î ilimlerle tahkim edilmemiş bir keşfin şeytânî bir aldatmaca (istidrâc) olacağını bildirir. Hakiki ârif, ilmiyle âmil olan, amelinde ihlâslı bulunan ve ihlâsıyla mârifete eren kâmil mürşiddir.
FASIL V: Nefis Mertebeleri, Tevbe-i Nasûh ve Sülûkün Başlangıç Esasları
Şerh-i Ta'arruf'ta sülûk yolculuğunun başlangıcı tevbe makamıdır. Müstamlî'ye göre tevbe, alelâde bir dille istiğfar getirmek değil; geçmiş günahlara kalben nedamet duymak, anında terk etmek ve gelecekte bir daha dönmemeye kat'î azmetmektir. Bu, avamın tevbesidir. Havâssın tevbesi ise gaflet anlarından tevbe etmektir. Hâssü'l-havâssın tevbesi ise Hakk'tan gayrı her türlü mülahazadan (mâsivâ) kalben yüz çevirmektir.
Nefis mertebelerini emmâre, levvâme ve mutmainne olarak tahlil eden Müstamlî; nefsin doğuştan şer ve tembelliğe meyyal olduğunu, ancak açlık, teheccüd, sükût ve zikr-i dâim ile terbiye edilebileceğini ifade eder. Dervişin en büyük cihadı, dışarıdaki düşmanlarla değil, göğsünün içinde barınan ve 'ben' diyen nefis putuyladır.
FASIL VI: Fenâ ve Bekâ Doktrini: Sahv, Sekr ve Vahdet-i Şuhûd Tahlilleri
Tasavvufun en girift ıstılahları olan fenâ ve bekâ, Müstamlî'nin kaleminde son derece berrak ve şer'î bir zemine kavuşur. Fenâ; kulun kendi nefsinin arzularından, kötü ahlakından ve beşerî sıfatlarından sıyrılarak yok olmasıdır. Bekâ ise; kulun Hakk'ın ahlakıyla ahlaklanarak, O'nun rızası ve kudretiyle hayatiyet bulmasıdır.
Müstamlî, manevi sarhoşluk (sekr) halini inkâr etmez; ancak Cüneyd-i Bağdâdî'nin izinden giderek ayıklık (sahv) halini sekrden üstün tutar. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Mirac'da en yüce tecellîlere mazhar olduğu halde sekre düşmemiş, kâmil bir sahv içinde ümmetine dönmüştür. Hakiki veli, fenâ denizinde boğulan değil, fenâdan sonra bekâ makamında halkın içine dönüp onları Hakk'a davet eden mürşid-i kâmildir.
FASIL VII: Muhabbet, Şevk ve Üns Makamları: İlahî Tecellîler Karşısında Kalp Ahvâli
İlahi muhabbet (aşk-ı ilahî), Müstamlî'nin irfan doktrininde sülûkün motor gücüdür. O, muhabbeti 'sevenin kendi varlığını sevgilinin varlığında eritmesi, O'nun muradından gayrı hiçbir murat tanımaması' olarak tarif eder. Muhabbetin neticesinde sâlikte 'şevk' ve 'üns' halleri zuhur eder.
Şevk; Sevgili'ye kavuşma arzusunun kalbi yakıp kavurmasıdır. Üns ise; Sevgili'nin yakınlığıyla kalbin sekînete ve huzura ermesi, yalnızlık ve korkunun yerini dostluk neşvesinin almasıdır. Müstamlî, Mâverâünnehir dervişlerine şu altın nasihati verir: 'Hakk'ı seven, O'nun kelâmını sever; kelâmını seven, emirlerine itaatten lezzet alır. Zahiri taatinde gevşeklik gösteren bir kimsenin muhabbet davası kuruntudan ibarettir.'
FASIL VIII: Keramet, İstikamet ve Velâyet Anlayışı: Şeriat Dairesinde Ruhanî Haller
Ebû İshâk el-Müstamlî, Mâverâünnehir mektebinin en temel düsturu olan 'İstikamet kerametten üstündür' ilkesini Şerh-i Ta'arruf'un merkezine yerleştirir. O, velîlerin keramet göstermesinin haktan ve caiz olduğunu Ehl-i Sünnet kelâmı doğrultusunda ispat eder; ancak keramete bel bağlamayı sâlik için en büyük perde sayar.
Keramet iki kısımdır: Hissî/kevnî kerametler (suda yürümek, havada uçmak, gaybdan haber vermek) ve mânevî/hakikî kerametler (istiḳâmet üzere yaşamak, haramlardan korunmak, nefsi zelil kılmak). Müstamlî'ye göre birincisi avamın gözünü boyayan harikulâdeliklerdir; ikincisi ise meleklerin dahi gıpta ettiği velâyet hakikatidir. Havada uçan karga da uçar; hüner, yerin üstünde sünnet-i seniyye üzere bir adım dahi şaşmadan yürüyebilmektir.
FASIL IX: Farsça ve Türkçe İrfan Dilinin Teşekkülünde Müstamlî Şerhinin Tarihî Rolü
Müstamlî'nin Şerh-i Ta'arruf'u, sadece tasavvufî muhtevasıyla değil, dil ve edebiyat tarihi açısından da bir dönüm noktasıdır. Eserin Farsça kaleme alınmış olması, Horasan, Mâverâünnehir, Hârizm ve Anadolu havzalarında tasavvufun halk tabakalarına ve Türk boylarına yayılmasında köprü vazifesi görmüştür.
Arapça yazılmış sarp kelâmî ve sûfiyâne kavramlar, Müstamlî'nin akıcı, duru ve şiirsel diliyle Doğu İslam coğrafyasının ortak irfan lügatine dönüşmüştür. Ahmed-i Yesevî mektebinin, Hâcegân silsilesinin ve nihayetinde Nakşibendî geleneğinin kök saldığı Mâverâünnehir zemini, Müstamlî'nin bu eseri sayesinde muhkem bir ilim ve edebiyat kaidesine oturmuştur.
FASIL X: Müstamlî'nin Tasavvuf Tarihindeki Ölümsüz Mirası ve Mâverâünnehir İrfanı
Ebû İshâk el-Müstamlî el-Buhârî, geride bıraktığı dev külliyatla İslam dünyasında zâhir ile bâtını, şeriat ile hakikati, medrese ile tekkeyi kusursuz bir ahenk içinde birleştiren müstesna bir kutup olmuştur. Onun attığı sağlam temeller sayesindedir ki Mâverâünnehir coğrafyası, bâtıl fırkaların ve ifrat-tefrit uçurumlarının istilasından korunmuştur.
Vefatından yaklaşık bin yıl sonra dahi Şerh-i Ta'arruf, tasavvuf araştırmacılarının ve hakikat tâliplerinin önünü aydınlatan bir nûr-ı mürîdîn (müridlerin nuru) olmaya devam etmektedir. Müstamlî, sülûkün kuru bir felsefe değil, bizzat yaşanarak tadılan ilahî bir diriliş olduğunu bütün çağlara haykırmaktadır.