FASIL I: Kûfe'nin Müçtehid Güneşi: Nu'mân b. Sâbit'in Hayatı, Tâbiîn ile Mülâkātı ve İlmî Şahsiyeti
İslâm hukuk ve itikad tarihinin en parlak dâhilerinden biri, fıkhın babası ve Ehl-i Sünnet'in amelde en yaygın mezhebinin imamı olan İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Nu'mân b. Sâbit el-Kûfî (80-150 / 699-767), Irak'ın kadîm ilim ve kültür havzası Kûfe'de dünyaya gelmiştir. Aslen Fars kökenli asil ve köklü bir aileye mensup olan Nu'mân b. Sâbit, gençlik yıllarında ipek ticaretiyle meşgul olan müreffeh, son derece dürüst ve nezih bir tacirdi.
Tâbiîn neslinin seçkin âlimleriyle henüz genç yaşta mülâkî olma şerefine eren Ebû Hanîfe; Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ebî Evfâ ve Sehl b. Sa'd gibi ashâb-ı kirâmı bizzat görmüş, dolayısıyla Tâbiîn halkasına dahil olmuştur. Dönemin büyük allâmesi ve kelâm otoritesi Şa'bî'nin ferasetli tavsiyesi üzerine ticari meşguliyetini asgariye indirerek ilim meclislerine yönelmiştir. Şa'bî ona: 'Ey genç! Sende fevkalade bir zekâ ve basiret kıvılcımı görüyorum; ulemâ meclislerini asla terk etme' demiştir.
Ebû Hanîfe, ilk ilim tahsiline kelâm, akide ve cedel sahasında başlamış, Kûfe ve Basra'daki felsefî ve itikadî fırkalarla (Mu'tezile, Cehmiyye, Mürciye, Hâricîler) münazaralara girişerek tevhid inancını sarsılmaz delillerle savunmuştur. Daha sonra fıkıh meclisine intisap ederek Kûfe fıkıh mektebinin reisi Hammâd b. Ebî Süleymân'ın rahle-i tedrisinde kesintisiz on sekiz yıl diz çökmüştür. Hammâd'ın vefatıyla Kûfe Camii'nin başmüderrisi olmuş, talebeleriyle kurduğu meşveret meclisinde kırk bin fıkhî meseleyi müzakere ederek İslâm hukukunun temel kaidelerini vazetmiştir.
FASIL II: el-Fıkhu'l-Ekber Metni ve İtikadî Mimarisi: Fıkhın Zâhirî Hükümlerden İtikadî Asıllara Yükselişi
Ebû Hanîfe'nin telif ettiği veya talebesi Hammâd b. Ebî Hanîfe vasıtasıyla rivayet edilen el-Fıkhu'l-Ekber, İslâm düşünce tarihinde müstakil bir akide metni olarak kaleme alınmış ilk ve en tesirli risaledir. İmam-ı Âzam fıkhı tarif ederken: 'el-Fıkhu ma'rifetü'n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ' (Fıkıh, nefsin kendi lehine ve aleyhine olan hakikatleri bilmesidir) buyurmuştur. Bu tarif, fıkhın sadece abdest, namaz ve ticaret hükümlerinden ibaret olmadığını; kulun ebedî akıbetini tayin eden inanç esaslarını da kapsadığını gösterir.
Bu sebeple Ebû Hanîfe, zâhirî amelî hükümlere el-Fıkhu'l-Asgar (Küçük Fıkıh), tevhid ve itikad esaslarına ise el-Fıkhu'l-Ekber (En Büyük Fıkıh) adını vermiştir. Eser, kelâm ilminin felsefî cedellere boğulmadığı, nassların ruhu ile aklî istidlâlin mükemmel bir muvazene içinde meczedildiği erken dönem Ehl-i Sünnet ufkunu aksettirir.
Risale; tevhid, ilâhî sıfatlar, Kur'ân'ın hakikati, kazâ ve kader, peygamberlik, amel-iman ilişkisi, büyük günah meselesi, rüyetullâh, ahiret halleri ve sahâbenin fazileti gibi İslâm inanç sisteminin on iki ana sütununu kristal berraklığında vazeder.
FASIL III: Tevhid ve Sıfât-ı İlâhiyye: Zâtî ve Sübûtî Sıfatlar, Kelâmullah ve Kur'ân'ın Gayr-i Mahlûk Oluşu
el-Fıkhu'l-Ekber metninin girişinde tevhid akidesi şu muhkem ifadelerle başlar: 'Tevhidin aslı ve inanılması sahih olan itikad şudur: Kul demelidir ki, Allah Teâlâ birdir; fakat bu birlik sayı yönünden değil, O'nun ortağının ve benzerinin bulunmaması yönündendir. O doğurmamış ve doğmamıştır; hiçbir şey O'nun dengi değildir.'
Ebû Hanîfe, Cenâb-ı Hakk'ın zâtî ve sübûtî sıfatlarını birbirinden ayırmaksızın kadîm kabul eder. Hayat, İlim, Kudret, İrade, Sem', Basar ve Kelâm sıfatları ezelîdir ve ebedîdir; zâtından ne ayrıdır ne de zâtının aynıdır. İmam-ı Âzam, teşbih (Allah'ı yaratılmışlara benzetme) ve ta'tîl (sıfatları inkâr etme) ifrat ve tefritlerine karşı muhkem bir sed çeker: 'O'nun eli, yüzü ve nefsi vardır; nitekim Kur'ân'da zikredilmiştir. Ancak O'nun eli bir uzuv veya cisim değildir; keyfiyeti bilinemez, O'nun şanına layık bir sıfattır.'
Dönemin en çetin kelâm münakaşası olan Halku'l-Kur'ân meselesinde Ebû Hanîfe açıkça hükmünü vermiştir: 'Kur'ân, Allah'ın kelâmıdır; mushaflarda yazılı, dillerde okunur, kalplerde hıfzedilir. Fakat Kur'ân yaratılmış değildir. Bizim dillerimizle telaffuzumuz, yazmamız ve seslerimiz mahlûktur; lakin bu lafızlarla delalet edilen ilâhî Kelâm-ı Nefsî gayr-i mahlûktur.' Bu ayrım, sonraki devirlerde Mâtürîdî ve Eş'arî kelâmının temel taşı olmuştur.
FASIL IV: Kazâ, Kader ve İrade Felsefesi: İnsanın Kesbi, İlâhî Meşîet ve Cebr ile İ'tizâl Arasındaki Sırat-ı Müstakîm
Ebû Hanîfe, kader konusunda Cebriyye'nin insanı rüzgârın önündeki kuru yaprak gibi iradesiz gören fatalizmi ile Mu'tezile'nin insanı kendi fiillerinin mutlak yaratıcısı sayan şirk telakkisi arasında Ehl-i Sünnet'in mutedil orta yolunu inşa etmiştir.
İmam-ı Âzam'a göre: Cenâb-ı Hak insanı yarattığında onu küfür veya iman üzere zorunlu kılmamış; ona akıl, idrak ve cüz'î irade bahşetmiştir. Kul, iradesiyle imanı veya küfrü tercih eder (kesb eder); Allah Teâlâ ise kulun bu tercihine göre fiili yoktan var eder (halk eder). Allah'ın ezelî ilmi, kulun ne yapacağını bildiği için Levh-i Mahfuz'a yazmıştır; yoksa Levh-i Mahfuz'a yazdığı için kul zorla o fiili işlemez. İlâhî ilim vasıftır, zorlayıcı cebir değildir.
Ebû Hanîfe şöyle der: 'Allah hiçbir kulunu kâfir olmaya zorlamamıştır. Herkesi fıtrat üzere yaratmış, sonra insanlar kendi ihtiyarlarıyla hidayeti veya dalâleti seçmişlerdir. Kul fiili işlerken fiilin fâilidir; Allah ise o fiilin yaratıcısıdır.' Bu izah, İslâm ahlakının ve cezaî mesuliyetin metafizik temelini kurtarmıştır.
FASIL V: İman ve Amel Münasebeti: İmanın Mahiyeti, Kalbin Tasdiki ve Günahkâr Mü'minin Hükmü
Hâricîler büyük günah işleyen mü'mini tekfir edip dinden çıkmış sayarken, Mürciye ameli tamamen hükümsüz kılarak günahın imana hiçbir zarar vermeyeceğini iddia ediyordu. Ebû Hanîfe, el-Fıkhu'l-Ekber ve Risâletü Ebî Hanîfe ilâ Osmân el-Bettî eserlerinde bu iki sapkın uca karşı Kur'ânî hakikati vazetmiştir.
Ebû Hanîfe'ye göre: İman, kalbin tasdiki ve dilin ikrarıdır. Kalpteki tasdik imanın aslı ve mahiyetidir; amel ise imanın bir parçası (cüz'ü) değil, onun kemâl şartı ve meyvesidir. Dolayısıyla amel eksikliği veya günah işlemek, imanın aslını yok etmez. Büyük günah (kebîre) işleyen bir kimse, günahı helal saymadığı müddetçe dinden çıkmaz; o fâsık bir mü'mindir. Tevbe ederse affedilir; tevbesiz ölürse akıbeti Allah'ın meşîetine kalmıştır: Dilerse fazlıyla affeder, dilerse adaletiyle cezalandırdıktan sonra kalbindeki zerre kadar iman sebebiyle Cennet'e idhal eder.
İmam-ı Âzam'ın bu engin ve merhametli yaklaşımı, İslâm toplumunun tekfir fitnesiyle parçalanmasını önleyen en büyük teolojik kalkan olmuştur.
FASIL VI: Ahiret Halleri, Şefaat, Kabir Sualleri ve Rüyetullâh Hakikati
el-Fıkhu'l-Ekber, gayb âleminin nasslarla sabit olmuş ahiret ahvalini tek tek tasdik eder. Kabir azabı, Münker ve Nekir sualleri haktır ve sabittir. Ba's (ölümden sonra diriliş), Mizan, Sırat köprüsü, Havz-ı Kevser ve Cehennem azabı cismanî ve ruhânî olarak vuku bulacaktır.
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ve salih kulların şefaati haktır; günahkâr mü'minler şefaat vesilesiyle bağışlanacaktır. En yüce ve eşsiz müjde ise Cennet ehline bahşedilecek olan Rüyetullâh (Cenâb-ı Hakk'ı müşahede etme) nimetidir. Ebû Hanîfe buyurur: 'Cennet ehli, Allah Teâlâ'yı keyfiyetsiz, teşbihsiz, yönsüz, mekânsız, mesafe olmaksızın ve gözleriyle bizzat göreceklerdir.' Bu rüyet, aklın idrak sınırlarını aşan mutlak bir tecellî ve cemâl bayramıdır.
FASIL VII: Sahâbe-i Kirâm Muhabbeti, Hilafet Tertibi ve Ehl-i Beyt'e Hürmet Akidesi
Ebû Hanîfe, sahâbeye hürmet ve muhabbeti Ehl-i Sünnet akidesinin ayrılmaz bir rüknü kılmıştır. Şîa'nın sahâbenin bir kısmını tekfir etmesine veya Hâricîlerin Hz. Ali ve Muâviye'ye düşmanlık beslemesine karşı el-Fıkhu'l-Ekber şu esası koymuştur: 'Resûlullâh'ın (s.a.v.) ashâbından hiçbirini hayırdan başka bir şeyle anmayız. Hulefâ-yi Râşidîn'in fazilet sırası hilafet sıraları gibidir: Önce Ebû Bekir es-Sıddîk, sonra Ömerü'l-Fârûk, sonra Osmân Zü'n-Nûreyn, sonra Ali el-Mürtezâ (r.anhüm ecmaîn).'
Bununla birlikte Ebû Hanîfe, Ehl-i Beyt'e derin bir aşk ve muhabbet beslemiş; Emevî ve Abbâsî zulümlerine karşı Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in soyundan gelen imamlara (Zeyd b. Ali ve Muhammed en-Nefsü'z-Zekiyye) maddî ve manevî destek vermiştir. Halife Mansûr'un teklif ettiği başkadılık makamını adaletten sapmamak için reddetmiş, bu uğurda zindana atılarak kırbaçlanmış ve zindanda zehirlenerek şehit olmuştur.
FASIL VIII: Ebû Hanîfe'nin Fıkhî Metodolojisi: Rey, İstihsân, Kıyas ve Örfün İrşâdî Kıymeti
Ebû Hanîfe'nin kurduğu fıkıh mektebi, lafızların zahirine takılıp kalan donuk bir şekilcilik değil; hükümlerin illetlerini (gayelerini), hikmetlerini ve amme maslahatını gözeten dinamik bir içtihat sistemidir. İmam, fıkhî metodolojisini şöyle özetler: 'Önce Allah'ın Kitabı'na bakarım; onda bulamazsam Resûlullâh'ın sünnetine müracaat ederim; onda da bulamazsam ashâbın ittifak ettiğini alır, ihtilaf ettiklerinden dilediğimi seçerim. Fakat mesele İbrâhim en-Nehaî, Şa'bî ve İbn Sîrîn gibi tâbiîn ulemâsına gelince, onlar nasıl içtihat ettiyse ben de öyle içtihat ederim.'
Ebû Hanîfe, kıyasın sert ve katı kurallarının adaleti zedelediği yerde İstihsân ilkesini devreye sokmuştur. İstihsân, daha kuvvetli bir delil veya gizli bir maslahat sebebiyle zâhirî kıyası terk edip kullara kolaylık sağlayan hükmü benimsemektir. Ayrıca toplumun meşru örf ve adetlerini fıkhî bir delil olarak kabul etmiş, fıkhı hayatın canlı nabzıyla buluşturmuştur.
FASIL IX: el-Fıkhu'l-Ekber'in İslâm Düşüncesine Tesiri: Mâtürîdî Kelâmının Temelleri ve Evrensel İrfânî Mirası
Ebû Hanîfe'nin itikadî mirası, talebeleri Ebû Yûsuf ve Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî vasıtasıyla Horasan ve Mâverâünnehir havzasına taşınmış; hicrî dördüncü asırda Semerkant'ta İmam Ebû Mansûr el-Mâtürîdî tarafından sistemleştirilerek Mâtürîdî Kelâm Mektebi haline gelmiştir. Bugün Türk dünyasından Balkanlara, Hindistan'dan Orta Asya'ya kadar Ehl-i Sünnet Müslümanlarının kahir ekseriyeti akidede Ebû Hanîfe ve Mâtürîdî'nin çizgisindedir.
Büyük sûfîler Ebû Hanîfe'yi sadece bir fıkıh dehası değil, geceleri gözyaşlarıyla Kur'ân hatmeden, haram şüphesiyle kendi koyunlarının sütünü dahi günlerce içmeyen büyük bir velî ve zâhid olarak kabul etmişlerdir. Fudayl b. İyâz onun hakkında: 'Ebû Hanîfe vera' sahibi, geceleri ihya eden, az konuşan ve dâimî tefekkür halinde olan bir hakikat kutbuydu' buyurmuştur. el-Fıkhu'l-Ekber, aklı vahyin nuruyla aydınlatan ebedî bir hidayet meşalesidir.