FASIL I: Kādî Ebû Bekr el-Bâkıllânî'nin (ö. 403/1013) Hayatı, Eş'arî Kelâmındaki Yeri ve İlmî Mirası
İslâm düşünce tarihinin yetiştirdiği en parlak kelâm ve fıkıh otoritelerinden biri olan Kādî Ebû Bekr Muhammed b. et-Tayyib el-Bâkıllânî (338-403 / 950-1013), Basra'da doğmuş ve hayatının büyük bölümünü Bağdat'ta geçirmiştir. İmâm Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'nin talebeleri olan İbn Mücâhid et-Tâî ve Ebü'l-Hasen el-Bâhilî'den ders alarak Eş'arî kelâm mektebini sistemleştiren, mantıkî ve felsefî kaidelerle tahkim eden ikinci kurucu (Şeyhü's-Sünne) unvanını kazanmıştır.
Bâkıllânî, sadece bir teorisyen değil, aynı zamanda münazara sanatının zirve ismidir. Abbâsî halifesi Adudüddevle tarafından Bizans İmparatorluğu'na elçi olarak gönderilmiş, İstanbul sarayında Hristiyan din adamları ve patriklerle yaptığı münazaralarda İslâm tevhid akidesini, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) nübüvvetini ve Kur'ân-ı Kerîm'in hakkaniyetini sarsılmaz rasyonel delillerle savunmuştur. Bizans imparatorunun huzuruna girerken eğilmesini sağlamak amacıyla alçak yapılan kapıdan içeri diz çökmeden, arkasını dönerek girmesi onun izzet-i İslâm'ı temsilindeki dehâsının meşhur bir nişanesidir.
Bâkıllânî'nin ilim dünyasına armağan ettiği eserlerin başında şüphesiz Kitâbü İ'câzi'l-Kur'ân, et-Temhîd fî Usûli'd-Dîn ve el-İnsâf fîmâ Yecibü İ'tikāduh gelmektedir. Özellikle İ'câzü'l-Kur'ân eseri, kendisinden sonra yazılan tüm belâğat ve i'câz literatürünün vazgeçilmez mihenk taşı olmuştur.
FASIL II: İ'câzü'l-Kur'ân Eserinin Telif Gayesi ve Dönemin İtikadî Tartışmaları
Hicrî 4. yüzyılın sonlarına doğru İslâm coğrafyasında felsefî akımların, tercüme faaliyetlerinin ve Bâtınî fırkaların yaygınlaşmasıyla birlikte peygamberlik müessesesi ve Kur'an'ın kaynağı hakkında çeşitli şüpheler ortaya atılmaya başlanmıştı. Özellikle İbnü'r-Râvendî ve Ebû Îsâ el-Verrâk gibi mülhidler ile Nazzâm gibi Mu'tezilî kelâmcıların Kur'an'ın mucizeliği hakkındaki spekülasyonları ulemayı bu sahada müstakil eserler yazmaya sevk etmiştir.
Bâkıllânî, İ'câzü'l-Kur'ân'ı kaleme alırken temel gayesini şöyle ifade eder: "Peygamberlik davasının doğruluğu ancak mucize ile sabit olur. Hz. Muhammed'in (s.a.v.) en büyük, ebedî ve aklî mucizesi ise Kur'ân-ı Kerîm'dir. Öyleyse Kur'an'ın neden ve nasıl bir mucize olduğunu, beşer kelamının neden onun bir benzerini meydana getirmekten ebediyen aciz kaldığını hem lafız hem mânâ hem de nazm cihetiyle ortaya koymak her Müslüman âlimin en mühim vazifesidir."
Eser, Kur'an'ın benzerinin getirilemeyişi anlamına gelen 'tahaddî' (meydan okuma) âyetlerinin hukuki ve mantıkî analizini yaparak başlar ve Câhiliye edebiyatının en seçkin şaheserlerini kelime kelime tahlil ederek Kur'an nazmının beşer üstü karakterini ispatlar.
FASIL III: Nazm Nazariyesi: Kelimelerin İlahi Dizilişi ve Anlamın Mükemmel Uyumu
Bâkıllânî'nin belâğat tarihine yaptığı en büyük katkı, Nazm Nazariyesi'ni sistematik hale getirmesidir. Daha sonra Abdülkāhir el-Cürcânî tarafından zirveye taşınacak olan bu teoriye göre, Kur'an'ın mucizeliği tek tek kelimelerinde (müfred lafızlarında) veya sırf taşıdığı soyut fikirlerde değil; lafızların birbirine bağlanışındaki, cümle kuruluşundaki ve söz dizimindeki (nazm) eşsiz ahenktedir.
"Kur'an'ın kelimeleri öyle bir ilahi teraziyle dizilmiştir ki, tek bir kelimeyi yerinden çıkarıp yerine bütün Arap lugatını koysanız, o kelimenin verdiği ahengi, inceliği ve mânâ derinliğini veremezsiniz." — Kādî Ebû Bekr el-Bâkıllânî
Bâkıllânî'ye göre Kur'an nazmı üç ana sütun üzerinde yükselir:
- 1. Telif ve Telâüm (Ses ve Harf Uyumu): Harflerin mahreçlerinden başlayarak kelimelerin birbirini takip edişindeki fonetik akıcılık; dilde hiçbir ağırlık, pürüz veya tenâfür (uyumsuzluk) bırakmaz.
- 2. Siyâk ve Sibâk Dengesi: Bir âyetin başı ile sonu, bir kıssanın başlangıcı ile neticesi arasındaki muazzam mantıkî örgü, beşer zihninin dağınıklığından tamamen münezzehtir.
- 3. Mânânın Genişliği ile Lafzın İcâzı: En az kelime ile en derin hakikatleri ifade etme kudreti (îcâz), Kur'an üslûbunun alamet-i fârikasıdır.
FASIL IV: Câhiliye Şiirinin Zirveleri ve Kur'an Karşısındaki Acziyeti (İmruülkays ve Muallakāt Tahlili)
Bâkıllânî, Kur'an'ın mucizeliğini afaki iddialarla değil, dönemin en yüksek edebiyat çıtası olan Câhiliye şiirini bizzat masaya yatırarak ispat eder. İ'câzü'l-Kur'ân'da İmruülkays'ın meşhur Muallaka'sını, Nâbiğa ez-Zübyânî ve Züheyr b. Ebî Sülmâ'nın kasidelerini satır satır inceler.
Bâkıllânî bu tahlillerinde gösterir ki, Câhiliye'nin en usta şairleri dahi aşk, şarap, savaş ve tabiat tasvirlerinde harika beyitler söyleseler bile, şiirlerinin bütününde mutlaka lafız zaafları, mânâ tekrarları, tekellüf (zorlama sanatlar) ve bayağı teşbihler barındırırlar. Bir beyitte yükselen şair, diğer beyitte sıradanlaşır.
Halbuki Kur'ân-ı Kerîm, Fâtiha'dan Nâs sûresine kadar 114 sûresinde aynı muazzam seviyeyi, aynı ilahi vakar ve fesâhati kesintisiz olarak muhafaza eder. Ne bir düşüş, ne bir zaaf, ne de lüzumsuz bir dolgu kelimesi vardır. Arap edebiyatının sultanları olan şairler, Kur'an karşısında silahlarını bırakmak ve susmak zorunda kalmışlardır; çünkü karşılarındaki kelamın bir şair veya kâhin hayalinden çıkamayacağını en iyi onlar idrak etmişlerdir.
FASIL V: Nazzâm'ın 'Sarfe' Teorisinin İptali ve Kur'an'ın Zâtî Mucizeliği
Mu'tezile âlimlerinden İbrâhim en-Nazzâm, Kur'an'ın lafzen ve nazmen insanların benzerini getiremeyeceği bir metin olmadığını; aslında insanların Kur'an'ın bir benzerini yazabilecek güçte olduklarını, fakat Allah Teâlâ'nın mucize olarak insanların bu kabiliyetini ellerinden aldığını (onları bundan çevirdiğini / sarfettiğini) iddia etmişti. Bu görüşe Sarfe Nazariyesi denir.
Bâkıllânî, eserinde Sarfe nazariyesini en ince mantıkî tahlillerle yerle bir etmiştir. Bâkıllânî der ki:
Bâkıllânî'nin Sarfe'yi Çürüten Bürhanları:
1. Eğer insanların gücü yetseydi ve sadece zorla engellenselerdi, Araplar bunu fark eder ve 'Biz aslında bunun benzerini yazardık fakat içimizden bir engel buna mani oldu' diyerek itiraz ederlerdi. Tarihte böyle bir itiraz kaydedilmemiştir.
2. Kur'an'ın kendisi meydan okurken 'De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine arka da olsalar yine onun benzerini getiremezler' (İsrâ, 88) buyurmaktadır. Âyet, acziyetin insanların zâtî yetersizliğinden kaynaklandığını açıkça ilan eder.
3. Kur'an'ın mucizeliği, dışarıdan müdahale edilen bir engelleme (sarfe) ile değil, kendi zâtî nazmının, fesâhatinin ve gaybî ilimlerinin beşer takatinin fersah fersah üzerinde olması sebebiyledir.
FASIL VI: Gayb Haberleri ve Tarihî Hakikatlerin İ'câzı
Bâkıllânî'ye göre Kur'an'ın i'câzı sadece belâğat ve nazm ile sınırlı değildir. Eserinde Kur'an'ın muhtevasındaki gaybî ve tarihî mucizeleri de ayrı fasıllarda inceler:
1. İstikbale Dair Gayb Haberleri: Rum sûresinin başında Bizans'ın Perslere yenilmesinden sonra birkaç yıl içinde (bid'i sinîn) galip geleceğinin haber verilmesi, Mekke'nin fethi ve Mescid-i Harâm'a güvenle girileceğinin (Fetih, 27) önceden bildirilmesi gibi hadiseler, beşer aklının tahmin edemeyeceği kesinlikte vuku bulmuştur.
2. Geçmiş Kavimlerin ve Peygamberlerin Tarihi: Okuma yazma bilmeyen (ümmî) bir peygamberin lisanından Hz. Nûh, Hz. İbrâhîm, Hz. Mûsâ ve Hz. Yûsuf kıssalarının Tevrat ve İncil'deki tahrif edilmiş unsurlardan tamamen arındırılarak, saf tevhid nizamı içinde ve eşsiz bir edebi üslupla anlatılması ancak vahy-i ilahî ile mümkündür.
3. Kalplerin Gizliliklerini Haber Vermesi: Münafıkların kendi aralarında fısıldaştıkları gizli planların, kalplerinde sakladıkları nifakın âyetlerle anbean deşifre edilmesi, Kur'an'ın her şeyi bilen (el-Alîm) Allah'tan geldiğinin açık delilidir.
FASIL VII: Belâğat, Fesâhat ve Üslûp Eşsizliği: Şiir ve Seci' Kalıplarının Ötesi
Arap edebiyatı Kur'an nazil olduğu sırada iki ana kolda tezahür ediyordu: Vezinli ve kafiyeli Şiir ile kâhinlerin kullandığı kafiyeli nesir olan Seci'. Kur'ân-ı Kerîm ise bu iki beşerî kalıbın hiçbirine dahil olmadan, tamamen kendine has, yepyeni ve eşsiz bir üslûp inşa etmiştir.
Bâkıllânî, Kur'an'ın şiir olmadığını Yâsîn sûresi 69. âyetiyle ('Biz ona şiir öğretmedik, bu ona yaraşmaz da') teyit eder. Şiir vezne bağımlıdır; şair vezni kurtarmak için kelimeleri zorlar, hakikati mübalağayla bozar. Kur'an ise vezin kaygısından tamamen münezzeh olduğu halde şiirden çok daha derin ve tesirli bir iç ahenge, fasıla (durak) musikisine sahiptir.
Aynı şekilde kâhinlerin seci'lerindeki anlamsız zorlamalar ve karanlık ifadeler Kur'an'da yer bulmaz. Kur'an'ın her fâsılası, mânânın zirveye ulaştığı bir hikmet mührüdür (örneğin el-Azîzü'l-Hakîm, el-Ğafûrü'r-Rahîm gibi isimlerle bitişler).
FASIL VIII: Nübüvvetin Aklî ve Naklî Bürhanları: İ'câzın Kıyamete Kadar Süren Canlı Şahidi
Kādî Ebû Bekr el-Bâkıllânî'nin şaheseri İ'câzü'l-Kur'ân; Kur'an'ın eşsiz nazmı, Câhiliye şairlerinin acziyeti, Sarfe teorisinin reddi, Nübüvvet mucizeleri ve fesâhat sırları.