Ebû Ali el-Kâtib: Mısır Tasavvufu, Murâkabe, İhlas ve Edeb Külliyâtı
Divan Kâtipliğinden Kalp Kâtipliğine; Mısır Meşâyih Meclisi, Vaktin Muhafazası ve Nefis Hileleri Üzerine 10 İrfânî Fasıl
FASIL I: Ebû Ali el-Kâtib'in Hayatı, Muhiti ve Kâtiplikten Tecerrüde Geçişi
Ebû Ali el-Hasan b. Ahmed el-Kâtib el-Mısrî (ö. 340/951 civarı), hicrî dördüncü asrın ilk yarısında Mısır (Fustat) tasavvuf mektebinin en seçkin ve nüfuzlu simalarından biridir. Gençliğinde devlet divanında yüksek bürokratik görevlerde bulunmuş, edebiyat, hat ve resmi yazışma sanatında devrinin üstadı kabul edilmiştir. Bu sebeple 'el-Kâtib' nisbesiyle anılmıştır.
Ancak kalbine düşen bir ilahi cezb-i aşk neticesinde bütün devlet mansıplarını, debdebeli saray hayatını ve servetini bir anda terk etmiştir. Kâtiplik divanından arifler divanına hicret eden Ebû Ali, Ebû Ali er-Rûzbârî, Ebû Bekir el-Mısrî ve Ebû'l-Hasan İbnü'l-Kâtib ile derin bir manevi halka teşkil etmiştir.
Kuşeyrî Risâlesi'nde onun hakkında: 'Ebû Ali el-Kâtib, Mısır meşâyihinin en edebi, lisanı en tatlı ve murakabesi en derin ariflerindendi' denilmektedir. O, dünyayı terk ettikten sonra eski mesleğine dair hiçbir iz taşımamış, kendini bütünüyle kalbin tahririne vakfetmiştir.
FASIL II: Divan Kâtipliğinden Kalp Kâtipliğine: Levh-i Mahfuz Bilinci
Ebû Ali el-Kâtib'in irfani sisteminde 'kâtiplik' kavramı manevi bir dönüşüme uğramıştır. O, sultanların fermanlarını yazan bir kâtip olmaktan çıkmış; kalbin levhasına ilahi tecellileri, zikirleri ve hikmetleri kaydeden bir 'kalp kâtibi' haline gelmiştir.
Ona göre her insanın kalbi bir divandır. Bu divana ya melekût nurları yazılır ya da şeytani vesveseler karalanır. Kulun en büyük vazifesi, kalbini mâsivânın kirli mürekkeplerinden korumak ve orayı yalnız 'Lafza-i Celâl'in yazılabileceği bembeyaz bir sahife kılmaktır.
Sülemî'nin naklettiğine göre Ebû Ali şöyle buyurmuştur: 'Eskiden padişahların fermanlarını yazarken tek bir kelimenin yerini değiştirmekten boynumun vurulacağı korkusuyla titrerdim. Şimdi ise Arş'ın ve Ferş'in yegâne Sultanı olan Allah'ın huzurundayım; kalbime gelen tek bir gaflet düşüncesinden nasıl titremeyeyim?'
FASIL III: Murâkabe Doktrini: Her Nefeste Hakk'ın Nazarı Altında Olmak
Ebû Ali el-Kâtib, tasavvufta 'Murâkabe' (kalbin Allah'ın tecellisine kilitlenmesi) mektebinin en büyük nazariyatçılarından ve uygulayıcılarındandır. Ona göre murakabe, belirli zamanlarda yapılan bir konsantrasyon değil; sâlikin her an, her nefeste Cenâb-ı Hakk'ın kendisini gördüğünü, duyduğunu ve kalbindeki en gizli kıpırtıları bildiğini iliklerine kadar hissetmesidir.
Kuşeyrî'nin aktardığına göre Ebû Ali el-Kâtib şöyle demiştir: 'Murakabe, kulun zahirini şeriat edebiyle, batınını ise daimi tefekkür ve haşyet ile tezyin etmesidir. Kim zahirini şeriatla süslemezse bâtını kararır; kim de bâtınını murakabeyle arındırmazsa zahirdeki amelleri kuru bir iddiadan ibaret kalır.'
O, müridlerine geceleri karanlık odalarda oturup hiçbir şey konuşmadan kalbin atışlarını dinlemeyi ve 'Allah her an bana bakıyor' şuurunu zihne nakşetmeyi talim ettirirdi.
FASIL IV: Vaktin Muhafazası: 'İbnü'l-Vakt' Olmanın İrfanî Şartları
Ebû Ali'nin üzerinde en şiddetle durduğu konulardan biri de zamanın (vaktin) kudsiyetidir. Tasavvuf lügatindeki 'Sûfi ibnü'l-vakttir' (Arif vaktin oğludur) kaidesini en derin şekilde şerh eden odur.
Ona göre geçmiş zaman elden çıkmış bir hayaldir, gelecek zaman ise henüz doğmamış bir vehimdir. Kulun elinde bulunan yegâne sermaye 'şu an'dır (nefestir). Bu nefesi gafletle tüketmek, paha biçilmez bir elması lağıma atmaktan daha büyük bir cinayettir.
Ebû Ali buyurur: 'Vaktini zayi eden kimsenin kalbi ölür. Sâlik için iki nefes arasında boşluk yoktur; ya şükürle bir nimeti karşılar ya sabırla bir kazaya rıza gösterir ya da istiğfarla bir kusurunu telafi eder.' Bu şuur, Mısır mektebini sürekli uyanık ve diri bir zikir havzası kılmıştır.
FASIL V: Nefsin Hileleri ve Amelde Gizli Şirk Tehlikesi
Eski bir bürokrat olması hasebiyle insan psikolojisini ve riyakarlığın inceliklerini çok iyi bilen Ebû Ali el-Kâtib, amellerin içine gizlenen sinsi afetleri teşrih etmekte benzersiz bir maharete sahipti.
O, sâlikin çok ibadet etmesinden ziyade ibadetine bakıp kendini beğenmesinden (ucub) ve ameliyle halkın nazarında makam kazanma arzusundan (riya) şiddetle sakındırırdı. 'Bazen günah işleyip peşinden mahviyetle ağlayan bir asi, ibadet edip gurura kapılan bir zâhitten Allah'a yüz kat daha yakındır' derdi.
Nefsin en sinsi hilesini şöyle açıklar: 'Nefis, seni büyük günahlara sevk edemeyince ibadetlerinle gururlanmaya çağırır. 'Sen falancadan daha çok zikrediyorsun, sen daha takvalısın' fısıltısı, şeytanın en öldürücü zehridir.'
FASIL VI: Mısır Meşâyih Meclisi: Ebû Ali er-Rûzbârî ile Ruh Akrabalığı
Ebû Ali el-Kâtib ile Mısır tasavvufunun kutbu Ebû Ali er-Rûzbârî arasındaki dostluk, tasavvuf tarihinde iki 'Ebû Ali'nin manevi ahengi olarak anılır. İkisi de Bağdat mektebinin ilmini Mısır'ın feyziyle birleştirmiş, Fustat sokaklarını bir irfan mektebine çevirmişlerdir.
Rûzbârî onun hakkında: 'Ebû Ali el-Kâtib aramızda öyle bir edep numunesidir ki, onun yanında otururken ayaklarımızı uzatmaktan değil, kalbimizden fani bir düşünce geçirmekten bile hayâ ederiz' demiştir.
İki arif meclislerinde sülûk mertebelerini, fenâ ve bekâ hallerini, muhabbet ve şevk makamlarını müştereken müzakere etmiş; talebelerini kamil bir ahlakla yetiştirmişlerdir.
FASIL VII: Hikmetli Vecizeleri ve Tasavvufî Tanımları
Kuşeyrî ve İbnü'l-Mülakkın, Ebû Ali el-Kâtib'in tasavvuf tariflerini naklederler. Bu vecizeler, sülûkun anayasası hükmündedir:
1. 'Tasavvuf nedir?' diye sorulduğunda: 'Hakk'ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir' cevabını vermiştir. 2. 'Fakr (manevi yoksulluk), varlıkta sevinmemek, darlıkta şikayet etmemektir.' 3. 'Edep, kul ile Rabbi arasındaki mesafeyi hürmetle korumak, mahlukata ise şefkatle nazar etmektir.' 4. 'Aşkın alameti, Sevgili'nin kelamını dinlerken can kulağıyla dinlemek, emirlerini yerine getirirken tereddüt etmemektir.'
FASIL VIII: Vefatı, Menkıbeleri ve Mısır'daki Manevi Mirası
Ebû Ali el-Kâtib, hicrî 340 (miladi 951-52) senesinde Fustat'ta (eski Kahire) vuslata ermiştir. Ömrünün son demlerinde talebelerine yaptığı vasiyette: 'Kitabullah'a sımsıkı sarılın. Resûlullah'ın sünnet-i seniyyesini rehber edinin. Kalbinize sahip çıkın, zira Allah'ın tecelligâhı orasıdır' buyurmuştur.
Cenazesi Mısır'ın meşhur Mukattam Dağı eteklerindeki Karâfe Kabristanı'na defnedilmiştir. Karâfe, o asırlarda Zünnûn-ı Mısrî ve nice büyük arifin metfun bulunduğu mukaddes bir irfan toprağıydı. Kabri asırlarca ziyaret edilmiş ve Mısır sufileri onun murakabe usulünü tevarüs etmişlerdir.
FASIL IX: Şeriat ile Hakikatin İttihadı: İfrat ve Tefritten Uzak Duruş
Ebû Ali el-Kâtib, tasavvuf kisvesi altında şeriat hükümlerini hafife alan laubali zümrelere karşı daima kılıç gibi keskin bir tavır takınmıştır. Ona göre zahir şeriatı terk eden kimsenin batın iddiaları zındıklıktan ibarettir.
'Şeriat ağaç gibidir, hakikat ise onun meyvesidir. Ağacı kesen kimse meyveye ulaşabilir mi?' diyerek zahir ile batının ayrılmaz bir bütün olduğunu vurgulamıştır.
Bu sağlam duruş, Mısır tasavvufunun batıni sapmalardan korunmasında ve Ehl-i Sünnet omurgası üzerinde yükselmesinde en büyük teminatlardan biri olmuştur.
FASIL X: Ebû Ali el-Kâtib'in Çağımıza Mesajı: Kalp Defterini Temiz Tutmak
Bugünün insanı, teknolojinin ve dijital malumatın sel gibi aktığı bir çağda kalbini her türlü lüzumsuz bilgiyle, dedikoduyla ve dünyevi hırslarla doldurmaktadır. Ebû Ali el-Kâtib'in 'Kalp kâtipliği' ve 'Murakabe' çağrısı, modern insanın dağılmış zihnini toparlayacak en tesirli ilaçtır.
O bize hatırlatır ki; hayatımız her an melekler tarafından kaydedilen ve yarın önümüze açılacak olan bir kitaptır. Bu kitabın sahifelerini tertemiz tutmak, her nefeste ilahi huzurda olduğumuzun idrakine varmakla mümkündür.