Dâvûd-i Kayserî: Matla'u Husûsi'l-Kilem, Fusûs Mukaddimesi ve Varlık Mertebeleri Külliyâtı
İlk Osmanlı Müderrisi Kayserî'nin Metafizik Şaheseri; Vücûd Mefhumu, İlâhî İsimler, Hadarât-ı Hams, Âlem-i Misâl ve Nübüvvet-Velâyet Dengesi Üzerine 10 Fasıllık Büyük Monografi.
FASIL I: Dâvûd-i Kayserî'nin Hayatı, Osmanlı İrfanının Teşekkülü ve Fusûs Şerhinin Önemi
Osmanlı Devleti'nin manevi ve fikrî temellerini atan müessis âlimlerden Dâvûd-i Kayserî (ö. 751/1350), Orhan Gazi tarafından kurulan İznik Orhaniye Medresesi'nin ilk başmüderrisidir. Kayseri'de başlayan tahsil hayatını Mısır'da dönemin en büyük fıkıh, mantık ve tasavvuf otoritelerinden Abdürrezzâk el-Kâşânî'nin dizinin dibinde kemâle erdirmiş, Ekberî irfan mektebinin Osmanlı coğrafyasına intikalini sağlamıştır.
Onun Şeyhü'l-Ekber İbnü'l-Arabî'nin Fusûsü'l-Hikem'ine yazdığı şerh olan "Matla'u Husûsi'l-Kilem fî Meânî Fusûsi'l-Hikem", İslâm dünyasında yazılmış en muteber ve pedagojik Fusûs şerhidir. Kayserî, bu şerhin başına yazdığı on iki fasıllık 'Mukaddime' ile Vahdet-i Vücûd felsefesini kelâmî ve mantıkî bir intizamla formüle etmiş; böylece tasavvufu medresenin müfredatına ve Osmanlı devlet aklına yerleştirmiştir.
FASIL II: Vücûd Mefhumunun Hakikati: Zihnen En Açık, Hakikatte En Gizli
Kayserî Mukaddimesi'nin birinci faslı, 'Vücûd' (Varlık) kavramının ontolojik tahliline tahsis edilmiştir. Kayserî'ye göre Vücûd, bedahet derecesinde aşikârdır; zira zihnin ilk kavradığı şey varlıktır, tanıma ihtiyaç duymaz. Fakat onun künhü ve hakikati son derece gizlidir; çünkü O'nu kuşatacak, O'na cins ve fasıl olacak O'ndan gayrı hiçbir şey yoktur.
Vücûd müşterek bir mefhumdur; fakat hakiki vücûd sâdece Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ıdır. Mahlûkatın varlığı ise O'nun tecellîsinden, vücûd nûrunun taayyün aynalarına aksedişinden ibarettir. Kayserî, varlığın 'kavramsal bir soyutlama' (mefhum-i zihnî) olmadığını, bilakis bütün kâinatı ayakta tutan 'hakiki bir cevher' (hakîkat-i hâriciyye) olduğunu felsefî ve kelâmî delillerle ispat eder. Varlık birdir; kesret ise tecellîlerin mertebelerindedir.
FASIL III: İlahî İsim ve Sıfatlar: Zât'tan Ayrı Olmayan, Zât'ın Aynı Olmayan Mertebeler
Kayserî, Ehl-i Sünnet kelâmı ile tasavvuf arasındaki en nâzik dengeyi ilahî isimler bahsinde kurar. İlahî isimler ve sıfatlar, Zât-ı Bârî'nin ne tamamen aynısıdır ne de O'ndan ayrı müstakil varlıklardır ('Lâ hüve velâ gayruh'). İsimler, Zât'ın muayyen bir taayyün ve nispetle belirmesidir.
Kayserî, isimleri Zâtî (el-Vâhid, el-Ehad), Sıfâtî (el-Alîm, el-Kâdir) ve Fiilî (el-Hâlık, er-Razzâk) olarak tasnif eder. Her ismin hem bir celâl hem de bir cemâl yönü vardır. Kâinattaki her bir varlık, ilahî bir ismin mazharıdır. İnsan kalbi ise bütün isimlerin feyzine açık olan en kâmil aynadır; bu sebeple insan 'Hulefâ-i Rahmân' makamındadır.
FASIL IV: A'yân-ı Sâbite ve İlahî İlim: Mahlûkatın Ezelî İstidat Projeleri
Fusûs Mukaddimesi'nin en parlak bölümlerinden biri A'yân-ı Sâbite tahlilidir. Kayserî, A'yân-ı Sâbite'yi filozofların 'mahiyet' dediği şeyle irtibatlandırır; ancak felsefî mahiyet soyut bir zihin ürünü iken, A'yân-ı Sâbite Cenâb-ı Hakk'ın ezelî ve kadîm ilmindeki hakiki sûretlerdir.
A'yân-ı Sâbite kendi başına varlığa (vücûda) sahip değildir; onlar 'vücûd kokusu koklamamış' ilahî ilim nakışlarıdır. Allah Teâlâ mahlûkatı yaratırken, onların ezeldeki bu istidatlarına göre yaratır. Kayserî, kader meselesini bu temele oturtur: 'Hakk Teâlâ'nın hükmü, eşyanın istidadına tâbidir; istidat Hakk'ın hükmüne tâbi değildir.' Yani kul ezelde neyi istemiş ve neye istidat göstermişse, ilahî adalet ve feyiz ona o tecellîyi lütfetmiştir.
FASIL V: Hadarât-ı Hams ve Beş Küllî Mertebe: Gayb'dan Şahâdet'e Nüzûl Nizamı
Dâvûd-i Kayserî, İbnü'l-Arabî ve Sadreddîn Konevî'nin Hadarât-ı Hams (Beş İlahî Mertebe) öğretisini medrese talebesinin anlayacağı mükemmel bir ders nizamına dökmüştür: 1. Mertebe-i Ahadiyyet: Mutlak gayb; hiçbir sıfat ve ismin belirmemiş olduğu sırf Zât makamı. 2. Mertebe-i Vâhidiyyet: İlahî isimlerin ve A'yân-ı Sâbite'nin ilim mertebesinde belirmesi. 3. Mertebe-i Ervâh: Maddeden mücerret nûrânî akıllar ve rûhlar âlemi (Ceberût). 4. Mertebe-i Misâl: Cisimleşmemiş manaların sûret kazandığı hayal ve berzah âlemi (Melekût). 5. Mertebe-i Cisimler: Dört unsur, felekler ve maddî kâinat (Mülk ve Şahâdet). Bu beş mertebeyi kendisinde toplayan altıncı ve câmi mertebe ise İnsân-ı Kâmil mertebesidir.
FASIL VI: Âlem-i Misâl ve Hayal Metafiziği: Rüyaların, Keşiflerin ve Mucizelerin Mekânı
Kayserî Mukaddimesi'nin altıncı faslı, İslâm felsefesi ve tasavvufunun en orijinal sahası olan 'Âlem-i Misâl'e (Misâl Âlemi) ayrılmıştır. Âlem-i Misâl, maddî cisimler âlemi ile mücerret rûhlar âlemi arasında yer alan bir berzahtır. Oradaki varlıklar, rûhlar gibi lâtif ve şeffaftır; fakat cisimler gibi şekil, renk ve hacme sahiptir.
Âlem-i Misâl ikiye ayrılır: Misâl-i Muttasıl (insanın hayal gücüne bağlı olan) ve Misâl-i Munfasıl (insanın zihninden bağımsız, kâinatta objektif olarak var olan berzah âlemi). Bütün sadık rüyalar, gaybî keşifler, meleklerin insan sûretinde görünmesi ve peygamberlerin mucizeleri Âlem-i Misâl kanunlarıyla cereyan eder. Cebrail'in Dıhye sûretinde gelmesi, cismin ruha veya ruhun cisme dönüşmesi değil, Misâl âleminin berzahında gerçekleşen bir temessüldür.
FASIL VII: Nübüvvet, Risalet ve Velâyet: Teşrîî Hüküm ile Zâtî Kurbiyet
Kayserî, velâyetin nübüvvetten üstün olduğu yönündeki yanlış anlamaları Mukaddime'sinde vukufla tavzih eder. İbnü'l-Arabî'nin 'Velâyet nübüvvetten üstündür' sözü, velînin nebîden üstün olduğu anlamına gelmez. Bilakis aynı peygamberin velâyet ciheti (Hakk'a bakan yüzü), risalet cihetinden (halka bakan yüzünden) daha kudsîdir; zira risalet yaratılmışlara, velâyet ise bizzat Zât-ı Bârî'ye müteveccihtir.
Nübüvvet-i Teşrîiyye (hüküm ve kitap getiren peygamberlik) Hz. Muhammed (s.a.v.) ile mühürlenmiştir. Ancak Nübüvvet-i Âmme (ilahî müjdeler, keşif ve ilham veren genel nübüvvet) ve Velâyet kıyamete kadar devam eder. Kayserî, velîlerin peygamberlerin vârisleri olduğunu, onların keşiflerinin daima Kur'an ve Sünnet miyarına vurulması gerektiğini titizlikle vurgular.
FASIL VIII: Hilafet ve Kutbiyyet: Yeryüzünün Manevi ve Siyasî Nizamı
Dâvûd-i Kayserî'nin Osmanlı medresesini şekillendiren en tesirli fasıllarından biri Hilafet ve İmamet bahsidir. Kayserî hilafeti ikiye ayırır: Hilâfet-i Zâhire (adaletle hükmeden adil sultanlar) ve Hilâfet-i Bâtına (kalpleri irşad eden kutublar ve velîler). İdeal nizam, bu iki hilafetin tek bir şahsiyette veya tam bir ittifak içinde birleşmesidir; tıpkı Hulefâ-i Râşidîn devrinde olduğu gibi.
Kutub, âlemin manevi mihveridir. Kâinatın düzeni, feleklerin dönüşü ve rahmetin inişi Kutub'un kalbine nâzil olan tecellîler bereketiyle tecelli eder. Kayserî'nin bu hilafet nazariyesi, Şeyh Edebâli ve Orhan Gazi ile başlayan Osmanlı gaza ve adalet anlayışına metafizik bir meşruiyet ve manevi bir ruh kazandırmıştır.
FASIL IX: Akl-ı Küll, Nefs-i Küll ve Kalem-i Âlâ: Kozmik Akıllar Hiyerarşisi
Kayserî, İslâm felsefesindeki Meşşâî akıllar nazariyesini Kur'anî kavramlarla mezceder. Filozofların 'Akl-ı Evvel' dediği ilk mahlûk, hadis-i şeriflerde 'İlk yaratılan şey akıldır' ve 'İlk yaratılan şey Kalem'dir' ifadeleriyle anılan nûrânî hakikattir. 'Nefs-i Küll' ise ilahî emirlerin yazıldığı 'Levh-i Mahfuz'dur.
Kalem (Akl-ı Küll), Levh'e (Nefs-i Küll) ilahî kaderi ve mevcudatın sûretlerini nakşeder. Bu kozmik yazım, kâinattaki bütün nizamın ve tecellîlerin kaynağıdır. Kayserî, aklın şerefine dikkat çekerken, aklın sınırlarını da çizer: Akıl bir vasıtadır, gaye değildir. Gayeye ancak akıl nûrunun aşk ateşiyle birleştiği marifet makamında varılabilir.
FASIL X: Fusûs Mukaddimesi'nin Hatimesi: İnsân-ı Kâmil'in Varlık Tacı ve Vahdet Mührü
Mukaddime'nin nihai faslı, eserin bütün gayesini özetleyen İnsân-ı Kâmil bahsidir. İnsan, varlık ağacının meyvesidir. Bir ağaç gövdesi, dalları ve yapraklarıyla nasıl meyve vermek için yaratılmışsa, bütün kâinat da İnsân-ı Kâmil'in zuhûru için halk edilmiştir. İnsan olmasaydı, âlem cilalanmamış kör bir ayna gibi kalırdı; Hakk'ın isim ve sıfatları kemâliyle müşâhede edilemezdi.
Kayserî, bu büyük eseri şu dua ve temenniyle bitirir: İnsanın vazifesi, bu hilafet tacının hakkını vermek, nefsânî lezzetlerin çamurundan arınarak ilahî ahlâk ile tehalluk etmektir. Matla'u Husûsi'l-Kilem, Osmanlı irfanının yedi asır boyunca medreselerde okuttuğu, fıkıh ile tasavvufu, akıl ile aşkı mezceden abidevî bir varlık beyannamesidir.