Dâvûd-i Kayserî: Mukaddimetü'l-Kayserî, On İki Fasıl ve Varlık Mertebeleri Külliyâtı
Fusûs Şerhine Yazılan Bağımsız Nazariyet Metni; Vücûd-ı Mutlak Risalesi, İlahî İsimler, Âyân-ı Sâbite, Âlem-i Misâl ve İnsân-ı Kâmil Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma Monografisi.
Müstakil Bir Metafizik Manifestosu Olarak Mukaddimetü'l-Kayserî
Dâvûd-i Kayserî'nin Fusûs şerhine yazdığı 'Mukaddime' (el-Mukaddime), İslâm düşünce tarihinde bir şerhin giriş yazısı olmanın fersah fersah ötesine geçerek kendi başına müstakil, organik ve kurucu bir felsefî-tasavvufî teori metni vasfı kazanmıştır. Öyle ki bu metin, Osmanlı medreselerinde yüzyıllar boyunca 'Mukaddime-i Kayserî' adıyla başlı başına bir ders kitabı olarak okutulmuş, üzerine hâşiyeler ve ta'lîkātlar yazılmış, tasavvuf metafiziğinin ana akım başvuru kaynağı haline gelmiştir. Kayserî, İbnü'l-Arabî'nin eserlerindeki zengin fakat dağınık metafizik mefhumları bu Mukaddime'de on iki fasıl halinde son derece dakik bir mantık silsilesiyle tanzim etmiştir. Mukaddime; varlığın mahiyetinden başlar, ilahî isim ve sıfatlara, kazâ ve kader meselesine, a'yân-ı sâbiteye, ruhanî ve misâlî âlemlere, nihayet insân-ı kâmil ve nübüvvet-velâyet bahsine kadar varoluşun bütün kademelerini kuşatan kusursuz bir kurguya sahiptir. Bu eser, tasavvufun bâtınî keşiflerini Meşşâî ve İşrâkī felsefenin metodolojik ciddiyetiyle tahkik eden muazzam bir akıl ve irfan sentezidir.
Birinci Fasıl: Vücûd'un Mahiyeti, Hakikati ve Zihindeki Bedâheti
Mukaddime'nin birinci faslı, varlık (vücûd) kavramının doğrudan tahliline hasredilmiştir. Kayserî, Meşşâî mantıkçıların 'varlık tanımsızdır, çünkü en genel kavramdır' ilkesini kabul etmekle birlikte, bunu ontolojik bir derinliğe taşır. Varlık, zihnin tasavvur ettiği ilk ve en apaçık (bedihî) hakikattir; fakat onun zihindeki bu bedâheti, haricî hakikatinin de kolayca idrak edilebileceği anlamına gelmez. Bilakis, haricî vücûd nurdur; nur ise bizatihi zâhir olup başka her şeyi zâhir kılan, fakat zâtının mahiyeti ihata edilemeyen sırdır. Kayserî, vücûdun 'vâcib' (zorunlu) ve 'mümkin' (olası) taksimatını inceler. Vâcibü'l-Vücûd, varlığı zâtının gereği olan, hiçbir illete, sebebe ve kayda muhtaç bulunmayan Hak Teâlâ'dır. Mümkinü'l-vücûd ise var olmak için bir Vâcib'e muhtaç olan âlemdir. Ancak Kayserî burada felsefecilerden ayrılarak tasavvufî bakışı devreye sokar: Mümkinatın müstakil bir vücûdu yoktur; onlar Vâcib olan Vücûd-ı Mutlak'ın tecellîleri ve mertebeleridir. Dolayısıyla varlık müşterek bir lafız değil, hakikatte tek bir nûrun farklı derecelerdeki zuhûrudur.
İkinci ve Üçüncü Fasıllar: İlahî İsimler, Sıfatlar ve Vâhidiyyet Mertebesi
İkinci ve üçüncü fasıllarda Kayserî, Zât-ı İlâhî ile isim ve sıfatlar arasındaki irtibatı tahlil eder. Zât mertebesinde (Ahadiyyet) hiçbir kesret, nispet ve çokluk yoktur. Ancak Zât'ın kendi zâtına olan ezelî ilmi ve şuhûdu neticesinde 'Vâhidiyyet' mertebesi tecelli eder. Bu mertebe, ilahî isim ve sıfatların bilkuvve olarak temayüz ettiği makamdır. İsim (İsm), Zât'ın belirli bir sıfatla taayyün etmiş halidir; örneğin 'el-Alîm', Zât'ın ilim sıfatıyla olan taayyünüdür. Kayserî, isimlerin mertebelerini Esmâ-i Zât, Esmâ-i Sıfât ve Esmâ-i Ef'âl olarak tasnif eder. Bütün isimlerin anası ve kaynağı ise 'Allah' ve 'er-Rahmân' isimleridir; buna 'Esmâ-i Külliyye' denir. İlahî isimler sonsuzdur, zira Hakk'ın tecellîleri nihayetsizdir. Kâinattaki her bir varlık, bu sonsuz isimlerden bir veya birkaçının yeryüzündeki mazharı ve tecellîgâhıdır. Kayserî, bu tahliliyle kesret âleminin arkasındaki vahdet haritasını ilahî isimler teorisi üzerinden açıklar.
Dördüncü ve Beşinci Fasıllar: A'yân-ı Sâbite, İlim Mertebesi ve Kader
Dördüncü fasılda A'yân-ı Sâbite'nin mahiyeti, beşinci fasılda ise kaza ve kader sırrı işlenir. A'yân-ı sâbite, ilahî isimlerin Zât mertebesindeki ezelî sûretleridir. Bu sûretler yaratılmış (mahlûk) değillerdir; zira Allah'ın ilmi ezelîdir ve ilimdeki malûmlar da ezelî bir sübuta sahiptir. Kayserî burada 'sübut' (zihnen/ilmen var olma) ile 'vücûd' (haricen var olma) ayrımını yapar: A'yân-ı sâbite sübut bulmuştur fakat haricî bir vücûda kavuşmamıştır. Bu anlayış, beşinci fasıldaki kader tahlilinin de anahtarıdır. 'Kazâ', eşyanın ezelî ilimdeki küllî ve icmâlî hükmüdür; 'kader' ise bu hükmün zaman ve mekân şartlarına göre tafsîlî olarak dış dünyada zuhûr etmesidir. Kayserî, cebir (insanın iradesiz bir robot olduğu) ve kaderiye (insanın kendi kaderini yarattığı) fırkalarının çıkmazlarını aşarak Ehl-i Tahkîk'in yolunu gösterir: Allah Teâlâ, her varlığın kendi ayn-ı sâbitesinde sahip olduğu ezelî istidadı bilmiş ve o istidat neyi gerektiriyorsa onu takdir buyurmuştur. 'İlim mâlûma tâbidir' kaidesi gereğince, kader kulun kendi ezelî hakikatinin ilahî aynadaki aksidir.
Altıncı ve Yedinci Fasıllar: Gayb Âlemleri, Rûhânî Cevherler ve Akıllar
Altıncı ve yedinci fasıllarda rûhânî varlıklar, melekler ve akıllar âlemi ele alınır. Kayserî, İslâm felsefesindeki 'On Akıl' nazariyesi ile tasavvuftaki melekût hiyerarşisi arasında enfes bir mutabakat kurar. İlk yaratılan ve ilahî feyzi doğrudan alan cevher, felsefecilerin 'Akl-ı Evvel', sufilerin ise 'Rûh-ı A'zam' veya 'Kalem' dediği hakikattir. Bu ilk tecellî, zâtı ve fiili maddeden tamamen mücerret, saf nûrânî bir şuur merkezidir. Kayserî, meleklerin mertebelerini Arş'ı taşıyan meleklerden (Hamele-i Arş), kudsî meleklerden (Kerrûbiyyûn) başlayarak göklerin ve yerin tedbiriyle görevli meleklere kadar sınıflandırır. Melekler, ilahî emirlerin kâinatta infaz edilmesini sağlayan nurânî vasıtalardır. Ruhlar âlemi (Âlem-i Ervâh), maddî kesafetten uzak olduğu için orada zaman ve mekân kayıtları cari değildir; ruhlar basittir, bölünmez ve zeval bulmaz.
Sekizinci Fasıl: Âlem-i Misâl ve Hayal Mertebesinin Kozmolojisi
Mukaddime'nin en özgün ve çığır açıcı bölümlerinden biri sekizinci fasıldır: 'Âlem-i Misâl' (Hayal Âlemi / Berzah). Kayserî, ruhlar gibi gayr-ı maddî varlıklar ile cisimler gibi kesif maddeler arasında doğrudan bir irtibat kurulamayacağını, bu iki zıt mertebe arasında bir 'berzah' (köprü) âleminin bulunmasının ontolojik bir zorunluluk olduğunu ispat eder. İşte bu ara boyut Âlem-i Misâl'dir. Âlem-i Misâl; maddeden mücerret olmakla birlikte şekil, renk, miktar ve hacim taşıyan 'lâtif sûretler' âlemidir. Rüyaların görüldüğü, peygamberlerin ve velîlerin melekleri ve ruhanîleri temessül etmiş sûretlerde müşahede ettiği, vefat eden insanların kıyamete kadar ruhlarının ikamet ettiği Berzah âlemi işte bu boyuttur. Kayserî, misâl âlemini 'Misâl-i Muttasıl' (insanın kendi zihnî hayal gücü) ve 'Misâl-i Munfasıl' (kâinatta bağımsız olarak var olan kozmik hayal âlemi) olarak ikiye ayırır. Keşif ehli sâlikler, nefislerini arındırdıklarında Misâl-i Munfasıl âlemine urûc ederek gaybî hakikatleri temaşa ederler.
Dokuzuncu ve Onuncu Fasıllar: Cisimler Âlemi ve Merâtib-i Vücûdun Tamamlanışı
Dokuzuncu fasılda fizikî cisimler âlemi (Âlem-i Ecsâm ve Şehâdet), onuncu fasılda ise bu âlemin unsurları incelenir. Madde ve cisimler âlemi, ilahî nüzûl kavsinin en alt noktasıdır. Dört ana unsur (anâsır-ı erbaa: ateş, hava, su, toprak) ve feleklerin hareketleri neticesinde üç mevlûd (cemâdât, nebâtât, hayvanât) zuhûr etmiştir. Kayserî, tabiatı ölü bir mekanizma olarak görmez. Her bir maddî cismin zâtında ilahî bir hayat ve tesbih şuuru saklıdır; Kur'ân'ın 'Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin' âyeti gereğince cemâdât dahi kendi lisan-ı haliyle Hakk'ı zikreder. Şehâdet âlemi, gayb âleminin bir şifresi ve mazharıdır; basiret sahibi bir arif için maddedeki her zerre, Melekût ve Ceberût'a açılan bir penceredir.
On Birinci Fasıl: İnsân-ı Kâmil'in Câmiiyyeti ve Halifelik Makamı
Mukaddime'nin on birinci faslı, bütün bu varlık mertebelerinin zirve noktası olan 'İnsân-ı Kâmil'e ayrılmıştır. İnsan, yaratılış ağacının hem ilk tohumu (manevi gaye olarak) hem de son meyvesidir. İnsanın büyüklüğü, maddî cüssesinden değil; 'câmiiyyet' (tüm zıt isimleri ve mertebeleri bünyesinde toplama) vasfından kaynaklanır. Melekler sadece lütuf ve cemâl isimlerinin, şeytanlar sadece celâl ve kahır isimlerinin mazharı iken; insan hem cemâl hem celâl isimlerini nefsinde mezceden yegâne varlıktır. Kayserî, 'Allah Âdem'i kendi sûreti üzere yarattı' hadis-i şerîfini bu câmiiyyet ekseninde tevil eder: Buradaki 'sûret', fizikî şekil değil, Cenâb-ı Hakk'ın kemâl sıfatlarının (hayat, ilim, irade, kudret, sem', basar, kelâm) insanda bir ayna gibi tecelli etmesidir. Bu sebeple İnsân-ı Kâmil yeryüzünde Allah'ın halifesidir; kâinatın manevi bekçisidir ve ilahî feyzin yaratılmışlara aktığı manevi kanaldır.
On İkinci Fasıl: Nübüvvet, Risâlet ve Velâyet Mertebeleri
Mukaddime'nin nihai ve on ikinci faslı, peygamberlik ve velîlik kurumlarının ontolojik temellerini belirler. Kayserî; Nebî, Resûl ve Velî kavramlarının sınırlarını çizer. 'Velâyet', kulun fenâfillâh makamında Hakk'a yakınlığı ve Zâtî dostluğudur; 'Nübüvvet', gayb âleminden haber alma ve ilâhî hakikatleri kavrama mertebesidir; 'Risâlet' ise bu hakikatleri topluma tebliğ etmek ve yeni bir şeriat vazetmekle mükellef elçilik makamıdır. Kayserî, velâyetin dâim, nübüvvet ve risâletin ise zamanla kayıtlı olduğunu belirtir. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ile teşrîî nübüvvet kapısı ebediyen kapanmıştır; ancak ümmet-i Muhammed içindeki kâmil arifler vesilesiyle velâyet feyzi ve manevi tecdid kıyamete kadar kesintisiz devam edecektir. Bu fasıl, tasavvuf ile şeriatın mutlak tevhidini ilan ederek Mukaddime'yi kemâle erdirir.
Mukaddimetü'l-Kayserî'nin Osmanlı Zihniyetine ve Medrese Müfredatına Etkisi
Mukaddimetü'l-Kayserî, kaleme alındığı 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı ulemasının varlık ve bilgi tasavvurunu kökten şekillendirmiştir. Fatih Sultan Mehmed devrinin büyük âlimi Molla Fenârî'den Ali Kuşçu'ya, İbn Kemâl'den Taşköprizâde'ye kadar pek çok müfekkir bu eseri başucu kaynağı edinmiştir. Eser, Osmanlı medreselerinde sadece bir tasavvuf risalesi değil, İslâm düşüncesinin en yüksek felsefî zirvesi olarak hürmet görmüştür. Bugün modern felsefe çevrelerinde Mukaddimetü'l-Kayserî, ontoloji (varlıkbilim), epistemoloji (bilgibilim) ve felsefî antropoloji sahalarında İslâm medeniyetinin ürettiği en berrak ve sistemli metinlerden biri olarak kabul edilmektedir. Kayserî'nin bu şaheseri, akıl ile kalbi, felsefe ile irfanı birbirinden koparmadan hakikate ulaşmanın muazzam bir yol haritasıdır.