Celâleddîn ed-Devvânî: ez-Zevrâ ve'l-Havrâ, Varlık, Vahdet ve İşrâk Metafiziği Külliyâtı
Dicle Kıyısında Yazılan Metafizik Şaheser; Vücûd-Mevcûd Ayrımı, Zâtî Tecellî, İmkân-ı Zâtî ve İrfânî Felsefe Üzerine 10 Fasıllık Büyük Araştırma Monografisi.
FASIL I: Celâleddîn ed-Devvânî'nin Fikrî Dönüşümü ve ez-Zevrâ'nın Telif Arka Planı
Molla Celâl olarak şöhret bulan Celâleddîn Muhammed b. Es'ad ed-Devvânî (830-908/1427-1502), Fars bölgesinin Kâzerûn kazasına bağlı Devvân köyünde doğmuş, Şiraz Dârüşşifâ Medresesi'nde ilim tahsil etmiş ve Akkoyunlu hükümdarları Uzun Hasan ile Sultan Yâkub nezdinde büyük itibar görmüştür. Hayatının ilk dönemlerinde Fahreddîn er-Râzî ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî çizgisinde bir kelâmcı ve mantıkçı iken; ömrünün olgunluk çağında İbnü'l-Arabî'nin tasavvuf metafiziği ve Sühreverdî'nin İşrâkîlik felsefesiyle derinden tanışarak büyük bir fikrî inkılap yaşamıştır. Bu dönüşümün en parlak meyvesi, 896 (1491) yılında Bağdat'ta Dicle Nehri (Arapça diğer adıyla ez-Zevrâ) kenarında inzivada iken bir ilham-ı ilâhî ile kaleme aldığı 'ez-Zevrâ' ve esere yöneltilen itirazlara cevap mahiyetinde yazdığı 'el-Havrâ' risalesidir.
FASIL II: Varlık Anlayışında Devrim: Vücûd ile Mevcûd Arasındaki Ontolojik Fark
ez-Zevrâ'nın kalbini oluşturan temel tez, 'vücûd' (varlık) ile 'mevcûd' (var olan) arasındaki ontolojik ayrımdır. Devvânî, klasik Meşşâî filozofların ve mütekaddimîn kelâmcıların varlığı zihnî bir tümel veya soyut bir kavram sanmalarını eleştirir. Ona göre hakiki ve zâtî manada tek bir 'Vücûd' vardır; o da Cenâb-ı Hakk'ın Zât-ı Ecell ü A'lâ'sıdır. Kâinattaki taş, ağaç, insan ve felekler gibi mümkin varlıklar ise müstakil birer 'vücûd' sahibi değildir; onlar Hakiki Vücûd'un taayyünleri, mazharları ve tecellilerinden ibaret olan 'mevcûd'lardır. Devvânî, 'Varlık birdir, mevcûdât ise O'nun nisbet ve izâfetleridir' diyerek Vahdet-i Vücûd akidesini felsefî bir kesinlikle temellendirir.
FASIL III: 'Zevrâ' Metaforu: Dicle'nin Kıvrımı, Berzah Âlemi ve Kalbin İçe Dönüşü
Devvânî'nin eserine 'ez-Zevrâ' (Kıvrımlı, Eğri) adını vermesi sadece Bağdat'ın coğrafî kıvrımına bir işaret değil; aynı zamanda varlığın 'kavis' (yay) şeklinde zuhur edişini simgeleyen derûnî bir metafordur. Varlık, gayb âleminin mutlaklığından şehâdet âleminin kesretine doğru bir nüzûl (iniş) kavsi çizer; oradan da insanın kalbinde kemâle ererek urûc (yükseliş) kavsiyle Hakk'a rücû eder. Dicle'nin durmaksızın akan suları, her an yenilenen 'halk-ı cedîd'i (yaratılışın sürekliliği) ve tecellilerin asla tekerrür etmeyişini simgeler. ez-Zevrâ, aklın kesret bataklığından vahdet deryasına kıvrılarak akışının şiirsel ve felsefî manifestosudur.
FASIL IV: Zâtî Tecellî, İsimlerin Mazharları ve Âyân-ı Sâbite Doktrini
Devvânî, ez-Zevrâ'da İbnü'l-Arabî ve Sadrüddin el-Konevî'nin 'Âyân-ı Sâbite' ve 'Tecellî' doktrinlerini İşrâkî mantıkla şerheder. Cenâb-ı Hak, Kendi zâtını yine Kendi zâtında bildiği 'Taayyün-i Evvel' (İlk Beliriş) mertebesinde bütün eşyanın hakikatlerini ilâhî ilminde ezelî olarak müşahede etmiştir. Bu hakikatler (âyân-ı sâbite), dış dünyada maddî bir koku almamışlardır; zira onlar Allah'ın isim ve sıfatlarının ilâhî ilimdeki ezelî aynalarıdır. Dış dünyada görünen çokluk, Güneş'in tek bir ışığının farklı renklerdeki camlardan geçerek rengarenk görünmesi gibi, Vücûd-ı Mutlak'ın bu kabiliyet aynalarında zuhur etmesinden ibarettir.
FASIL V: İmkân-ı Zâtî ve İmkân-ı Fakrî: Mümkin Varlığın Mutlak Muhtaçlığı
Filozoflar mümkin varlığı 'varlığı da yokluğu da eşit olan' şeklinde tanımlarken; Devvânî ez-Zevrâ'da bu tanımı yetersiz bularak tasavvufî 'İmkân-ı Fakrî' mefhumunu ikame eder. Mümkin varlık, zâtı gereği mutlak bir yokluk (adem) ve mutlak bir fakirlik içindedir. O, var olmak için bir sebebe muhtaç olduğu gibi; varlığını sürdürmek için de her an Hakiki Varlık'ın feyzine muhtaçtır. Fâtır Sûresi'nin 15. âyetindeki 'Ey insanlar! Sizler Allah'a muhtaç fukarasınız; Allah ise Zengin'dir, Hamîd'dir' beyanı, Devvânî'ye göre bir ahlâkî tavsiye değil; kâinatın en yalın ontolojik gerçeğidir.
FASIL VI: Nefs-i Nâtıka ve Marifetullah: Akl-ı Heyûlânî'den Akl-ı Müstefâd'a Seyir
ez-Zevrâ'nın epistemoloji bölümünde insan ruhu (nefs-i nâtıka) ele alınır. Devvânî, insanın maddî bir bedenden ibaret olmadığını; bilakis melekût âleminden inmiş ilâhî bir cevher olduğunu beyan eder. İnsan zihni ilk yaratılışında her türlü bilgiye açık bir potansiyel (akl-ı heyûlânî) halinde iken; nefis tezkiyesi, riyâzet ve tefekkür yoluyla adım adım yükselerek Akl-ı Fa'âl ile ittisâl (bağlantı) kurar ve 'Akl-ı Müstefâd' mertebesine ulaşır. Bu mertebede bilgi artık kitaplardan öğrenilen bir kavram değil; doğrudan doğruya kalbe inen ledünnî bir şuhûd ve ilâhî bir nûr haline gelir.
FASIL VII: el-Havrâ Risalesi: ez-Zevrâ'ya Yöneltilen Tenkitlerin Reddi ve Tahkik
Devvânî, ez-Zevrâ'yı neşrettikten sonra çağdaşı kelâmcılar ve felsefeciler tarafından yoğun tenkitlere uğramıştır. Özellikle varlığın tekliği iddiasının panteizm (hulûl ve ittihâd) zannedilmesi üzerine Devvânî, eserin zeyli mahiyetindeki 'el-Havrâ'yı kaleme almıştır. Devvânî el-Havrâ'da, hulûl (Allah'ın bir şeye girmesi) ve ittihâdın (iki şeyin birleşmesi) ancak iki ayrı bağımsız varlık kabul edildiğinde mümkün olacağını; oysa Vahdet-i Vücûd'da Hak'tan başka hakiki varlık bulunmadığı için hulûl ve ittihâdın aklen de bâtıl olduğunu ispatlar. Tenzih ile teşbihi cem' ederek tevhidin kemâlini savunur.
FASIL VIII: İşrâkî Nûr Metafiziği ile Meşşâî Mantığın ez-Zevrâ'daki Sentezi
Devvânî, Sühreverdî'nin 'Hikmetü'l-İşrâk'ına yazdığı meşhur şerhte olduğu gibi, ez-Zevrâ'da da varlığı 'Nûr' kavramı üzerinden tahlil eder. Nûr, 'bizzat zâhir olan ve başkasını da zâhir kılan' şeydir. Cenâb-ı Hak, Nûrü'l-Envâr'dır (Nûrlar Nûru). Kâinattaki bütün akıllar, melekler, felekler ve nefisler bu Yüce Nûr'un basamak basamak tenezzül eden şualarıdır. Devvânî, İbn Sînâ'nın mantıkî terimleriyle Sühreverdî'nin nûr metafiziğini ve İbnü'l-Arabî'nin vücûd vahdetini tek bir potada eriterek İslâm felsefe tarihinin en özgün sentetik sistemlerinden birini kurmuştur.
FASIL IX: Şerh Geleneği: Gıyâseddîn Destekî ve Mir Sadreddin ile Büyük Münazaralar
ez-Zevrâ ve el-Havrâ, telif edilir edilmez Şiraz ve Tebriz mekteplerinde büyük yankı uyandırmış; Şiraz'ın bir diğer büyük felsefî hânedanı olan Sadrüşşerîa Destekî ailesiyle (Mir Sadreddin Muhammed ve oğlu Gıyâseddîn Mansûr Destekî) Devvânî arasında onlarca risale sürecek muazzam bir ilmî polemik başlatmıştır. Destekîler Devvânî'yi felsefî terimleri tahrif etmekle suçlarken, Devvânî onların lafzî kelâmcılığını hakikatten uzak olmakla eleştirmiştir. Bu münazaralar, Osmanlı medreselerinden Hindistan Babürlü saraylarına kadar bütün İslâm dünyasında asırlarca istinsah edilen onlarca şerh ve haşiye külliyâtı doğurmuştur.
FASIL X: ez-Zevrâ'nın Osmanlı, Safevî ve Bâbürlü İrfan Havzalarındaki Tesiri
Celâleddîn ed-Devvânî'nin ez-Zevrâ'sı, Molla Sadrâ'nın kuracağı 'el-Hikmetü'l-Müte'âliye' ekolünün en doğrudan müjdecisi ve köprü metni olmuştur. Eser, Osmanlı medreselerinde Kemalpaşazâde, Ebüssuûd Efendi ve İsmâil Hakkı Bursevî gibi ulemâ tarafından büyük bir hürmetle mütalaa edilmiştir. Hindistan Bâbürlü havzasında ve Safevî İsfahan mektebinde yüksek felsefe derslerinin nihâî metni olarak okutulan ez-Zevrâ; aklın kanatlarıyla vahyin zirvesine uçmak isteyen her hakikat arayışçısı için sönmez bir irfan meşalesi olmaya devam etmektedir.